Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemin Analizi

A- A A+

Günümüz uluslararası ilişkiler alanında üzerinde çokça tartışılan ve fikir birliğine varılamayan konuların başında Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan uluslararası sistemin yeni yapısı gelmektedir. Sistem analizi yapan düşünce adamlarının bir kısmı ABD liderliğindeki 21. yüzyıl uluslararası sisteminin tek kutuplu olduğunu belirtirken, diğer kısmı ise yeni güç dengesinin ABD, Rusya, Çin, Hindistan, AB ve Japonya arasında oluştuğunu ve böylece sistemin çok kutuplu bir dünya düzenine dönüştüğünü ifade etmektedir. Söz konusu farklı değerlendirmeler çerçevesinde bu çalışmanın problematiğini, Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin yeni yapısının hangi düzlemde değişim-dönüşüm yaşadığının tartışılması oluşturmaktadır. Analiz birimi olarak ulus-devlet yapısını ele alan bu çalışma, analiz düzeyi olarak ise sistemi incelemiştir. Bu bağlamda, çalışma dört ana bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde teorik ve kavramsal çerçeve incelenerek, konunun kuramsal alt yapısı oluşturulacaktır. İkinci bölümde Soğuk Savaş döneminin uluslararası yapısı irdelenecektir ki bu bölüm, konunun tarihsel sürekliliğini ve derinliğini göstermesi bakımından önemlidir. Üçüncü bölümde 1990-2001 arası dönemin uluslararası ilişkiler yapısı, dördüncü bölümde ise 11 Eylül sonrası 21. yüzyıl küresel sistemi incelenecektir. Soğuk Savaş sonrası dönemin bu şekilde iki kısma ayrılarak ele alınması, 11 Eylül olaylarının uluslararası sistemde bir kırılma noktası teşkil etmesi nedeniyle konunun daha iyi irdelenip anlamlandırılabilmesi için önemlidir.

 

 

 

I – KAVRAMSAL VE TEORİK ÇERÇEVE
“Sistem çözümlemesi” (system analysis), günümüz siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatüründe en fazla konu edinilen çalışma alanlarından biridir. “Sistem kuramı” olarak da ifade edilebilen “sistem çözümlemesi”, siyasal sistemin işleyişini anlamlandırabilmek amacıyla oluşturulan kavramsal çerçevenin tanımlanmasında kullanılan bir çözümleme biçimidir.(1)

 

Sistem kavramı, kendisini oluşturan parçaların birbirine bağımlı olması nedeniyle, ki bu duruma karşılıklı bağımlılık denilebilir, söz konusu parçaların birlikte hareket edebilme kapasite ve yeteneklerini anlatan bir bütünü ifade etmektedir.(2) Daha analitik ve bütünlükçü bir kavramsallaştırmayla sistem, aralarında düzenli ilişkiler bulunan, ortak özelliklere sahip ve birinde meydana gelen değişikliğin diğerlerini de etkilediği bağımlı değişkenler dizisidir. Başka bir ifadeyle, önceden belirlenebilecek bir şekilde birbiriyle düzenli etkileşim halinde olan birimlerin oluşturduğu bütüne sistem denir. Bu haliyle sistem, her bir parçası bütünün özelliklerini az çok yansıtan ve parçalar arasında ortak özellikler bulunan bir yapıdır. Bu bağlamda birçok sistemden söz etmek mümkündür. Mesela, bir insanın sinir sistemi, bir ülkenin eğitim sistemi veya ekosistem gibi.(3)

 

Bu çerçevede, uluslararası sistemi, temel ögelerinin belirli sınırlarla birbirinden ayrıldığı ve aralarında düzenli ve bağımlı ilişkiler bulunan devletlerin oluşturduğu bir yapı olarak tanımlamak mümkündür.(4) Ancak buna rağmen, uluslararası ilişkiler alanında sistem analizi yapan değişik teorisyenler, uluslararası sistemin farklı tanımlamalarını ortaya koymuşlardır. Örneğin, K. J. Holsti, uluslararası sistemi, siyasal birimlerin bağımsız herhangi bir bütünü olarak değerlendirmektedir. Sistem yaklaşımında, tarihi verileri düzenli ve sınıflandırmış bir çerçevede irdeleyen Holsti’ye göre, kabilelerden şehir devletlerine, imparatorluklardan ulus-devlet yapılarına kadar uluslararası sistem bir bütündür.(5)

