Japon Savunma Politikası ve Askeri Gücü

A- A A+

2012 yılı sonunda başbakanlık görevine gelmesinden itibaren Şinzo Abe, muhafazakâr ve milliyetçi çizgide bir siyaset sürdürmüş ve Çin’in Asya-Pasifik bölgesinde artan gücüne karşılık Japonya’nın etkinliğini artırmaya yönelik girişimlerde bulunmuştur. Abe’nin önem verdiği konulardan biri de anayasal hükümlerle askeri gücü oldukça sınırlanan Japonya’nın bu gücünün geliştirilmesi olmuştur. Bu amaçla atılan en önemli adımlardan biri, Temmuz 2014’te Şinzo Abe hükümetinin, Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nin “ortak meşru müdafaa” adına ülke dışındaki askeri operasyonlara katılımına izin verecek şekilde anayasanın yeniden yorumlanması teklifidir. Bu teklifin gerek uluslararası kamuoyunda gerekse Japonya’da yankıları sürerken, 7 Ekim 2014’te 1997 yılından beri yenilenmeyen ABD-Japonya savunma işbirliği ilkelerinin revizyonuna ilişkin ara rapor yayımlanmıştır. Bu önemli girişimler Abe’nin amacına, Japonya’nın savunma politikasına, askeri gücüne ve yeniden silahlanıp silahlanmadığına ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmiştir.

 

Kademeli dönüşüm

 

Günümüzde Japonya tarafından izlenen savunma politikasının temelleri 1957 yılında kabul edilen “Ulusal Savunma Temel Politikası”na dayanmaktadır. Bu politikanın temel ilkeleri; uluslararası işbirliği çerçevesinde barışın sağlanmasına katkıda bulunmak, anayasal kısıtlamalar çerçevesinde etkili savunma kapasitesine sahip olmak ve ABD-Japonya güvenlik anlaşmasının tesisini sağlamak şeklinde özetlenebilir.(1) Bu temel ilkeler çerçevesinde Japonya savunma odaklı bir politika izlemiş, ülkeyi ancak dış saldırılardan korumakla yükümlü bir silahlı güç geliştirmiş, hiçbir zaman bir askeri güç olmayacağını ve nükleer silah geliştirmeye çalışmayacağını beyan etmiştir.

 

Bu temel ilkeler bugün de varlığını korumakla birlikte Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından yürürlüğe konulan pasifist anayasayı eskisi kadar katı yorumlamadığı görülmektedir. Temmuz 2014’te Abe hükümetinin anayasanın savaştan uzaklaşmayı ve  ordu bulundurmamayı öngören 9. maddesinin, Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nin “ortak meşru müdafaa” adına ülke dışındaki askeri operasyonlara katılımına izin verecek şekilde yorumlanmasını önermesi bunun son göstergesidir. Abe yönetimi, anayasanın ülkenin “savaş kapasitesini” sınırladığını ancak Japonya’nın kendini korumak amacıyla atacağı adımları ve tamamen savunmaya yönelik askeri araçlara sahip olmasını yasaklamadığı yorumunu yapmaktadır.(2)  Kitle imha silahlarının, kıtalararası balistik füzelerin, yüksek menzilli stratejik bombardıman uçaklarının ve saldırı uçak gemilerinin üretiminin bu yasak kapsamına girdiği ifade edilmektedir. Güç kullanımını yasaklayan anayasanın aynı zamanda halkın barış içinde yaşama hakkını vurguladığının altını çizen Tokyo yönetimi, Japon halkının bu hakkını korumak için ortak meşru müdafaa kapsamında güç kullanımı dahil gerekli tedbirlerin alınmasının anayasaya uygun olduğunu belirtmektedir.(3)

 

