NPT’nin Belirsiz Geleceği: NPDI Çare Olabilir mi?

A- A A+

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) imzalandığı 1968 yılından bu yana aslında tüm taraflar, anlaşmanın üç temel prensibi olan nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, silahsızlanma ve enerjinin barışçı amaçlarla kullanılmasını desteklemek amacıyla çaba göstermeyi kabul etmişlerdi. Buna rağmen 2005 NPT Gözden Geçirme Konferansı’nda herhangi bir eylem planı üzerinde uzlaşıya varılamadı ve uzun bir tıkanıklık sürecine girildi. Umutların tekrar canlanması için 2010 yılı beklenecekti. 2010 NPT Gözden Geçirme Konferansı yukarıda anılan 3 prensip açısından önemli aşamaların kaydedildiği bir dönüm noktasıydı. 2014’e gelindiğinde NPT’nin üç temel prensibinin dengeli bir şekilde hayata geçmesinin önündeki engeller düşünüldüğünde, beklentileri artıran bir gelişme cereyan etti: Tahran yönetimi ile gerçekleştirilen Cenevre görüşmeleri. Bu görüşmeler sonucunda İran ile varılan altı aylık geçici – ki süresi tekrar uzatıldı- anlaşmayla başlayan ve hala devam etmekte olan müzakere süreci İran nükleer krizinin yasal açıdan bağlayıcı bir çözümle sonuçlandırılması ve İran’ın tartışmalı nükleer programını NPT ile uyumlu bir yola sokması yönündeki umutları artırdı. Tüm bu gelişmeler ışığında diyebiliriz ki; uluslararası toplumda yakın zamana kadar şu düşünce hakimdi: NPT’ye üye nükleer olmayan ülkelerin yasal hakları yani sivil amaçlı nükleer enerji kullanımına ilişkin haklar ile uluslararası toplumun nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin endişeleri arasındaki hassas denge sağlanıp sağlamlaştırılabilir.

 

Ne var ki Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle sonuçlanan Ukrayna krizinden sonramevcut durum, NPT’nin üç prensibinin gelecekte işlerlik kazanıp kazanmayacağına dair ciddi şüpheler yaratmaktadır. Üç büyük nükleer gücün (ABD, Birleşik Krallık ve Rusya Federasyonu) Ukrayna’nın nükleer silahlarından vazgeçmesi karşılığında Kiev’in toprak bütünlüğünü korumaya söz verdikleri 1994 tarihli Budapeşte Mutabakatı’ndaki vaatlerine sadık kalmamaları, NPT’nin üç prensibinin işlerliğiyle ilgili artan umutları tam aksi bir istikamete sevk etmiş, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi çabalarının yani NPT rejiminin geleceği ile ilgili soru işaretleri artmıştır. Günümüz Ukrayna krizi, Soğuk Savaş yıllarıyla benzerlik taşımaktadır; P5 grubu (ya da Nükleer 5, NPT’ye üye Nükleer silaha sahip ülkeler) içerisindeki Avrupa-Atlantik üyeleriyle Rusya arasındaki ilişkiler soğuktur. Kısaca hem nükleer silahların yayılmasının önlenmesi hem de silahsızlanma alanında mevcut açmazın aşılabilmesi için birtakım güven artırıcı önlemlerin alınmasını gerektirmektedir. Bu açıdan etkinliğine 2010’da başlayan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi ve Silahsızlanma Girişimi (NPDI) azalan umutları yeniden canlandırıcı bir etki yapabilir. NPDI; nükleer silaha sahip olmayan 12 ülkeden (Japonya, Avustralya, Almanya, Hollanda, Polonya, Kanada, Meksika, Şili, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Nijerya ve Filipinler) teşekkül, dünyanın farklı bölgelerini temsil eden bir inisiyatiftir. Sözün özü; öncelikle 2010 NPT Gözden Geçirme Konferansı eylem planını teşvik etmeyi, sonra nükleer risklerin azaltılması çabalarıyla nükleer silahların olmadığı bir dünyanın desteklenmesine yönelik küresel müzakerelerin öncülüğünü üstlenmeyi amaçlayan Sekizinci NPDI toplantısı dikkate alınması gereken önemli bir girişimdir. Bu girişim ve NPDI ülkelerinin nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusundaki duruşu, NPT kapsamında belirlenmiş nükleer silah sahibi olan ve olmayan ülkeler arasındaki belirgin anlaşmazlıkların aşılması için bir fırsat olarak görülebilir. Hatırlatalım; son dönemlerde sıkılaştırılan Batı kaynaklı nükleer silahların yayılması karşıtı tedbirler yüzünden söz konusu anlaşmazlıkların daha da artma riski vardı.