 

Bir diğer düşün adamı Richard Rosecrance ise uluslararası sistemi, bozucu girdilerden, düzenleyici mekanizmalardan ve çevresel kısıtlayıcılardan meydana gelen bir yapı olarak tanımlamaktadır.(6) Sistem çözümlemesinde, 1740-1960 arası Avrupa tarihini, dokuz ayrı uluslararası sisteme (tarihsel döneme) ayırarak irdeleyen Rosecrance bu sistemleri de kendi aralarında dengeli/istikrarlı ve dengesiz/istikrarsız sistemler şeklinde ikiye ayırarak incelemiştir.(7) Rosecrance’a göre, bozucu girdiler, düzenleyici mekanizmalar ve çevresel kısıtlayıcılardan oluşan uluslararası sistem, örneğin bozucu girdilerin ağırlıkta olması durumunda istikrarsız/dengesiz; düzenleyici mekanizmaların ağırlıkta olması durumunda ise istikrarlı/dengelidir.(8)

 

Uluslararası sistem teorisinin önemli kuramcılarından Morton A. Kaplan ise uluslararası sistemi, kendilerine özgü tanımlanabilen davranışsal düzenlilikler ile dış çevreden ayrılan ve aralarında ilişkiler bulunan değişkenler dizisi biçiminde kavramsallaştırmıştır. Kaplan, örgütlenme durumlarını ve sayılarını göz önünde bulundurarak altı uluslararası sistem modeli geliştirmiştir.(9) Kaplan’ın tipolojisindeki altı model şunlardır:

 

1- Güç (Kuvvet) dengesi sistemi
2- Gevşek iki kutuplu sistem (loosebipolar system). Bu sisteme gevşek kurallı iki kutuplu sistem de denilebilir.
3- Sıkı iki kutuplu sistem (tight bipolar system). Bu sistem sıkı kurallı iki kutuplu sistem olarak da adlandırılabilir.
4- Evrensel sistem
5- Hiyerarşik sistem; ki bu sistem dereceli sistem olarak da kavramsallaştırılabilir.
6- Son olarak da birim veto sistemi veya birleşik veto sistemi(10)

 

Söz konusu uluslararası sistem modellerini kısaca şu şekilde açıklamak mümkündür:

 

1- Sıkı iki kutuplu sistem: Bu modele göre iki büyük devlet, öteki devletleri yönetmektedir. Ayrıca bu sistemde uluslararası örgütlerin hiçbir gücü olmadığı gibi, tarafsız hiçbir devlet de yoktur.
2- Evrensel Sistem: Bu sistemde karşılıklı tolerans ve evrensel hukuk kurallarına dayalı federal bir dünya devleti modeli öngörülmüştür.
3- Hiyerarşik Sistem: Bu modelde fetih yoluyla veya demokratik yoldan oluşmuş tek bir dünya devleti bulunmaktadır.
4- Birim Veto Sistemi: Bu modelde her devletin diğerlerini caydıracak nitelikte nükleer gücü vardır. Bu nedenle birim veto sistemi çok kutuplu (multipolar) bir görünümdedir.(11)

 

Yukarıdaki bu dört modelin, güç dengesi ve gevşek iki kutuplu sistemin değişik türevlerinden oluştuğunu belirten Kaplan, bu sebeple güç dengesi sistemi ve gevşek iki kutuplu sistem üzerinde daha ayrıntılı durmaktadır. Ona göre, zaten tarihsel olarak günümüze kadar gerçekleşen sistemler de bu iki sistemin pratik yansımalarıdır.(12)

 

