ABD’nin Irak’tan Çekilmesinin Irak ve Ortadoğu’ya Olası Etkileri

Ali SEMİN
29 Aralık 2011
A- A A+

ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana Irak’ın alt yapısı, sosyal dokusu ve istikrarı geri dönüşü olmayan bir değişime uğramıştır. Sözde demokrasi ve özgürlük sloganları ile Irak’ı işgal eden ABD yönetimi, ülkeyi etnik ve mezhepsel çatışma başta olmak üzere, istikrarsızlık ve kaosla başbaşa bırakmıştır.


Aslında Irak’ın istikrarı ve refahı, hem bölge hem de Ortadoğu’daki zengin yer altı kaynaklardan faydalanmak isteyen küresel güçler açısından oldukça önemlidir.


Ancak, Obama tarafından resmi olarak Irak savaşının bittiğine dair açıklamalar yapılsa da ve Irak’tan çekilme süreci başlasa da geride bırakılan 8 yıl 9 ayın Irak halkına bilançosu oldukça ağır olmuştur. Hatta Irak halkının işgal sonrası yaşadığı dramatik yaşam koşullarının nesiller boyu devam edeceği söylenebilir. Dahası ABD, Irak’ı belki Saddam rejimi gibi diktatör bir beladan kurtarmış olarak görünse de bugünkü Irak’ta yaşanan istikrarsızlık ve şiddet olayları, Saddam döneminden daha da kötüye gidildiğine de işaret etmektedir. Bu yazıda, ABD’nin askerlerini Irak’tan çekmesinin Irak’a ve bölge ülkelerine nasıl yansıyacağı, Irak’ı bekleyen muhtemel gelişmeler ve ABD sonrası Irak hükümeti içerisinde baş gösteren siyasi krizin çıkmaza girmesinin perde arkasındaki temel sebepler analiz edilmeye çalışılacaktır.


ABD İşgalinin Ardından Irak’ta Yaşananlar

ABD’nin, 11 Eylül saldırılarıyla başlayan “Büyük Ortadoğu” oyunu kapsamında “terörizmle mücadele” adı altında, 2002 yılında Afganistan’ı ve 2003 yılında da kitle imha silahların bulunduğunu iddia ederek Irak’ı işgal etmişti. Saddam dönemiyle ABD işgali sonrasında Irak karşılaştırıldığında, çok vahim sonuçlar elde edilebilir. Saddam döneminde Irak halkının en azından kimin kötü, kimin diktatör ve kimin Saddam rejimi taraftarı olduğu bilinen bir gerçektir. ABD ve müttefikleri, 2003 yılı Mart ayında Irak’a sözde demokrasi, özgürlük, insan hakları ve Irak’taki tüm halkların korunmasını iddia ederek Irak’a müdahale etmişti ve Saddam rejimini devirmişti. Bu müdahalede zaman zaman ABD, kendisi de itirafta bulunarak yanlış istihbarat bilgilerine dayandığını dile getirmişti. ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra Irak halkı Saddam rejiminden kurtulurken ABD askerlerine çiçek vermişler ve Saddam’ın heykellerini yıkarak sevinmişti. Fakat daha sonra Irak halkının karşılaştığı sıkıntılar göz önünde bulundurulduğunda ABD işgalinden umduklarını buldukları söylenemez.


Öte yandan, ABD işgalinin ardından Irak’ta yaşanan olaylar ve insanlığa sığmayan skandalların Saddam zamanında yaşandığına, ancak Irak halkına sözde demokrasi ve özgürlük getirenlerin zamanında da yaşanmakta hatta artmakta olduğuna dikkati çekmek gerekmektedir. Iraklıların Saddam zamanında maruz kaldığı insan hakları ihlalleri günümüzde de devam etmektedir. ABD bunları gidermek için Irak’a müdahale ettiğini savunsa da, Saddam zamanı gibi insan hakları ihlallerinin süreklilik kazandığı görülmektedir. Mevcut durumda Iraklıların güvensiz bir ortamda yaşamaya maruz kalmalarının yanısıra gıda gibi en temel ihtiyaçlardan mahrum kaldıklarını söylemek mümkündür. Irak, yabancı şirketlerin son kullanma tarihi geçmiş mallarını sundukları bir pazar haline gelmiştir. Haziran 2006 yılında Irak Ticaret Bakanı Abdülfelah El-Sudani’nin açıklamasında, Irak’a ithal edilen malların tarihi geçmiş gıda ve mallar olduğunu ifade etmiştir. Bütün bunların etkisiyle Iraklılar arasında birçok ölümcül hastalık (kanser, kalp, şeker ve diğer tehlikeli hastalıklar) baş göstermeye başlamıştır.