 

2006 yılında Mark Fitzpatrick, Orta Doğu’daki ülkelerin sivil nükleer güce yeniden yönelmelerinden dolayı Avrupalı ve Amerikalıların duydukları endişeyi aktardığı yazısında durumun yeni bir nükleer Rönesans dalgası olarak görüldüğünü ifade etmişti.(1) Gerçekten de Batı ülkelerinin nükleer silahların yayılmasına dair endişelerinin kaynağı  Orta Doğu ve Asya bölgelerinde karşılaştıkları olumsuz deneyimlerden kaynaklanmakta. Bu çerçevede yaşanan ilk hadise, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) 1991 yılında Irak’ın gizli nükleer programını keşfetmesiydi. 2006 yılında ise Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetlerde bulunduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca Soğuk Savaş sonrası dönemde nükleer silahların yatay yayılması hususu Batı için ciddi bir endişe kaynağı olmaya devam etmiş ve büyük tartışmalara yol açan İran nükleer krizinin nasıl çözüleceği sorusu uzun müddet cevapsız kalmıştır. Bugün gelinen noktada P5 ülkeleri küresel çapta uygulanmak üzere nükleer silahların yayılmasını önlemeye yönelik yeni ve sağlamlaştırılmış normları oluşturmak amacıyla hareket ediyorlar. Amaçları; başta Orta Doğu olmak üzere pek çok ülkenin uranyum zenginleştirme ve plütonyum yeniden işleme kapasitelerini asgari düzeyde tutacak bir ortam oluşturmak. Nükleer silah sahibi olmayan ülkelerin çoğunun yeni uygulamaya konan nükleer yayılma karşıtı tedbirlere direnç göstermesi ise büyük ölçüde şu sebepten kaynaklanıyor: yukarıda söz edilen amaçla başlattığı inisiyatif ve eylemlerde P5, NPT’nin 6. ve 4. maddelerinde yer alan taahhütler ve haklar arasındaki hassas dengeyi koruma konusunda çok dikkatli bir tutum izlemiyor.  Hatırlanacağı gibi 2010 NPT Gözden Geçirme Konferansı’na dek, nükleer silah sahibi olmayan anlaşma üyelerinin kızgınlıklarının temelinde P5’in 6. maddeden kaynaklanan sorumluluklarını yani silahsızlanma sorumluluğunu etkin bir şekilde yerine getirmemiş olması yatmaktaydı. 

 