A – Güç Dengesi Sistemi
Morton Kaplan’ın sistem modelinin saç ayağını oluşturan güç dengesi dünya sistemi, 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da yaşanan klasik güç dengesi sistemi temel alınarak geliştirilmiştir. Güç dengesi sistemi, sayıları en az beş olması gereken ve güçlerinin yaklaşık olarak eşit olduğu varsayılan ulus-devlet yapılarından meydana gelmektedir. Bu sistemde, hiçbir devlet diğerlerinin üzerinde sürekli bir hakimiyet kuramamaktadır. Bunda en önemli etken, güçlerin birbirine yakın olmasıdır. Bazen bir ulus-devletin öne çıktığı görülse de bu durum geçicidir.

 

Güç dengesi sisteminin temel özelliklerinden biri de dengeleyici devletin sistemde oynadığı denge rolüdür. Bu bağlamda, dengeleyici devletin tek endişesi dengenin bozulmasıdır. Palmerstone, dengeleyici devletin sistemdeki konumunu şu şekilde açıklamaktadır:

 

“Dengeleyicinin devamlı dostu olmadığı gibi, düşmanı da yoktur; sadece devamlı bir çıkarı vardır: Güç dengesinin sürdürülmesi...”(13)

 

Tarihsel süreçte dengeleyici devlete en güzel örnek İngiltere olmuştur. Zira İngiltere, 18. ve 19. yüzyıldaki Avrupa güç dengesi sisteminin dengeleyicisiydi. Bu durumun ana nedenleri ise İngiltere’nin çatışma bölgesine uzaklığı, Avrupa’da toprak elde etme amacının olmaması ve büyük bir deniz gücüne sahip olmasıydı.

 

B – Gevşek İki Kutuplu Sistem
Güç dengesi sisteminden sonra Kaplan’ın üzerinde en fazla durduğu sistem gevşek iki kutuplu sistemdir. Bu sistemin en temel özelliği, devletlerin iki blok ve/veya iki kutup etrafında yoğunlaşmış olmalarıdır. Ancak bloklara katılmayan ve tarafsız politikalar izleyebilen devletler de vardır. Ayrıca, bu tür sistemlerin bir başka özelliği de, hemen hemen bütün devletlerin üye olduğu evrensel organizasyonların sistemde bulunmasıdır. Gevşek iki kutuplu sistemde, güç dengesi sisteminden farklı olarak, dengeleyici devlet yerine arabulucu devlet vardır. Bu sistemde, arabuluculuk işlevini ya bağlantısız devletler gibi blok dışı aktörler ya da uluslararası örgütler yerine getirmektedir.(14)

 

 

II – SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ ULUSLARARASI SİSTEMİN YAPISI
18. ve 19. yüzyıl uluslararası sistemini, Avrupa merkezli klasik güç dengesi oluşturmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen ve dünya tarihinin en yıkıcı ve en ölümcül savaşları olan I. Dünya Savaşı (1914-1918) ve II. Dünya Savaşı (1939-1945); bir yandan uluslararası sistemde bir “geçiş dönemi”nin yaşanmasına yol açarken,(15) diğer yandan da Avrupa dışı bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) uluslararası sistemde etken konuma gelmesine neden olmuştur.

 

1946-1991 arası periyod ise Soğuk Savaş dönemi(16) olarak kabul edilmektedir. Soğuk Savaş döneminde yeni bir sistem olarak iki kutuplu uluslararası sistem ortaya çıkmıştır.(17) Osman Metin Öztürk söz konusu sistemin ortaya çıkışını şöyle açıklamaktadır:

 

“İngiltere’nin ve ABD’nin yaklaşımı önce Sovyetleri bir kutup olarak ortaya çıkarmış, Sovyetlerin bir güç ve çekim merkezi olması da arkasından ABD’yi karşı kutbu oluşturup, kutbun merkezinde yer almaya itmiştir. [Yani] önce biri “öteki”ni, sonra da bu öteki “diğeri”ni oluşturmuş oluyor... Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, her iki kutbun da, “diğeri” merkezli bir politikanın ürünü olmalarıdır...”(18)