ABD’nin işgaliyle ortaya çıkan tabloya bakıldığında, Irak’ta yaşanan mezhepsel ve etnik çatışmalardan (Şii-Sünni ve Arap-Kürt çatışması) dolayı zaman zaman çıkan iç çekişme ve hesaplaşmanın olası bir iç savaş tehlikesine dönüşmesi potansiyelinin yüksek olduğu söylenebilir. Belki de en önemli konulardan biri de Iraklı siyasi gruplar arasında ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle başlayan siyasi rekabetin ülkeyi sürekli patlamaya hazır bir noktaya getirmesidir. Özellikle Iraklı siyasi grupların iktidar mücadelesine girmesi Irak’ın gelişmesinin, refaha ve istikrara kavuşmasının önünde önemli bir engeldir. Diğer taraftan ABD işgalinin Iraklılara bilançosu da ağır olmuştur. Irak Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2003 yılından bu yana Irak’ta ölenlerin sayısı 223 bindir. Gayri resmi olarak da bazı istatistiklere göre, Irak’ta hayatını kaybedenlerin sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır. Irak’tan göç etmek zorunda kalan Iraklıların sayısının 4 milyon olduğu ifade edilmektedir. Bunun 2 milyonunun yurtdışına göç ettiği, geri kalanın da ülke içinde kendilerine uygun şehirlere göç etmek zorunda kaldıkları belirtilmektedir.(1) Yine bazı istatistiklere göre 3 milyon kadının dul kaldığı ve 5 milyon çocuğun da yetim kaldığı belirtilmektedir. Ayrıca Irak, işgalden sonra idari ve mali yolsuzluk alanında dünya çapında yedinci ülke konumuna gelmiştir. Hatta 11 Haziran 2011 tarihinde Irak Parlamento Başkanı Usame el Nucayfi, ABD'li ve Iraklı denetçilerin verdiği bilgiye göre, Irak'ın yeniden yapılandırılması için petrol gelirlerinden aktarılan 17 milyar doların çalındığını dile getirmiştir.(2)


Bütün gelişmelerle birlikte Irak işgalinin ardından ABD yönetiminin Irak stratejisine bakıldığında, Irak’ın genel olarak altyapısını ve siyasi, diplomatik ve askeri gücünü (ordu ve güvenlik güçlerini) yok ederek, hem bölge içerisinde hem de uluslararası toplum nezdinde sürekli olarak Amerikan güçlerine ihtiyaç duyulabilmesi için çalışıldığı görülecektir. Bu nedenle ABD, işgalinden sonra yapılan 3 seçim ve bir anayasa referandumu ile Irak’a sözde özgürlük ve demokrasi getirdiğini dünya kamuoyuna yansıtmaya çalışsa da, günümüz Irak’ına dikkat edildiğinde, siyasi, ekonomik ve toplumsal ölçekte normal hayat standartlarının ne kadar altında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.