Bu yeni yorum önerisi ülke içinde ve dışında tepkilere neden olmuş ve Abe’nin Japonya’yı yeniden eski askeri gücüne kavuşturmayı planladığı yorumları yapılmaya başlanmıştır. Şinzo Abe döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nin kurulması, savunma harcamalarının artırılması, silah ihracatı yasağının gözden geçirilmesi, anayasanın ortak meşru müdafaaya olanak sağlayacak şekilde yeniden yorumlanması ve ABD ile savunma işbirliği ilkelerinin yenilenmesi gibi ciddi adımlar atılmış olmakla birlikte Japonya’nın savunma alanındaki atılımlarını salt Abe hükümetine bağlamak yanlış olacaktır. Bu gelişimi bir süreç olarak nitelendirmek gerekmektedir, zira bugün gerçekleştirilenler Soğuk Savaş’ın sonundan itibaren aşamalı şekilde ABD’nin desteğiyle uygulanan politikaların bir sonucudur. Auckland Üniversitesi’nden Corey Wallace’ın ifade ettiği gibi askeri alanda yaşanan bu değişimler bir “devrim (revolution)” değil, daha ziyade “evrim (evolution)”dir.(4)

 

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Japonya polis kuvvetleri dışında silahsızlandırılmış ve ülkenin güvenliği tamamen ABD tarafından sağlanmaya başlanmıştır. Ancak Kore Savaşı, ABD’yi bölge güvenliğini sağlamak adına Japonya’yı güçlendirmeye itmiştir. 1950 yılında yaklaşık 75.000 kişiden oluşan “Polis Kuvvetleri” oluşturulmuş, bu birim daha sonra deniz gücünün de eklenmesiyle 1952’de 110.000 kişilik “Ulusal Güvenlik Kuvvetleri” birimine dönüştürülmüştür.(5) Kore Savaşı sonunda da “Güvenlik Kuvvetleri” birimine bir de hava gücü eklenerek bugünkü Öz Savunma Kuvvetleri oluşturulmuştur.

 

Japon güvenlik ve savunma politikalarının oluşumunda 1990-1991 Körfez Savaşı önemli bir tarihtir. Bu savaş içte BM liderliğindeki askeri operasyonlara Japonya’nın katılımıyla ilgili yeni tartışmalara sebebiyet vermiştir. Bazı politikacılar bunu uluslararası arenanın saygın bir aktörü olmak ve inandırıcılık sağlamak adına gerekli bir adım olarak görürken bazıları da böyle bir girişimin anayasaya aykırı olacağını ifade etmiştir.(6) Sonuç olarak Japonya; ABD önderliğindeki ittifak güçlerine ciddi oranda finansal destekte bulunmasına rağmen askeri personel ve ekipman göndermekten kaçınmıştır. Çatışmaların bitiminde ise bölgeye mayın tarama gemileri göndermiştir. Uluslararası koalisyona bu katkı, herhangi bir yasal düzenlemeye değil, anayasanın yeniden yorumlanmasına dayanmaktadır. Bu durum, pasifist anayasanın ne şekilde yorumlanacağına ilişkin ilk tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1992 yılında ise Japonya, barış koruma operasyonlarına katılımını sağlayacak yasayı çıkarmış ve bunun sonucunda da Kamboçya’daki BM operasyonu için 1800 asker göndermiştir. Akabinde BM barış gücü operasyonlarına katılımda aktif rol oynayamaya başlayan Japonya; Mozambik, El Salvador, Doğu Timor, Golan Tepeleri, Bosna-Hersek, Kosova, Nepal, Haiti ve Güney Sudan’daki BM barış koruma operasyonlarına ve/veya sivil görevlere katılmıştır.

 

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD ve müttefiklerine terörle savaşta insani yardım ve lojistik destek konularında yardımda bulunacağını duyuran Tokyo yönetimi, mecliste acil bir oturum düzenlemiş ve bu oturumda Öz Savunma Kuvvetleri Yasası’nda bir takım düzeltmeler yapılarak “Anti-Terörizm Özel Önlemler Yasası” meclisten geçirilmiştir.(7) Böylece Japonya, Öz Savunma Deniz Kuvvetleri’ne ait güçleri Hint Okyanusu’na gönderme olanağı bulmuştur. Yine bu bağlamda Afganistan harekâtına maddi destekte bulunan Japonya, özellikle Afgan devletinin yeniden inşası kapsamındaki faaliyetlere katkıda bulunmuştur. Temmuz 2003’te hükümet, Irak’taki yeniden inşa faaliyetlerine ve insani yardımlara katılmayı öngören özel önlemler yasasını meclisten geçirmiş ve Japon Öz Savunma Kuvvetleri yaklaşık 1.000 kişilik bir birlikle Şubat 2004’de Irak’a konuşlandırılmıştır. Bu girişim, Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nin BM operasyonları dışındaki operasyonlara müdahil olmasına temel teşkil etmesi bakımından önem taşımaktadır.