 

Bu anlamda birbirlerinin “oluşturucu öteki”leri olan(19) ve Doğu ve Batı bloklarından oluşan bu iki kutuplu sistemde, ABD Batı kutbunun liderliğini üstlenirken; SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) ise Doğu kutbunun önderliğini yapmıştır. Blok liderlerinin ve üye devletlerin birbirine göre oluşturdukları siyasi, askeri, iktisadi, stratejik ve jeopolitik tavır ve uygulamaları, iki kutuplu sistemin temel parametrelerini ortaya çıkarmıştır. Böylece, iki kutuplu bu sistemde güç dengesi; iki bloğun -özellikle de blok liderlerinin- ulusal etki, kapasite ve güçlerini arttırma yolu ile gerçekleşmiştir.(20) Bu amaçla, Doğu ve Batı blokları birbirine karşı her alanda dengeleme ve çevreleme politikaları uygulamışlardır.

 

Bu arada, Doğu bloğu lideri SSCB’nin Türkiye ile komşu olması, yine SSCB’nin tarihi amacı olan “sıcak denizlere açılma” siyaseti doğrultusunda Türk Boğazları üzerindeki stratejileri ve politikaları gibi birtakım nedenler Türkiye’yi SSCB ile karşı karşıya getirerek Batı bloğuna itmiştir. Böylece, Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye, Batı bloğunun jeopolitik, stratejik ve askeri örgütü NATO’nun bir üyesi olarak bu blokta yer almıştır.(21)

 

Öte yandan, Soğuk Savaş döneminin bu iki kutuplu yapısı, Morton Kaplan’ın tipolojisindeki genel iki kutuplu sisteme karşılık gelmektedir. Zira bu sistemde, bir yandan NATO (Batı bloğu) ve Varşova Paktı (Doğu bloğu) gibi blok örgütleri yer alırken; diğer yandan da hemen hemen bütün devletlerin üye olabildikleri Birleşmiş Milletler de evrensel bir aktör olarak sistemde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunun yanı sıra, Soğuk Savaş döneminin bu iki kutuplu yapısında Hindistan, Mısır, Endenozya ve Gana gibi iki bloğa da dahil olmayan devletler de vardır.(22)

 

Kısacası, güç dengesinin iki kutup arasında dağıldığı, askeri ve siyasi söylemlerin ve uygulamaların hâkim olduğu, realist teorinin etkisi altında güç politikaları ve çatışmanın yaşandığı bu gevşek iki kutuplu sistem, 1990 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de SSCB’nin parçalanması ile sona ermiştir.

 

 

III – SOĞUK SAVAŞIN SONA ERMESİ: 1990-2001 ARASI DÖNEMDE ULUSLARARASI YAPI
SSCB’nin dağılması bir yandan iki süper güçten biri olan ABD’nin diğer bir süper güç Sovyetler Birliği karşısındaki galibiyetini simgelemiş, diğer yandan da Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu yapısının sonu anlamına gelmiştir. Nitekim ABD Başkanı Bush’un, 1990 Ağustosu’nda Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında kullandığı “yeni dünya düzeni” kavramı iki kutuplu yapının bittiğini ve uluslararası sistemde yeni bir düzenin ve/veya yapının ortaya çıktığını ifade etmiştir.(23) Bu bağlamda, ABD’nin “yeni dünya düzeni” söylemi hem uluslararası sistemde bir değişim-dönüşüm sürecini anlatmakta, hem de uluslararası jeopolitika ve jeostratejide yeni açılımların ortaya çıkışını haber vermekteydi.