ABD’nin Çekilmesi ve Irak’ta Siyasi Krizin Arka Planı


ABD ve Irak arasında 17 Kasım 2008 tarihinde imzalanan "Stratejik Güvenlik Antlaşması" (SOFA) kapsamında Obama yönetimi, askeri güçlerinin 31 Aralık 2011 tarihine kadar tamamen Irak’tan çekilmesini taahhüt etmiştir.(3) 15 Aralık 2011 tarihinde de ABD Savunma Bakanı Leon Panetta'nın, başkent Bağdat'ta hazır bulunduğu bir törenle ABD bayrağını indirerek ve Irak’taki askerlerini çekerek savaşın bittiğini açıklamıştı. Amerikan askeri güçlerinin Irak’tan çekilmesinin hemen ardından Iraklı siyasi gruplar arasında kriz yaşanmaya başladı. İlk önce laik Şii olan ve Irak’ın eski Başbakanı Eyad Allavi’nin liderliğindeki El-Irakiye listesinin 82 milletvekili, hem parlamento üyeliklerini askıya almışlar hem de Bakanlar Kurulu’ndaki toplantılara katılmama kararı almışlardır.(4) Öte yandan Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin emri üzerine Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı Sünni Arap Tarık El-Haşimi’nin gizli suikast timleri kurduğu gerekçesiyle yurtdışına çıkış yasağı getirilmiş ve hakkında tutuklama kararı alınmıştır. Bütün bu gelişmeler değerlendirildiğinde Maliki’nin, ABD’nin çekilmesinin hemen ardından özellikle Sünnilere yönelik “terörist” suçlamalarda bulunmasının arkasında büyük oyunların olduğu ve bunun Irak’ı siyasal ve toplumsal olarak bölünmeye doğru götürebileceği söylenebilir. Maliki’nin Sünni siyasilerle ilgili sergilediği tavrın perde arkasındaki sebepler şu şekilde sıralanabilir:



1. ABD’nin Irak’tan çekilmesi tartışıldığı sıralarda önemli bir senaryo ortaya atılmıştı. O da olası bir Kürt-Arap çatışmasının çıkması senaryosuydu. Eğer böylesi bir çatışma yaşansaydı, ABD ile Iraklı Kürtlerin ilişkisi olumsuz yönde etkilenir ve ABD’nin Irak’ta güvendiği bir numaralı müttefiki olan Kürtleri kaybetmesi ihtimali yükselebilir. Bu nedenle ABD, Kürt-Arap çatışmasının önüne geçmek için yeni bir formül bulmak zorundaydı. Çünkü Amerika için Irak’ta Kürtleri kaybetmek, Ortadoğu’daki pek çok hesabın karışması anlamına gelebilir. Özellikle şu hususu belirtmekte fayda vardır ki eğer ABD sonrası Irak’ta muhtemel bir Kürt-Arap çatışması yaşanırsa, bu çatışma Sünni Araplar ile Kürtler arasında meydana gelecektir. Şii Araplar zaten Bağdat yönetimine hâkim ve Kürtlerle bazı siyasi anlaşmazlıkları olsa da (gaz ve petrol yasası, bütçe sorunu ve tartışmalı bölgeler meseleleri gibi) bunun ciddi bir çatışmaya dönüşmesi Sünni Araplarla çatışma yaşama ihtimaline nispeten daha azdır. Bu açıdan bakıldığında ABD, Irak’ta olası bir Kürt-Sünni Arap çatışmasından ziyade daha önce de sıkça rastlanmış bir Şii-Sünni çatışmasını körüklemek istiyor görünmektedir. Dolayısıyla ABD, Kürtlerle ilişkilerini muhafaza etmek için Bağdat’taki Şii yönetim tarafından tecrit edilen Sünni Arapların, Kuzey Irak Kürt yönetimine sığınmasına ve bölgede yeni bir Kürt ve Sünni Arap bloğu oluşturulmasına çalışmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için Irak Başbakanı Maliki’nin Sünni liderlere “terörist” damgası vurmasının bu bloğun oluşturulmasına zemin hazırladığı gözlemlenmektedir.



2. Maliki, ABD askerleri çekildikten sonra Irak ordusunda etkin olan Sünni rütbeli askerlerin olası bir darbe girişiminden ve yeniden Irak’ın Sünnilerin kontrolüne geçmesinden kaygı duymaktadır. Bu sebeple Maliki, Sünniler faaliyete geçmeden onların her türlü siyasi, ekonomi ve askeri gücünü pasifize etme amacını gütmektedir. Ayrıca Maliki, Irak’taki tüm alanları tek başına kontrol altında tutması gerektiğine inanmaktadır. Bilhassa, son aylarda Irak’ın Sünni vilayetleri olarak bilinen Selahattin, Anbar ve Diyale il meclislerinin özerklik kararı almalarının Maliki’nin, Sünni ağırlıklı bölgelere karşı uyguladığı baskıcı politikaların bir sonucu olarak dikkate alınabilir.