 

Görüldüğü üzere Japonya’nın savunma alanındaki dönüşümü uluslararası konjonktür çerçevesinde, ihtiyaçlar ve ABD çıkarları göz önünde bulundurularak aşamalı şekilde gerçekleşmiştir. Bu süreçte Japon liderlerin “salam dilimleme” (küçük değişikliklerin yavaş yavaş birikerek stratejik anlamda önemli bir değişiklik yaratması) stratejisi ile hareket ettiğini ve askeri anlamda adımlar atarken askeri güç kullanma taraftarı olmayan (anti-militarist) kimliğinden fazla uzaklaşmamaya çalıştıklarını söylemek mümkündür.

 

 

Abe Etkisi

 

Askeri anlamdaki bu kademeli ve temkinli dönüşüm Abe döneminde ivme kazanmıştır. Abe’nin ilk girişimi,  savunma gücünün geliştirilmesinin önünde engel teşkil eden kısıtlı savunma bütçesini artırmak olmuştur. 2013 yılı savunma bütçesi bir önceki yıla göre %0,8 oranında artırılarak 4,68 trilyon yene (45 milyar dolar) yükseltilmiştir. 2014 yılı savunma bütçesi ise 2013’e göre %2,2 oranında artırılarak 4,78 trilyon yene çıkarılmış ve 2018 yılına kadar da yıllık %3 oranında bir artış teklif edilmiştir.(8)

 

Bir diğer kayda değer adım, Ekim 2013’te 1997 yılından beri yenilenmeyen ABD-Japonya Savunma İşbirliği İlkeleri belgesinin yenilenmesi kararıdır. Bu amaçla Ekim 2014’te bir ara rapor yayınlanmıştır. İlki 1978’de kabul edilen bu ilkeler, Çin ile Tayvan’ın savaşın eşiğine geldiği 1995-1996 Tayvan Boğazı Krizi sonrasında ABD’nin bölgedeki ittifaklarını güçlendirme amacının bir sonucu olarak 1997 yılında gözden geçirilmiştir. Bu gözden geçirme neticesinde Japonya’ya yakın coğrafyada Öz Savunma Kuvvetleri’nin geri bölgede ABD güçlerine lojistik destek vermesi kabul edilmiştir.(9) Diğer bir deyişle Tayvan krizinin çatışmaya dönüşmesi halinde Japonya ABD’ye destek verebilecektir. Bu noktadan hareketle işbirliğini gözden geçirme isteğini salt Japonya’nın talebi olarak değerlendirmemek gerekir. ABD’nin bölgedeki çıkarları Japon savunma politikasını ve askeri gelişimini doğrudan etkilemektedir.

 

2014 yılı sonuna kadar yayınlanması planlanan nihai rapora hazırlık mahiyetindeki bu ara raporda,  Japon silahlı kuvvetlerinin, anayasanın yeniden yorumlanması sonucunda, yakın coğrafyada daha rahat ve etkili harekat gerçekleştirebileceği vurgulanmıştır. Ancak Japon dış politikası ve güvenlik politikasının barışçıl niteliğinin devam edeceğinin altı çizilmiştir. İki taraf da tüm devlet kurumlarını kapsayan etkin bir koordinasyonun, Japonya’nın güvenliği sağlanmasının, daha istikrarlı ve barışçıl bir güvenlik ortamı sağlamak adına ikili işbirliğinin, uzay ve siber alanda işbirliğinin ve zamanında ve etkin şekilde karşılıklı desteğin önemine işaret etmiştir. Raporda Japonya’nın barış ve güvenliğine zarar verebilecek tehditlere karşı hızlı ve kararlı cevap verme kabiliyetinin artırılmasına vurgu yapılmakla birlikte herhangi bir ülke ismine yer verilmemiştir.  Ayrıca savunma ekipmanları ve teknolojileri alanında işbirliğine, bilgi güvenliğine ve eğitim ve araştırma amaçlı değişim programlarına önem verileceği ifade edilmiştir.