 

SSCB’nin parçalanmasından sonra uluslararası sistemde yerini alan Rusya, 1991-2000 yılları arasında, daha 1985 yılında Gorbaçov’un başlattığı Glasnost (açıklık, şeffaflık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma, yeniden inşa) politikaları doğrultusunda gerek liberal-demokratik siyasi yapıya geçiş, gerekse de serbest piyasa ekonomisi sistemine entegre olma yolunda hızlı bir reform sürecine girmiştir.(24) Özellikle de Boris Yeltsin’in ilk döneminde (1991-1995) (25) uyguladığı Batı yanlısı politikalar ile bütün dikkat ve motivasyonunu iç politika üzerinde yoğunlaştıran Rusya, böylece ABD’nin uluslararası liderlik konumuna herhangi bir karşılık verememiştir. Gerçekten de 1991-2000 yılları arasında, Avrasya kara-kıta gücü olan Rusya Soğuk Savaş dönemi boyunca çekim alanı altında tuttuğu Avrasya ve diğer jeopolitik bölgelerdeki etkisel gücünü kaybetmiştir. Rusya’nın jeopolitik ve jeostratejik bu edilgenliği bilhassa Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Asya jeopolitik havzalarında güç boşluğu alanlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Başta Avrasya olmak üzere, SSCB’nin etkisi altındaki bütün coğrafi alt-sistemlerde meydana gelen bu jeopolitik ve jeostratejik güç boşluğu, Zbigniew Brzezinski’nin kavramsallaştırmasıyla “kara delik”,(26) dünyanın tek süper gücü konumunda kalan Atlantikçi-Anglosakson deniz gücü ABD tarafından doldurulmaya çalışılmıştır. Söz konusu dönemde ABD, önce Irak’ın Kuveyt İşgali sonrasında BM mekanizmasını; ardından da Bosna-Hersek krizi sürecinde, uyguladığı çifte standartlara ve tezatlıklara rağmen, NATO askeri gücünü devreye sokarak izlediği pro-aktif dış politikalar ile adeta uluslararası sistemin hakemi ve/veya denetleyicisi rolünü oynamıştır.(27)

 

Kısacası, SSCB’nin parçalanması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan Rusya’nın iç politikaya odaklanması sonucu dış politikada etken bir aktör olamaması, 1990-2000 arası dönemde ABD’nin dünya jeopolitiğindeki hareket serbestisini fazlasıyla arttırmış ve tek kalan süper güç olarak ABD’yi küresel bir imparatorluk olma amacına yöneltmiştir. Aynı zamanda, ABD’nin bu jeopolitik ve jeostratejik hedef ve uygulamaları, 1990 sonrası dönemde ABD liderliğindeki uluslararası sistemin tek kutuplu olduğu biçimindeki düşüncelerin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aslında, tek süper güç ABD’nin “yönlendirici liderliğindeki”(28) bu dönem, uluslararası sistemde bir ara dönemi ve/veya bir geçiş dönemini ifade etmektedir. Nitekim 11 Eylül saldırıları ve sonrasındaki tarihsel süreç, ABD’nin önderliğindeki uluslararası yapının tek kutuplu olmadığını göstermiştir.

 

 

IV – 11 EYLÜL SONRASI ULUSLARARASI SİSTEMİN ANALİZİ
Francis Fukuyama, 1989 yılında The National Interest dergisinde yazdığı “Tarihin Sonu mu?” başlıklı makalesinde ortaya koyduğu tarihin sonu tezi ile bir yandan liberal-demokratik değerlerin insanlığın ideolojik evriminin son noktası olduğunu belirtmiş, diğer yandan da ABD’nin Soğuk Savaş galibiyetini ve dünya liderliğini uluslararası kamuoyuna ilan etmiştir.(29) Fakat 11 Eylül 2001 tarihinde, ABD’nin en önemli sembolik binalarından ikisi olarak kabul edilen Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi’ne gerçekleştirilen saldırılar hegemonik bir güç olan ve küresel bir imparatorluk kurma amacındaki ABD’nin gerek uluslararası prestijine zarar vermiş, gerekse de 21. yüzyıl sisteminin sorgulanmasına neden olmuştur. Zira, bütün savaş ve çatışma alanlarını kendi kıtasının uzağında tutmayı başaran ABD, 11 Eylül saldırılarıyla ilk defa bir savaşı ve/veya çatışmayı kendi topraklarında yaşamıştır. Böylece, Amerikan Savaşı’ndan bu yana Amerika Kıtası’ndaki en çok ölüm olayına neden olan 11 Eylül saldırıları “tarihin sonunun sonunu” ilan ederek, 21. yüzyıl küresel sisteminin miladı olarak kabul görmüştür.(30) Bu bağlamda, insanlık tarihinin sonunu getiren Fukuyama’nın “endism” (sonculuk) savının aksine, sistemin çok kutuplu hale dönüştüğünü belirten uluslararası stratejik açılımlar ve bu durumu vurgulayan söylem ve analizler karşımıza çıkmıştır.