2009 yılında Prag’da yaptığı meşhur konuşmada Amerika’nın ‘‘nükleer sıfır politikasını’’ açıklayan Başkan Obama, o dönemden bu yana NPT’nin güvenilirliğini çeşitli inisiyatifler aracılığıyla güçlendirmeye ve 6. Madde sorumlulukları konusunda ABD’nin ciddiyetini vurgulamaya odaklanmıştır. Bu doğrultuda, Yeni Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması (New START), 2010 New York ve 2012 Seul Nükleer Güvenlik Zirveleri ile 2010 Mayıs tarihli NPT Gözden Geçirme Konferansında gündeme alınan hususlar ABD’nin de aralarında bulunduğu NPT’nin  beş nükleer devletinin, nükleer silahsızlanma alanındaki yükümlülüklerini yerine getirme konusunda kararlı ve ciddi olduğunu uluslararası kamuoyuna gösteren önemli gelişmelerdi. Nitekim nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ile ilgili uluslararası toplumda yansımasını bulan olumlu hava, Ukrayna krizi patlak verene dek etkisini sürdürmüştü. Bu arada yukarıda söz ettiğimiz gelişmelerin desteklediği yayılma karşıtı bu ümitvar atmosferde NPT’nin Nükleer 5’i, NPT’ye üye fakat nükleer silah sahibi olmayan devletlerden yeni sunulan nükleer yayılmaya karşı güçlendirilmiş tedbirleri, en azından bölgesel düzeyde kabul edip uygulamalarını talep etmekteydi. Aslında beş nükleer güç, Obama’nın 2009’daki Prag konuşmasından bu yana NPT’nin 6. maddesinde yer alan yükümlülükleri yerine getirme konusunda kendilerine daha fazla güveniyordu ve bu nedenle de NPT’nin nükleer yayılmanın önlenmesiyle ilgili getirdiği önlemlere ters düşen örnekleri kıyasıya eleştiriyorlardı. Bu bağlamda IAEA ile imzaladığı anlaşmalardaki yükümlülüklerine de aykırı hareket eden İran, eleştiri listesinin başında yer almaktaydı. Şurası bir gerçek ki İran ve Kuzey Kore’nin dahil olduğu nükleer krizler, küresel bağlamda nükleer yayılmanın önlenmesine yönelik tedbirleri güçlendirmek adına, ne yazık ki en çok nükleer silah sahibi olmayan ülkelerin ve bu ülkelerin meşru sivil amaçlı nükleer enerji kullanım haklarının kısıtlanmasını ve denetlenmesini sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Nükleer 5, son 10 yıllık dönemde yeni bir nükleer şelale (nuclearcascade) etkisi ile nükleer silahların yayılması olasılığının, ancak nükleer silahların yayılmasının önlemesine yönelik yeni tedbirlerin alınması ve uygulanmasıyla engellenebileceğini iddia etmektedir. Nükleer 5 ülkeleri nükleer olmayan devletlerin sivil nükleer enerji kullanımına yönelik meşru talepleriyle karşı karşıya geldiklerinde, uzun bir süre bu ülkelerin haklı savlarını mevcut  krizler yüzünden dinlemek istememiş ve böylece 4. Maddeden kaynaklanan haklarla ilişkili sivil amaçlı nükleer enerji taleplerini göz ardı etmişlerdir.(3)

 

Ne var ki Ukrayna krizi NPT’ye üye Nükleer güçler için bambaşka bir zorluk yaratmıştır.  1994 Budapeşte Mutabakatı uyarınca ABD, Rusya Federasyonu ve Birleşik Krallık’ın Kiev’e Ukrayna’nın nükleer silahlarından vazgeçmesi karşılığında verdiği toprak bütünlüğünü koruma sözü yerine getirilmemiştir. Ukrayna krizi sonrasında nükleer yayılmayı önleme taraftarlarının, kitle imha silahlarını arzu eden veya gelecekte bu yolu takip edebilecek olası ülkelerden asimetrik askeri kabiliyetlerinden vazgeçme teminatı almaları giderek daha zor ve sıkıntı verici olacaktır. Tekrar edelim, nükleer yayılmanın önlenmesi için sarf edilen çabaların en önemli ayaklarından biri olan teminatların yani büyük güçlerin toprak bütünlüğü ile ilgili 3. tarafa verdikleri sözlerin güvenilirliği artık zarar görmüştür. Bu yüzden bugün nükleer yayılmanın önlenmesi için daha sıkı önlemler alınmasını arzu edenler sadece nükleer olmayan devletlerin gelenekselleşmiş dirençleri ve önlemleri aşma çabalarıyla mücadele etmeyecekler; bu kesimlerin aynı zamanda nükleer 3’lünün (ABD, Rusya Federasyonu ve Birleşik Krallık) Ukrayna krizi sonrasında benimsediği tavır nedeniyle oluşan güvensizlikle de mücadele etmesi gerekecek. Ukrayna’daki krizin, devam eden P5+1 müzakerelerinin gidişatını olumsuz etkilemesi elbette ki mümkün. Daha da önemlisi, teminatın yerine getirilmemesi sonucu oluşan güvensizliğin ileride nükleer devletler ile nükleer olmayan devletlerin arasındaki görüş ayrılığını derinleştirebilme olasılığının olması. Nükleer yayılmanın önlenmesi ve silahsızlanma tartışmalarının geleceğiyle ilgili taraflar arasındaki mevcut fikir ayrılıklarının artma olasılığı NPT’nin geleceğiyle ilgili oluşan ümitvar ortamı gölgelendiriyor. İşte bu nedenle NPDI’ın önemi artmakta. Bugün gelinen noktada, NPDI grubu nükleer yayılmayı önleme konusundaki sorumluluklarını eksiksiz bir şekilde yerine getirmesiyle, NPT rejiminin nükleer silaha sahip ve sahip olmayan tarafları arasındaki müzakereleri kolaylaştıracak olası bir aday olabilir.