 

Aralık 2013’te kurulan Ulusal Güvenlik Konseyi bir diğer önemli gelişmedir. Bakanlıklar arası rekabetin dış politikada önemli kararlar almanın önünde engel teşkil etme potansiyeli bu kurumun oluşturulmasındaki temel etkendir. Günümüz şartlarında karşı karşıya olunan güvenlik sorunlarının çözümünde tek bir bakanlığın çalışmalarının yetersiz kalacak olması Japon hükümetini ABD tarzı bir Ulusal Güvenlik Konseyi kurmaya itmiştir. Bu konseyin merkezinde başbakan, kabine genel sekreteri, dışişleri bakanı ve savunma bakanı bulunmaktadır.

 

Bir başka dikkat çeken adım, Abe yönetiminin Nisan 2014’te İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uygulamaya konan silah ihracatı kısıtlamalarının hafifletilmesi kararıdır. 1967 yılında silah satışı konusunda komünist ülkelere silah satmamak, BM’nin silah ambargosu uyguladığı ülkelere silah göndermemek ve savaşan ya da savaşma ihtimali olan ülkelere silah satışı yapmamak olarak özetlenebilecek üç ilke yürürlüğe konmuştur. Bu ilkeler zamanla Japonya'nın kendi kendine uyguladığı bir satış yasağına dönüşmekle birlikte 1983 yılında Başbakan Nakasone Yasuhiro ABD’ye her biri ayrı ayrı değerlendirilmek üzere kısmî bir muafiyet tanımıştır. Bu muafiyetin en önemli getirisi, 2004 yılında alınan ortak balistik füze savunma sistemi geliştirme projesidir.

 

Abe yönetimi, aldığı silah ihracatı yasağını gevşetme kararıyla Japonya'nın diğer ülkelerle ortak silah geliştirme projelerine girebilmesini ve diğer ülkelere askeri teçhizat gönderebilmesini hedeflemektedir.  Komünist ülkeler ve BM'nin silah ambargosu uyguladığı ülkelerle, çatışmaların yaşandığı bölgelere silah satışı yapmama ilkesi uygulanmaya devam edilecektir. Ayrıca tank ve savaş uçaklarının ihracı yine mümkün olmayacak ve silah ihraç edilecek ülkelerin önce amaçları araştırılacaktır.

 

Karar kapsamında Japonya’nın, müttefiklerine silah ihraç etmesi ve askeri alanda teknoloji transferi yapması mümkün hale gelmektedir. Söz konusu kararın açıklanmasından bir hafta sonra Avustralya ve Japonya, yeni nesil denizaltı üretimi için gerekli hidrodinamiklerin ortaklaşa geliştirilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. Akabinde İngiltere ile havadan havaya radar güdümlü Meteor füzelerinin ortaklaşa geliştirilmesiyle ilgili mutabakat sağlamış, ABD’ye de Patriot hava savunma sistemi için sensör parçası ihraç etme kararı almıştır. Japonya'nın diğer ülkelerle bu tür silah geliştirme projelerine girişmesinin, yeni nesil askeri araç ve sistemlerin son derece pahalı hale geldiği göz önüne alındığında, savunma harcamalarını düşürmesi beklenmektedir.