 

Çok kutuplu dünya düzenine geri dönüşün simgesel olayı, 11 Eylül terör saldırılarından sonra ABD jeopolitiği ve jeostratejisinin Orta Doğu’da (Irak’ta) ve Orta Asya’da (Afganistan’da) zayıflamasıyla Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve AB gibi küresel lider olma potansiyeline sahip uluslararası aktörler; ABD’nin global rakipleri durumuna gelmişler ve gerek bölgesel gerekse uluslararası konjonktürde stratejik açılımlarına ivme kazandırmışlardır.(31) Söz konusu bu güçlerin yanı sıra Türkiye, İran, Brezilya, Endonezya, Venezüela gibi bölgesel güçlerin de küresel oyundaki yerlerini almaları, değişim-dönüşüm yaşayan uluslararası sistemin çok kutuplu yapısını ortaya çıkarmıştır. Bu çok kutuplu dünya düzeni, küresel dünyanın jeoekonomik, jeopolitik ve jeostratejik ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik (Batı’dan Doğu’ya) yönüne kaydığı, küresel jeopolitik güç mücadelesinin Afro-Avrasya (Afrika-Avrasya ekseni) coğrafyasında yaşandığı, enerji kaynaklarının ve güzergâhlarının daha da önem kazandığı, dinamik, dengeli ve çok aktörlü bir uluslararası yapıyı ifade etmektedir.(32)

 

Bu bağlamda, Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya üçgeninin ağırlık merkezini oluşturduğu Avrasya coğrafyasında Rusya-ABD-Çin arasındaki jeopolitik güç mücadelesi daha anlamlı hale gelmektedir. Enerji kaynaklarının ana kesişim noktası üzerinde bulunan ve bu amaçla “2. Büyük Oyunu”nun sahnelendiği bu bölge aynı zamanda Türkiye, İran, Ukrayna ve Gürcistan gibi bölgesel güçlerin de jeopolitika ve jeostratejilerini oluşturmaktadır. Öte yandan, dikkatini Afrika’da yoğunlaştırmaya çalışan Hindistan ve Çin gibi devletler ile küresel güç ABD’nin arasında Afrika’da yaşanan jeopolitik mücadele de, geleceğin küresel liderini belirleyecek önemli bir konudur. Zira küresel imparatorluk kurmak isteyen bir güç, kalpgâh konumundaki Afro-Avrasya coğrafyasında hâkimiyet kurmak zorundadır.(33)

 

Tüm bu stratejik değişim-dönüşüm ve 11 Eylül sonrası sistemin imkân verdiği hareket serbestisi ile güçlenen bölgesel ittifak ve oluşumlar, sistemin çoğulcu yapısını vurgulayan uluslararası stratejik hamlelerdir. Latin Amerika’da AB modeli örnek alınarak 13 Mayıs 2008 tarihinde Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Ekvator, Guyana, Paraguay, Peru, Surinam, Urugay ve Venezuela arasında Güney Amerika Uluslararası Birliği’nin (UNASUR) kurulması,(34) öte yandan, Çin ve Rusya’nın başını çektiği ve Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ABD’nin karşısında alternatif bir güç olarak Avrasya’daki etkinliğini günden güne arttırması ve bir diğer uluslarası örgüt GUUAM’ın ise Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan ve Moldova tarafından Avrupa Birliği ve Rusya karşısında bir denge oluşturmak adına kurulması bu hamlelere örnek teşkil etmektedirler.