Yukarıda sözü edilen sebepler değerlendirildiğinde, Maliki’nin ABD askerlerinin çekilmesinin ardından sergilediği tutum, varolan mezhep kavgasını daha da artırmıştır. Aslında Maliki farkında olmadan ABD’nin Irak için yazdığı senaryonun baş aktörü konumunda davranmaktadır. Çünkü Irak’ta mezhepsel ve etnik bir catışma, ülkeyi yeniden kaosa ve çıkmaza sürükleyecektir. Bu bağlamda Sünni liderlere yönelik izlediği politikanın çıkardığı politikaların neticesinde Maliki, Irak’ın birliğini ve bütünlüğünü isteyen büyük bir halk kitlesinin desteğinden yoksun kalabilir. Irak’ta her geçen gün artan şiddet olaylarının ve Irak hükümetinin güvenliği sağlama konusundaki zaafı Maliki’yi zor durumda bırakabilir.


Kürt-Sünni Arap İttifakı Irak’ı Böler mi?

Irak’ta bölünme senaryoları ABD işgalinden sonra peş peşe gelmeye başlamıştır. Hatta Irak’ın üç bölgeye bölünmesini kolaylaştırmak için 2005 daimi Irak Anayasası’na “federalizm” kavramı yerleştirildi. Bu kavramla Irak’ı adım adım bölünmeye doğru götürülebilecek tüm yollar denenmeye başlanmıştır. Irak’ı parçalamanın ilk adımı Irak’ta “Arap” kavramının yok edilmesi ve Irak’ı Arap dünyasından uzaklaştırmaktı. Irak’ta 2003 yılından beri Arap kavramının yerini Şii-Sünni gibi dinsel ayrışmalar almaya başladı. Başka bir ifadeyle, Irak’ta ve hatta genel olarak Ortadoğu bölgesinde Arap etnisitesi yok olmaya mahkûm edildi. Böylece ABD işgalinden sonra etnik olarak telaffuz edilen tek kesim Kürtler oldu. Araplar ve Türkmenler, Şii-Sünni olarak ikiye bölünmeye çalışıldı ve bu senaryonun da şimdilik epey başarılı olduğu görünmektedir. Yani artık Irak’ta Şiiler, Sünniler ve Kürtlerin bulunduğu ifade edildi. İşte Irak’ın parçalanmasının ilk adımı etnik yapıyı mezhepsel yapıya dönüştürmek ve bölgeleri de üçe ayırarak (Şii, Sünni ve Kürt bölgesi) adlandırmaktadır. Dahası bu ayrışmayla birlikte Irak’ta her türlü mezhepsel çatışmaya destek veren ABD güçleri tarafından uygulanan politikalar sonucunda 1 milyon 200 bin Iraklının hayatına mal olduğu verilen birçok veriyle ispatlanmaktadır.


Bu çerçeveden bakıldığında, Irak’ın parçalanma senaryosunun ilk aşamasının tamamlandığı söylenebilir. ABD, ikinci aşama olarak Sünni Arapların federalizm kavramını benimsemesi veya kabullenmesini sağlamak istemektedir. Uzun bir süredir Sünnilerin baskı altında kalmaları durumunda Irak’tan ayrılacakları tehdidinde bulunmaları Irak’ı bölme senaryosunun ikinci aşamasında da mesafe alındığını göstermektedir. Bu aşamanın ilk sinyalini Irak Parlamentosu Başkanı Sünni Arap Usame El-Nuceyfi Haziran 2011’de Washington’u ziyareti sırasında yaptığı açıklamada vermişti. El-Nuceyfi’nin demecine göre, eğer Sünniler baskıya maruz kalırsa Irak’tan ayrılacaklardı.(5) Diğer taraftan Sünniler, işgalden beri Irak’ın toprak bütünlüğünü savunarak federalizmi reddetmekteydi. Ancak son zamanlarda Irak’ın bölünmesi konusunda Sünniler daha istekli görünmektedir. Bu durum Irak’ın bölünmesinin giderek daha ciddi bir hal aldığı görüntüsü vermektedir. ABD askerlerinin çekilmesi Irak’taki siyasi ve toplumsal dengeleri iyice değiştirmiştir. Öyle ki, bölünme tehditleri artık Irak’ın bütünlüğünü savunan kesimden (Sünnilerin özerklik talebi) gelmeye başlamıştır. Üçüncü aşamaysa Irak’ı şimdiki konumuyla özerk bölgelere ayırarak bir süreliğine küçük devletçiklere dönüştürmek ve daha sonra da üç bölge (Şii, Sünni ve Kürt bölgesi) altında toplamak olduğu söylenebilir.