 

Temmuz 2014’te Japonya’nın ülke dışında askeri operasyonları engelleyen anayasa maddesinde yorum değişikliğine gitmesi dış basında en fazla yer bulan gelişme olmuştur. Kabine, sadece meşru müdafaa amaçlı askeri güç kullanımına izin veren anayasanın yeniden yorumlanarak ortak meşru müdafaa kapsamında müttefiklerden birinin saldırıya uğraması halinde Japonya’nın denizaşırı ülkelerde askeri güç kullanabilmesini kabul etmiştir. Ancak Başbakan Abe, Japonya’nın Körfez Savaşı ya da ABD öncülüğündeki Irak işgali gibi çok milletli askeri operasyonlarda yer almayacağını vurgulamıştır.(10) Söz konusu kararın yürürlüğe girmesi için parlamentonun onayı gerekmektedir. Fakat parlamentoda, özellikle alt mecliste, iktidardaki Liberal Demokratik Parti’nin çoğunluğu oluşturduğu göz önüne alınarak kararın onaylanması beklenmektedir.

 

Japonya’nın tehdit algılamalarına bağlı olarak ülkenin güvenliğini, caydırıcılığını ve bölgedeki etkinliğini artırmak adına atılan bu adımlar, savunma politikasının gözden geçirilmesi ve askeri gücün geliştirilmesiyle de paralellik arz etmektedir.

 

Japonya’nın askeri gücü

 

Ağustos 2014’te yayımlanan Savunma Beyaz Kitabı’nda bölge güvenliğini şekillendiren temel unsurlar olarak; Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetleri, Çin'in savunma politikasının ve askeri kuvvetleri geliştirme çalışmalarının şeffaf olmaması, Çin’in Doğu Çin Denizi’nde ilan ettiği Hava Savunma Tanıma Bölgesi, Tayvan ve Güney Çin Denizi sorunları,  Rusya’nın ordusunu modernize ederek bölgedeki etkinliğini artırması sayılmaktadır. Uluslararası topluma yönelik temel tehditler olarak ise siber saldırılar, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, uluslararası terörizm ve bölgesel çatışmalar belirtilmektedir.

 

Japon savunma politikası temel olarak diğer devletlerle işbirliği içinde BM operasyonlarının desteklenmesine; ulusun güvenliği ve refahı için gerekli ortamın oluşturulmasına, anayasal sınırlar içinde ulusal savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesine ve ABD ile Japonya arasındaki güvenlik anlaşmalarına dayanmaktadır. 

 

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünya çapında savunma stratejilerinin yenilenmesi, silahlı kuvvetlerin yapısının gözden geçirilmesi ve askeri teknolojilerin iyileştirilmesi trendi Japonya’yı da etkilemiştir. Tokyo 2004 yılında “çok fonksiyonel, esnek ve etkin bir güce” dayalı yeni bir savunma konseptine yönelmiştir. Bölgede Çin’in etkinliğinin artmasına paralel olarak 2010 yılında yürürlüğe konan Ulusal Savunma Programı İlkeleri, Japonya’nın durağan caydırıcılık (static deterrence) yerine dinamik savunma gücüne geçme ve daha sorumlu ve konuşlandırılabilir bir silahlı güce sahip olma amacını ortaya koymuştur. 2014 yılında ise savunma kapsamındaki faaliyetlerin yanında silahlı kuvvetlerin nitelik ve niceliğini de geliştirmeyi temel alan dinamik ortak savunma gücüne geçişin hedeflendiği belirtilmiştir. Böylece kara, deniz, hava ve siber alanı kapsayan daha kapsamlı bir savunma yapısı kurulması planlanmaktadır. Bu bağlamda gözlem ve keşif; istihbarat; nakil; komuta, kontrol ve iletişim; adalara yönelik saldırıya cevap verme; balistik füze saldırılarına cevap verme; siber saldırılara cevap verme, geniş çaplı afetlere cevap verme ve uluslararası barış operasyonlarına katılma yeteneklerinin artırılacağı, deniz ve havada üstünlük sağlanmasına yönelik kapasite ve kabiliyetlerin geliştirileceği, personel sisteminin gözden geçirilmesi ve ABD ile ittifakın güçlendirileceği vurgulanmaktadır.(11)

 