 

Uluslararası sistemin teorik arka planında yaşanan söz konusu dönüşüm, sistemdeki aktörler tarafından stratejik açılımlarla pratiğe yansırken, bu durumu irdeleyen söylem ve çalışmalar ile de uluslararası ilişkiler literatüründe yerini almıştır. Hiç kuşkusuz bu söylemlerin en dikkat çekenlerinden biri, 2007 yılının Şubat ayında Münih’te gerçekleştirilen 43. Güvenlik Konferansı’nda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yaptığı konuşmadır:

 

“...Son yıllarda ABD politikalarındaki tek kutuplu bir dünya yaratma çabalarını tedirginlikle izliyorum. Bir ülke kendi kurallarını dünyanın geride kalanına, sanki kendi iç düzeniymiş gibi, kabul ettirmeye çalışırsa huzur ve istikrar değil, sorun bekleyin. Çağdaş dünyada tek efendi fikri mümkün olmadığı gibi, kabul edilmez de. ABD, tehlikeli biçimde güç kullanıyor. Avrupa’ya füze kalkanı kurarsanız gereken cevabı veririz.”(35)

 

Keza aynı yıl Çin, Hindistan ve Rusya dışişleri bakanlarının tek kutuplu dünya düzenine karşı olduklarını ortak bir deklarasyon ile açıklamaları(36) hem Rusya’nın bu görüşünde yalnız olmadığını, hem de yeni çoğulcu sistemde ittifakların ve işbirliklerin ön plana çıkacağını örneklemesi açısından son derece anlamlıdır. Bugün uluslararası sistemin çoğulcu yapısı gereği çok taraflı ilişkilerin kurulmasının önemi, tek kutuplu dünyanın simgesi ABD’de de dahi tartışılmaktadır. Bu durumu Fuat Keyman şu şekilde açıklamaktadır:

 

“ABD'de Bush doktrini üzerine yapılan tartışmalarda Amerika adına Irak işgalini destekleyenler bile, bu doktrinin tek taraflı niteliğini eleştiriyor ve ABD için önemli ülkelerle çok taraflı ilişkiler geliştirilmedikçe Amerikan Yüzyılı projesinin yaşama geçirilmesinin çok zor, hatta olanaksız olduğunu vurguluyor. Bu anlamda, ne Çin ne Rusya ne de Türkiye cezalandırılıyor, aksine anlaşma yapılması gereken ülkeler konumlarını sürdürüyorlar.”(37)

 


Bu bağlamda, 21. yüzyıl itibariyle, uluslararası sistemin çoğulcu sisteme dönüşümüne dair bu “farkındalık”, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin “Küresel Eğilimler 2025: Değişen Bir Dünya” başlıklı raporunda da somutlaşmaktadır. Rapora göre 2025 yılına gelindiğinde, güç ekseni Batı’dan Doğu’ya doğru kayarken, devlet dışı aktörler de uluslararası sistemde önemli bir nüfuza sahip olarak, yükselen devletlerle birlikte sistemin çoğulculuğuna katkıda bulunacaklardır. Rapora göre, küresel çok kutuplu sistem olarak adlandırılan bu dönemde, Rusya, Çin ve Hindistan Orta Doğu’da daha büyük roller alacaklardır.(38)

 

 

SONUÇ
Soğuk Savaş döneminin ardından dünyanın bir daha aynı olmayacağına dair öngörüler ortaya konmuş ve uluslararası sistemin neye doğru evrileceğine dair tartışmalar yaşanmıştır. ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzeni tasvirleriyle karşılaştığımız ilk on yıllık dönem, gerek jeopolitik güç boşlukları, gerekse aktörlerin kendilerini yeniden konumlandırmaları açısından belirsizliklerle dolu geçmiştir. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör olayları ise hala adı tam konulmadığı için “Soğuk Savaş sonrası” diye tabir edilen uluslararası sistemde son derece önemli bir kırılma yaratmış ve yine küresel sistemin geleceğine dair soruların merkezine oturmuştur. Bugün artık “Soğuk Savaş sonrası” diye başlayan çalışmalar yerini “11 Eylül Sonrası” diye başlayan araştırmalara bırakmıştır.