 

Her şeyden önce NPDI girişimi, bu karmaşık durum içerisinde nükleer yayılmanın engellenmesiyle ilgili meselelerin ele alındığı bir forum olması açısından güvenilirlik telkin etmektedir. Bu noktada girişimin geniş coğrafi temsile dayanması bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve silahsızlanmayla ilgili hâlihazırdaki anlaşmalarda yer alan ve 2010 Eylem Planı’nın uygulanmasına özel bir önem veren NPDI grubunun iyi itibarı, nükleer silahların yayılmasının önlenmesiyle alakadar tüm toplulukların gözünde üyelerinin güvenilirliğini kanıtlamaktadır. Bugüne kadar, 12 NPDI ülkesinden 10’u Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması’nı (CTBT) imzalamış, IAEA Ek Protokolü’nü (AP) uygulamaya koymuş, Biyolojik ve Zehirli Silahlar Sözleşmesi (BTWC) ile Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ni (CWC) kabul etmiştir. NPDI ülkelerinin dokuzu Silahsızlanma Konferansı’nda (CD) söz sahibi olmakla birlikte, diğer bir üye, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de gözlemci statüsündedir. Yedi NPDI ülkesi Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’ne (MTCR), sekiz ülke de WassenaarDüzenlemesi’ne katılmıştır. Ayrıca, altı NPDI üyesi IAEA Yöneticiler Kurulu’nda bulunmakta; yedi üye ülke de Avustralya Grubu ve Zangger Komitesi’nin bünyesinde yer almaktadır. 12 üye ülkenin tamamı Nükleer Maddelerin Fiziksel Korunması Sözleşmesi’ni (CPPNM) hâlihazırda imzalamış ya da anlaşmaya taraf olmuştur. Daha da önemlisi, tüm NPDI üyeleri üç Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne de katılmış ve kitle imha silahlarının üretimiyle ilişkili maddelerin teröristler tarafından ele geçirilmesinin engellenmesi hususunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1540 sayılı kararına aktif olarak destek vermişlerdir.(2)

 

NPDI bugün, sahip olduğu 12 önemli üye ülke ve nükleer yayılmayı önleme alanındaki saygın duruşuyla, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin gerek nükleer yayılmanın önlenmesi gerekse sivil amaçlı nükleer enerji kullanımıyla ilişkili meşru haklarını temsil eden güvenilir ve etkili bir ses olma potansiyeline sahiptir. 2010 yılında kurulduğundan bu yana bu avantajlarının farkında olan NPDI, büyük güçlerin NPT’nin üç temel prensibini teşkil eden; nükleer yayılmanın önlenmesi, silahsızlanma ve sivil amaçlı nükleer enerji kullanımıyla bağlantılı politika gündemlerine erişim sağlamak amacıyla üç ana başlığın ilk ikisine odaklanmıştır. NPDI ile ilgili en dikkat çekici nokta ise, 12 ülkeden oluşan bir grup olmasına rağmen, nükleer yayılma ile ilgili meselelere karşı yaklaşımında silahsızlanma alanındaki diğer örgütlere kıyasla bugüne dek müşterek bir duruş ortaya koymuş olmasıdır. Üye ülkeler, 2014 Nisan ayında Japonya’da düzenlenen 8. NPDI Bakanlar Toplantısı’nın öncesinde, FMCT (Çekirdeği Bölünebilir Maddelerin Yasaklanması Anlaşması) ve CTBT’nin geleceğini ilgilendiren Silahsızlanma Konferansı’nın durma noktasına gelen sürecine dikkat çekmişlerdir. Daha da önemlisi, NPDI grubu bir bütün olarak neredeyse tüm toplantılarında Orta Doğu’yu kitle imha silahlarından arındırma fikrini gözeten ifadelere yer vermektedir. NPDI ayrıca nükleer devletlere silahsızlanma çalışmalarında yardımcı olmak ve Silahsızlanma Konferansı’ndaki uzun çözümsüzlük sürecinin sonuca bağlanması gerektiğini vurgulamak amacıyla, nükleer raporlamada şeffaflığı destekleyen önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir.