Askeri güç bakımından Japon Öz Savunma Kuvvetleri’nin Asya’nın askeri ekipman anlamında en modern silahlı kuvvetlerinden biri olduğu söylenebilir. 2013 yılı rakamlarıyla Öz Savunma Kuvvetleri’ndeki aktif personel sayısı 247.150’dir.(12) Ayrıca Japon topraklarında 40.000 civarında Amerikan askeri mevcuttur. Kara kuvvetleri 777 savaş tankına, 152 istihbarat aracına, 68 zırhlı muharebe aracına, 803 zırhlı personel taşıyıcıya, 109 taarruz helikopterine; deniz kuvvetleri 18 denizaltıya, 47 savaş gemisine, 1 helikopter gemisine, 32 muhribe, 11 fırkateyne, 6 devriye gemisine, 36 mayın tarama gemisine, 78 uçağa, 134 helikoptere; hava kuvvetleri 552 savaş uçağına ve 56 helikoptere sahiptir.(13) Öte yandan Kuzey Kore’nin nükleer denemeleri Japonya’yı ABD ortaklığında balistik füze sistemi edinmeye itmiş ve Aegis füzeleriyle donatılmış muhripler ve Patriot füze rampaları ülkede konuşlandırılmıştır. 2015’e kadar 6 Aegis füzesi taşıyan muhrib sayısının 8’e çıkarılması ve Patriot füzelerinin artırılması planlanmaktadır. Ayrıca Aralık 2011’de Japonya savaş uçağı filosunu yenilemek ve savunma kabiliyetini artırmak için yeni nesil savaş uçağı F-35’lerden 42 adet almaya karar verdiğini açıklamıştır. Tüm uçakların 2021’e kadar Japonya’ya teslim edilmesi planlanmaktadır. Buna ilaveten insansız hava aracı, sabit kanatlı karakol uçağı, denizaltı ve deniz helikopteri sayısının artırılacağı belirtilmiştir.

 

Ayrıca Nisan 2014’te ülkenin güneybatısında erken uyarı ve gözlem faaliyetlerinde bulunmak amacıyla hava kuvvetlerine bağlı 603. filo kurulmuş, Japonya’ya bağlı adaların korunmasıyla görevlendirilecek amfibik hızlı konuşlandırılabilir bir tugayın kurulması için de çalışmalara başlanmıştır. Buna ilaveten Mart 2014’te siber tehditlere karşı daha etkin şekilde mücadele etmek amacıyla Siber Savunma Grubu oluşturulmuştur.

 

Japonya’nın Öz Savunma Kuvvetleri’nin modernizasyonu ve güçlendirilmesi hususunda deniz gücüne özel bir önem atfettiği görülmektedir. Bu durum pek çok analist tarafından açık deniz donanması oluşturma yolundaki çabalar olarak değerlendirilmektedir.(14) Ekim 2013’te Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Katsutoshi Kawano, mayın tarama, denizaltı savaşı ve deniz haydutluğuna karşı operasyon kabiliyetlerinin artırılması ile komuta-kontrol sisteminin modernizasyonunu temel öncelikler olarak ifade etmiştir ki bu öncelikler Japonya’nın ülkesi dışında harekat gerçekleştirme yeteneğini ve güç projeksiyonunu geliştirme amacına ilişkin fikir vermektedir.(15) Tüm bu girişim ve önceliklerin tespitinde Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizi’nde artan nüfuzu ve gelişen deniz gücünün göz önünde tutulduğunu söylemek mümkündür.

 

Çin’in ilk uçak gemisini denize indirerek, nükleer denizaltı filosunu genişleterek, ABD uçak gemilerine karşı süpersonik füzeler geliştirerek, Hint Okyanusu’na kıyısı olan bazı ülkelerde askeri üs olarak kullanılması mümkün ticari amaçlı limanlar inşa ederek Doğu ve Güney Çin Denizi’nde üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Bu durum bölgesel çıkarlarını korumak isteyen Tokyo için endişe unsurudur. Çin’in söz konusu girişimlerine karşılık ABD bölge ülkeleriyle gerçekleştirdiği ittifaklar ve bölgedeki askeri gücünü önemli oranda artırmış ve Hava-Deniz Savaşı stratejisini yürürlüğe koymuştur. Kuzey Asya ve Pasifik’te Çin’in güçlenmesinin ve etki alanını artırmasının engellenmesini, Çin’e giden ve Çin’den gelen deniz trafiğinin kontrol edilmesini öngören bu stratejinin uygulanmasında ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden Japonya’nın vereceği destek önem taşımaktadır.