Bütün bu gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, ABD askerlerini çeker çekmez Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin Sünni liderlere uyguladığı yönetimden uzaklaştırma politikası sonucunda Irak’ın siyasi sahnesinde yalnızlaştırılan Sünnilerin, Kürtlerle olası bir ittifak kurması Irak’ın bölünmesi ihtimalini akıllara getirmektedir. Bu noktadan hareketle Irak’ta ortaya çıkması muhtemel yeni siyasi denkleme bakıldığında, Iraklı Kürtlerin desteklediği federatif yapının içinde kurulması öngörülen muhtemel bir Kürt-Sünni Arap bloğunun bölgesel destek çerçevesinde Şiilere karşı oluşacağını söylemek mümkündür. Böyle bir ittifak kurulursa bundan en çok kazançlı çıkacak Kuzey Irak Kürt yönetimi olur. Kürtlere iki şekilde fayda sağlayabilirler. Birincisi Kürtler, Bağdat yönetimi ile yaşadığı bazı siyasi krizlerde (gaz ve petrol yasası gibi) bu ittifak sayesinde elini güçlendirerek birçok konuda Maliki’yi zorlayabilir. İkinci fayda ise, Bağdat ile Erbil arasında gerilim konusu olan ihtilaflı bölgelerde (Kerkük, Musul, Diyale, Hanekin vs..) peşmerge güçlerinin hareket serbestisi genişleyebilir. Kürtlerin, Irak’ta yeniden tırmanan Şii-Sünni gerginliğinden faydalanacağı söylenebilir. Ayrıca Kürtlerin, Sünni Arapları Şiilerden koruması görüntüsünün bölgedeki Sünni Arap ülkeleri tarafından da desteklendiğinde, Kuzey Irak’a Arap sermayesinin aktarılmasının sağlanması ve arttırılması beklenebilir. Burada İran faktörünü gözardı etmemek gerekir. Kuzey Irak Kürt yönetiminin, Sünni Arapları korurken İran’la olan ilişkilerinin bozulmaması için oldukça temkinli davranmaları gerekmektedir. Şunu da ifade etmekte fayda vardır ki Kürtler, Maliki ile Haşimi arasındaki gerilimi fazla göze batmadan kendi lehlerine dönüştürmeye çalışmaktadır. Dikkat edilirse Kürtler, hem Bağdat’ta hem bölgede Irak’ın siyasi sahnesinde başrolde olmak istediklerini gizlememektedirler. Barzani’nin, Bağdat’taki Şii-Sünni gerginliği (Tarık El-Haşimi ve Salih Mutlak olayı) sonrasında acilen Erbil’de “ulusal konferans” yapılması için çağrıda bulunması, İran ile de dengeli ilişkilerinin olumsuz yönde etkilenmemesinden dolayı olduğu düşünülebilir.



Irak’taki Siyasi Kriz ve Türkmenler

ABD’nin, Irak’ı işgal etmesiyle beraber Irak’taki yeni siyasi denklemin Kürtler, Şiiler ve Sünniler üzerinden hesaplanmasından ötürü Türkmenler Bağdat’taki iktidar paylaşımında devre dışı kalmıştır. Türkmenlerin bu sürece uzak kalmalarının diğer sebepleri arasında siyasi olarak deneyimli bir geçmişe sahip olmayışı, Irak’ın yeni siyasi olgusunu algılayamamaları, ABD güçleri tarafından da herhangi bir destek görmemeleri sayılabilir. Dolayısıyla işgal sonrası Irak’ta Türkmenler Irak Türkmen Cephesi (ITC) çatısı altında Irak’ın üçüncü unsuru olmasına rağmen yeni Irak’ın siyasi oluşumunda bir mevcudiyet mücadelesi vermek zorunda kalmışlardır. Bununla birlikte Irak’ta meydana gelen gelişmelerden en olumsuz etkilenen kesim Türkmenler olmuştur. Özellikle de Irak’ta bulunan Türkmen bölgelerinde sıklıkla şiddet ve adam kaçırma olayları yaşanırken Türkmenlere yönelik faili meçhul saldırılar düzenlenmektedir. Türkmenlerin, ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle beraber Irak’taki siyasi krizden ve şiddet olaylarının artmasından zarar görmeleri kaçınılmazdır. Çünkü Irak Türkmen Cephesi, 7 Mart 2010 seçimlerinde El-Irakiye listesinde yer almıştır. Allavi’nin listesinden seçimlere giren Türkmenler, listedeki milletvekillerinin üyeliklerinin askıya alınması sebebiyle yönetimden çekilmişlerdir. Yani ITC, El-Irakiye listesinde yer almasından dolayı Bağdat’taki çekişmelerden sonra siyasi denklemde yer almamaktadır. Irak’taki gelişmeleri Türkmenler açısından değerlendirdiğimizde var olan çekişmeden nasıl etkilenecekleri şu şeklide sıralanabilir:



- El-Irakiye listesinde yer alan ITC’nin, Maliki ve Haşimi’nin siyasi çekişmesinin Şii-Sünni çatışmasına dönüşmesi, Türkmenler arasındaki Şii-Sünni ayırımını tetikleyebilir. Çünkü Maliki’nin liderliğindeki Kanun Devleti listesinde bulunan Şii Türkmenler, söz konusu krizden etkilenip ITC’yi Sünni olarak niteleyebilir. Bu durumda 9 senedir Türkmenler arasındaki Şii-Sünni ayrışmasını önlemeye çalışan ITC çok zor bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bu açıdan bakıldığında, ITC tarafından bir heyet oluşturulması ve Maliki listesindeki Türkmen siyasileriyle böyle bir durumun ortaya çıkmasını engellemek için görüşülmesi gerekmektedir.


- ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte Irak’ta yeniden körüklenen Şii-Sünni çatışmasının Türkmen bölgelerine de sıçraması halinde Türkmenler de ister istemez bu ikili çekişmeye müdahil olabilirler. Dolayısıyla ITC’nin bu hassas dönemden Türkmenleri mezhepsel ayrışmaya sevk etmeden bir politika izlemesi gerekmektedir. ITC, El-Irakiye listesi gibi bir oluşumda yer alması başlangıçta çok olumlu karşılanabilirdi. Fakat bunun uzun vadeli bir politika olmadığını ve El-Irakiye listesi ile Maliki arasında yaşanan herhangi bir anlaşmazlığın mezhep kavgasına dönüşeceğini ITC’nin önceden hesaplaması gerekirdi. Başka bir ifadeyle, Maliki ile Allavi veya Haşimi arasında ortaya çıkan siyasi sorunların, Şii-Sünni hesaplaşması olarak görülmesinin Türkmenleri de olumsuz etkileyeceğini değerlendirilebilirdi. Şunu belirtmek gerekir ki, Türkmenler kendi aralarında mezhepsel bir çatışmaya girmezler ama Maliki listesine sempati duyan kesim ITC’den uzaklaşabilir.


Bütün bu olaylar ışığında Türkmenler incelendiğinde, Irak Türkmen Cephesi’nin, El-Irakiye ittifakında yer alsa dahi istisnai bir durum olarak kendi listesinden bağımsız bir politika izleyebilir. Maliki ve Haşimi’nin siyasi çekişmesi yüzünden Türkmenler arasına nifak düşürmenin bir anlamı yoktur. Öte yandan ITC’nin, Maliki-Haşimi arasındaki krizde “arabuluculuk” rolünü dile getirmesi ve üstlenmesi Türkmenlerin Irak’taki siyasi arenada söz sahibi olması için önemli bir adım olacaktır ve Irak’ta bir denge unsuru olduklarını ispatlayacaktır. Başka bir deyişle ITC, Irak’ta meydana gelen mezhepsel ve etnik olaylarda taraf tutmamakla beraber arabuluculuk yapma görevini dile getirip taraflara resmi bir şekilde bildirmelidir. Çünkü Türkmenlerin söz konusu mezhep çatışmasından kurtulmaları için gereken en öncelikli şey dengeli ve çok boyutlu bir siyasetin izlenmesidir. Bu nedenle ITC yönetiminin böylesi durumlarda acil kriz masaları oluşturarak olayları değerlendirip siyasi anlaşmazlık yaşayan taraflarla irtibata geçmesi gerekmektedir.