 

Sonuç

NPDI, ABD Başkanı Obama’nın 2009 yılında Prag’daki konuşmasında yaptığı “nükleer sıfır politikası” çağrısının ardından gerçekleşen NPT Gözden Geçirme Konferansı’nın akabinde 12 ülkenin katılımıyla kurulmuştur. NPT Gözden Geçirme Konferansı’nın 2010 yılındaki hatırı sayılır başarılarının, NPDI grubunun kurulmasında etkili olduğu doğrudur. Öte yandan, geniş coğrafi dağılımı ve üyelerinin çoğunun nükleer yayılmanın önlenmesi konusunda temiz bir geçmişe sahip olması gibi birçok avantaja rağmen, 12 devletten oluşan bu inisiyatif pek çok alanda eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin temeli, bazı NPDI üyelerinin hâlihazırda AB veya Amerikan/NATO caydırıcılığına bağlı güvenlik teminatı altında olmalarına dayanır. NPDI inisiyatifine karşı çıkan Çin Halk Cumhuriyeti gibi muhalif devletler, NPDI ülkelerinden bazılarının pozitif nükleer güvenlik teminatına sahipken Batı’nın nükleer silahsızlanma çağrısına itibar etmelerini samimiyetsiz bulduğunu bu nedenle ifade etmektedir.

 

NPDI Bakanlar Toplantısı’nda bazı NPT’ye üye nükleer olmayan ülkelerden temsilcilerin şu vurguyu yapması önemlidir: Nükleer yayılmanın önlenmesine ilişkin uluslararası çabalar bundan böyle NPT’ye tabi nükleer olmayan ülkelerin sivil amaçlı enerji kullanımına dair meşru hakları da gözetilerek gerçekleşmelidir.

 

NPDI’ın genel amaçlarından biri de 2010 NPT Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan kararların hayata geçirilmesini sağlamak olduğundan bu saygın forum 2015 Gözden Geçirme Konferansı’nın hemen öncesinde hem silahsızlanma hem de nükleer yayılmanın önlenmesi alanlarında en çok gereksinim duyulan güven artırıcı önlemlerin yaratılması için önemli bir platform olarak kullanılabilir. Bu anlamda NPDI forumu, Rusya Federasyonu ve Batı arasındaki gergin ilişkilerin düzeltilmesine, en azından silahsızlanma alanında önemli bir zemin hazırlayabilecektir.

 

Son Notlar

1. Mark Fitzpatrick, ‘‘NuclearProgrammes in theMiddle East: IntheShadow of Iran’’, IISS Strategic Dossier, Mayıs 2008, 7-9.

 

2. NPDI Matters: RecommendationstoStatesPartiesforthe April 2013 Ministerial Meeting, http://www.nonukes.nl/media/files/npdi-matters-final-web.pdf, Erişim tarihi: 1 Nisan 2014.

 

3. Nurşin Ateşoğlu Güney, ‘‘Is theNuclearCascadeStory in theMiddle East Real?’’ Perceptions, Cilt XVI, No: 2, 2011 Yaz, 43-59.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top