 

Uzun süre AB yapımı Eurofighter Typhoon avcı uçakları üzerinde duran Tokyo’nun daha yüksek maliyetli F-35’lere yönelmesi ABD’nin Doğu Çin Denizi’nde Çin’in artan etkinliğine karşı geliştirdiği Hava-Deniz Savaşı stratejisi bağlamında değerlendirilmelidir. Japonya’nın F-35 projesine dahil olması Japon savunma sanayinin gelişimine katkı sağlamakla birlikte bu ülkenin ABD ile olan ittifakına verdiği önemi göstermesi açısından da ehemmiyet arz etmektedir.

 

Japon savunma sanayine bakıldığında anayasal kısıtlamalar sebebiyle bu alanda şimdiye kadar önemli bir atılım gerçekleştirilememiştir. Savunma sanayi alanında faaliyet gösteren lider şirketlerden Mitsubishi Heavy Industry, Mitsubishi Electric, NEC ve Kawasaki Heavy Industry özellikle sahil koruma botları, deniz karakol uçakları, nakliye helikopterleri, muhrip, mayın tarama gemileri, tank ve zırhlı personel aracı üretiminde söz sahibidir.  Ancak bu şirketlerin üretimlerinde savunma araçları, Batılı muadillerinin aksine, %2-%10’luk bir paya sahiptir. (16) Bunun temel sebebi şüphesiz tek müşterinin Japon hükümeti olmasıdır.

 

Yönetimin silah ihracatı yasağını gevşetme kararının gerek yeni pazarlara açılmaya gerekse yeni teknolojilere ulaşmaya imkanı sağlaması sebebiyle Japon silah şirketlerinin faaliyetlerini artıracağını söylemek mümkündür. Tokyo hükümetinin Amerikan Lockheed Martin firmasının ana üretici olduğu F-35 savaş uçaklarından 42 adet almaya karar verdiklerini açıklaması, Japon firmalarının bu büyük uluslararası projeye dahil olarak deneyim kazanma amacından ayrı düşünülmemelidir. (F-35’in hiçbir sistemi Japon menşeili olmayacak, sadece Japonya tarafından alınan uçakların montajı Japon tesislerinde yapılacaktır.)

 

Savunma sanayii bağlamında Japonya’nın elinin en güçlü olduğu alanlar; minyatürleştirme teknolojileri, robotik ve dijital optiktir. Dolayısıyla bu alanlardaki teknolojinin en fazla önem arz ettiği insansız hava araçları, mikro hava araçları, robot silah sistemleri ve insansız sualtı araçları üretimi hususunda Japonya diğer ülkeler için önemli bir ortak haline gelmektedir.

 

Savunma sanayisini geliştirmek isteyen ve farklı ortaklarla işbirliği yapan Türkiye de Japonya’nın bu potansiyelini göz önünde bulundurabilir. Mayıs 2013’te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Japon mevkidaşı Şinzo Abe arasındaki görüşmede Mitsubishi Heavy Industries’in tank motoru üretimi için Türkiye’de yerli bir şirketle ortaklık kurması gündeme gelmiştir. Bu motorların Altay tanklarında kullanılmak üzere üretilmesi planlanmış, ancak Türkiye’nin gerek Çin ile savunma alanında yakın ilişki geliştirmesi gerekse Pakistan ve Azerbaycan’a bu tanklardan satmayı planlaması işbirliği projesinin gerçekleştirilememesine neden olmuştur.(17) Zira daha önce de belirtildiği gibi Japonya savaşan ya da savaşma ihtimali olan ülkelere silah satışı yapmama ilkesini korumaktadır. Pakistan ve Azerbaycan bu kategoride değerlendirildiğinden söz konusu ortaklık hayata geçirilememiştir.