ABD’nin Irak’tan Çekilmesi ve Bölge Ülkelerine Yansımaları

Ortadoğu bölgesi genel olarak bir değişim sürecine girmiş durumdadır. 2011 yılının başından beri bölgedeki halk ayaklanmalarının Tunus’tan başlayarak bölgede birçok ülkeye yayılması Arap ülkelerindeki bazı yönetimlerin değişmesine sebep olmuştur. Bölgesel güçler (Türkiye, İran ve Suudi Arabistan) ve Küresel güçler (ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya) Arap ülkelerindeki “halk devrimi” ile ilgilenirken, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesinin hemen sonrasında Irak’ta patlak veren siyasi kriz söz konusu değişim sürecini adeta gölgede bırakmıştır. ABD’nin Irak’tan çekilmesinin ardından ortaya çıkan boşluğu kimin dolduracağı tartışmaları 2008 yılından beri gündemdedir. Bu çerçeveden dikkat edildiğinde, Irak’ta ABD sonrası doğacak boşluğu doldurmak için bölgesel bir rekabetin oluşacağını kestirmek elbette ki zor değildir. Çünkü Irak’taki etnik ve dinsel çeşitliliğin varlığından dolayı her halükarda bölgesel bir mücadelenin ortaya çıkacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Irak artık bölgesel güçlerin Ortadoğu’ya yönelik siyasi üstünlük sağlama ekseninde önemli bir kilit noktadır. Bu sebeple Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve İsrail, Irak’taki belli kesimler üzerinden dolaylı veya doğrudan doğacak boşluğu doldurma çabaları içerisine girebilirler. Belki bu denklemde İsrail pek görülmeyebilir ancak gizli olarak önemli bir aktör olduğu göz önünde bulundurulabilir.



ABD’nin çekilmesinin ardından, Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El-Haşimi olayından sonra Irak’ta bölgesel rekabet resmen başlamıştır. Maliki (Kanun Devleti listesi) ve Haşimi (El-Irakiye listesi) arasındaki krizin Şii-Sünni çatışmasına dönüşmesinin bölge ülkelerine de olumsuz yansımaları olduğu görülmektedir. Aslında burada amaç Maliki-Haşimi çekişmesinin bölgesel siyasi bir müdahaleye dönüştürülmesi ve Irak içindeki Şii-Sünni çatışmasının ülke üzerindeki bir tür güç mücadelesi adı altında bölgeselleştirilmesidir. Dahası Irak’taki doğan boşluktan Şii-Sünni çatışmasını çıkarmak ve Türkiye ile İran’ı bölgede karşı karşıya getirmek olduğu değerlendirilmektedir. Bununla birlikte İran’a karşı Şii jeo-politiği üzerinde Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan üçgeninde Ortadoğu’da bir Sünni bloğu oluşturulmak istendiği ifade edilebilir. Bu nedenle Türkiye’nin Haşimi olayına fazla müdahale etmemesi ve Haşimi’nin Türkiye’ye sığınması yerine Irak’ta kalmasının daha iyi olduğunu dile getirmesi, Ankara’nın Irak’taki tüm kesimle aynı mesafede olduğu politikasını sürdürmesi açısından önemlidir. Ancak şu hususu da unutmamak gerekir, Türkiye’nin Irak’taki olaylara anında müdahale etmesi Şii-Sünni çatışmasını önlemesi, aktif siyaset izlemesi ve Irak’taki boşluk üzerindeki kapışmada söz sahibi olması için hayati bir meseledir. Çünkü Irak’ta söz sahibi olan bir bölgesel güç tüm Ortadoğu’yu etkisi altına alabilir. Son dönemlerde Türkiye’nin Irak politikasına bakıldığında, ekonomik ve ticari alanda Irak’ta her geçen gün varlığını artırdığını ancak siyasi olarak bir nebze de olsa bölgeden uzaklaştığı görülmektedir. Dolayısıyla Davos ve Mavi Marmara hadisesinden sonra İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesen Türkiye’nin, ABD sonrası Irak’ta aktif rol alması Tel-Aviv tarafından memnuniyetle karşılanmayabilir. Öte yandan önümüzdeki süreçte ABD’nin Irak’taki olası Kürt-Arap çatışmasının önüne geçmek için Iraklı Şiilere destek vermesi dolaylı olarak İran ile hareket ettiği şeklinde yorumlanabilir. Yani ABD’nin, yeni Irak stratejisi İran’ın Bağdat üzerinde oynadığı rolünü güçlendirebilir. Bu nedenle Irak’ta oluşan ABD, İran ve Şiiler üçgenine bölgede önemli bir aktör olan Türkiye’nin, bu denklemin içinde bölgesel dengeyi korumak amacıyla yer alması gerekmektedir.