 

Sonuç

 

Şinzo Abe döneminde savunma alanında atılan adımlar Japonya’nın anayasal sınırlara rağmen askeri gücünü hızla artırdığına işaret etmektedir. Ancak askeri normalleşme eğilimindeki bu girişimleri ABD’nin bölgedeki çıkarlarına paralel olarak gelişen bir sürecin parçaları olarak yorumlamak gerekmektedir. Asya-Pasifik bölgesinde Çin’i dengeleme ve Çin’in nüfuz alanını genişletmesini engelleme amacındaki ABD için Japonya’nın katkısı önem taşımaktadır. Dolayısıyla daha güçlü ve daha caydırıcı bir Japonya ABD politikalarıyla uyumlu olduğundan Japonya’nın savunma alandaki atılımları Amerika’dan destek görmektedir. Çin ile olan ekonomik ilişkilerinin önemi ve halkın çoğunluğunun silahlanmaya karşı çıkması sebebiyle Japonya’nın kısa vadede anayasayı değiştirerek askeri normalleşmeyi sağlayacağını söylemek mümkün görünmemektedir. Japonya dış politika amaçlarına ulaşmada askeri güç dışındaki araçları tercih etmeye devam edecek olsa da anayasal pasifizmden giderek uzaklaşıldığını belirtmek yanlış olmayacaktır.

 

Son notlar:

 

1.Fundamental concepts of national defense, Ministry of Defense,  http://www.mod.go.jp/e/d_act/d_policy/dp02.html (erişim: 20.10.2014).

2. “Shinzo Abe’s way of reinterpreting Japan’s pacifist constitution won’t wash”, The Independent, July 17, 2014

 http://www.independent.co.uk/voices/comment/shinzo-abes-way-of-reinterpreting-japans-pacifist-constitution-wont-wash-9613153.html (erişim: 20.10.2014).

3. Defense of Japan, Annual White Paper 2014, http://www.mod.go.jp/e/publ/w_paper/pdf/2014/DOJ2014_2-1-2_web_1031.pdf (erişim: 24.10.2014).

4. Corey Wallace, “Evolution, not revolution, for Japan’s military posture”, East Asia Forum, (July 7, 2014).

5. Roger Tebib, “Le Japon, Sa politique de securite et ses actions internationales,”

Geostrategiques (2010): 90.

6. Yamaguchi Jiro, “The Gulf War and the Transformation of Japanese Constitutional Politics”, The Society for Japanese Studies, Vol.18, No.1 (Winter 1992):163-167.

7. The Anti-Terrorism Special Measures Law, Japan, October 2001, http://japan.kantei.go.jp/policy/2001/anti-terrorism/1029terohougaiyou_e.html (erişim: 24.10.2014).

8. Defense programs and budget of Japan, 2014, http://www.mod.go.jp/e/d_budget/pdf/260130.pdf (erişim: 25.10.2014).

9. Daniel Clausen, “Rethinking Change and Continuity in Japanese Defense Policy and Polics”, E-International Relations, (August 25, 2014).

10. Japonya’da askeri müdahalenin önü açıldı, halk sokağa döküldü, IMC, 1 Temmuz 2014, http://www.imctv.com.tr/2014/07/01/japonyada-askeri-mudahalenin-onu-acildi-halk-sokaga-dokuldu/ (erişim: 25.10.2014).

11. Defense of Japan, Annual White Paper 2014, http://www.mod.go.jp/e/publ/w_paper/pdf/2014/DOJ2014_2-4-3_web_1031.pdf (erişim: 26.10.2014).

12. Chapter Six: Asia, The Military Balance, 114:1, (February 2014):250. 

13. A.g.e, 250-253

14. Brad Glosserman, “The Myth of Japanese Remilitarization”, The National Interest, (October 15, 2014).

15.A.g.e

16. Gavan Gray, “Japan’s Weapons Industry”, Global Research, (July 13, 2009).

17. “China seen behind Japan's failed Turkey arms deal”, Nikkei, August 3, 2014

 http://asia.nikkei.com/Politics-Economy/International-Relations/China-seen-behind-Japan-s-failed-Turkey-arms-deal (erişim: 29.10.2014).

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top