Sonuç:

Irak, ABD işgali sonrasında çok hassas bir dönemden geçmekte ve yaşanan siyasi ve mezhepsel çekişmeler nedeniyle geleceğe dönük olumlu sinyaller vermemektedir. ABD işgalinden bu yana ülkedeki gelişmelere bakıldığında her mücadelenin neticesinde bedeli sadece ve sadece Irak halkı ödemektedir. Irak’ın işgaliyle birlikte meydana gelen mezhepsel ve etnik çatışmalardan dolayı doğan güvenlik sorunu ve şiddet olayları her geçen gün artmaktadır. Irak halkı ABD işgalinden beri Bağdat’taki yöneticiler arasındaki siyasi çekişmeden sıkılmış durumdadır. Irak’ın asıl sorunu siyasi olarak yansıtılsa da bu sorunun yalnız Bağdat’ta olduğunu ifade etmek mümkündür. Irak’ın günümüzdeki en temel sorunu işsizlik, elektrik, su gibi öncelikli ve yaşamsal hizmetlerin sağlanamamasıdır. Irak toplumsal olarak ekonomik dengesizliği ve adaletsizliği yaşamaktadır. Çünkü bir kesim gittikçe zenginleşmektedir ve büyük orandaki bir kesim de gitgide fakirleşmektedir. Bunun giderilmesi için çalışmak gerekirken, Iraklı siyasiler kendi bireysel çıkarları ve siyasi getiri elde etmeye çalışmaktadırlar.


Öte yandan ABD’nin çekilmesi ile birlikte baş gösteren Tarık El-Haşimi olayı, Irak’ta hem mezhepsel çatışmayı artırabilir hem de Mart 2010’da yapılan son seçimlerden sonra 10 ay sonra ancak kurulabilen Irak hükümetinin de dağılmasına sebep olabilir. Haşimi meselesi her ne kadar hukuksal bir konu olarak yansıtılsa da aslında siyasallaşmıştır. Bu nedenle Haşimi meselesi Irak’ta kritik bir konudur. Maliki, Tarık El-Haşimi’nin yargı karşısına çıkması ve beraat etmesi durumunda kendisinin görevde kalmasının etik olmayacağını ve istifasını gerektireceğini de dikkate almalıdır. Ayrıca, Maliki görevini bırakmadığı takdirde Arap ülkelerinde yaşanan halk isyanının Irak’ta da yaşanması beklenebilir. Özetle söz konusu olayla ilgili denebilir ki, Haşimi olayının yargıya intikâl etmesiyle beraber ya Maliki ya da Haşimi görevini bırakmak zorunda kalacaktır. Aksi takdirde Irak’ı her iki lider kaosa sürüklemeye devam edecektir.


Bütün bu gelişmeler bölgesel bazda incelendiğinde, Irak yönetiminde siyasi bir anlaşmazlığın ve rekabetin çıkmaya başladığı söylenebilir. Bunun yanısıra, Irak bu denli sorunlarla boğuşurken, hiçbir bölge ülkesinin “bekle gör” politikası izleme şansı yoktur. Çünkü Irak’ın güvenliği ve istikrarı tüm bölgenin istikrarı açısından mühim bir meseledir. Özellikle Türkiye’nin, İran’ın ve Suudi Arabistan’ın hatta buna diğer Arap ülkeleri de dahil edilebilir, Irak üzerinde güç mücadelesi vermekten öteye işbirliği yapmaları ve birlikte hareket etmeleri Irak’ın söz konusu tehlikeden kurtarılması bakımından kritik önemdedir. Önümüzdeki süreçte Irak’ı bölgesel bir rekabet alanına dönüştürmemek için, bölge ülkelerinin, özellikle de Türkiye ve İran’ın Irak konusunda beraber adım atmasının Irak halkı için hayati meselelerden biri olduğunu söylemek mümkündür.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top