 

Kısacası, uluslararası sistemin geleceğine dair Soğuk Savaş sonrası ilk on yıllık belirsizlikler, 11 Eylül saldırıları ile azalmaya başlamış ve sistemin yapısına dair öngörüler artarken, aktörlerde kendilerini jeostratejik ve jeopolitik hedefleri doğrultusunda yeniden konumlandırmışlardır. Soğuk Savaş dönemi politikaları özellikle 11 Eylül sonrası etkinliğini yitirmiş, havuç-sopa ve klasik çevreleme politikaları artık beklenen sonuçları vermemeye başlamıştır. Bugün, uluslararası aktörler, çoğulcu yapıya dönüşümün farkındalığı ile hareket etmekte, sistemdeki ağlarını ve diğer ülkelerle ilişkilerini pluralist parametreler çerçevesinde yeniden yapılandırmaktadırlar.

 

 


Notlar:
1- Sosyal bilimlerde sistem kuramına yönelik çok boyutlu ve farklı yaklaşımlar vardır. Bu değişik kuramlardan, Talcott Parsons’un “Sosyal Sistem Yaklaşımı” için bkz. Emre Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2007, s. 156-161. Parsons’un sosyolojik bakış açısının yanı sıra, siyaset biliminin en önemli teorisyenlerinden kabul edilen David Easton’un “Siyasal Sistem Analizi” için bkz. Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayıncılık, Güryay Matbaacılık, 1981, s. 375-390.
2- Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika (İlkeler, Kavramlar, Kurumlar), Ankara, Siyasal Kitabevi, 2000, s. 30.
3- Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorisi, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s. 513.
4- Tayyar Arı, a.g.e, s. 513.
5- Hasan Köni, Genel Sistem Kuramı ve Uluslararası Siyasetteki Yeri, Ankara, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Yayınları, 2001, s. 27.
6- Tayyar Arı, a.g.e, s. 514.
7- Hasan Köni, a.g.e, s. 28.
8- Rosecrance’a göre, Avrupa Ahengi, Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar düzenleyici mekanizmaları; ulus-devletler arasındaki güç mücadelesi, çıkar çatışmaları ve ayrılıkçı hareketler gibi sistemdeki istikrarı tehdit eden gelişmeler bozucu girdileri; emperyalizmin hakim olduğu bir yapıda işgal edilecek toprakların kalmaması ise çevresel kısıtlayıcıları oluşturmaktadır; bkz. Tayyar Arı, a.g.e, s. 515-516.
9- Tayyar Arı, a.g.e, s. 513-516.
10- Tayyar Arı, a.g.e, s. 517 ve Hasan Köni, a.g.e, s. 26.
11- Hasan Köni, a.g.e, s. 26.
12- Mehmet Gönlübol ise uluslararası sistemi dörde ayırarak incelemektedir. Birincisi, gücün tekelde merkezileştiği bir sistemdir. Örneğin; Roma İmparatorluğu dönemi böyle bir sistemin en belirgin olduğu tarihi bir evredir. İkinci sistem biçimi, birbirine yakın güçte birçok devletin ve/veya devlet grubunun bulunması durumunda ortaya çıkar. Bu sistem modeline örnek ise 19. yüzyıl Avrupası’dır. Üçüncü sistem iki kutuplu dünya sistemidir. Böylesine bir sistemde, askeri güç ve diplomatik otorite iki devlet ve/veya iki blokta toplanır. İki kutup blok modelini, 1789 ile 1815 yılları arasında, yani Napolyon dönemi Avrupasında, bir yanda Fransa diğer yanda ise Avrupa’nın geri kalan devletleri arasındaki ilişkide görmek mümkündür. Dördüncü ve son uluslararası sistem ise, çok kutuplu dünya modelidir. Bu modelde gücün en az ikiden fazla devlete ve/veya devlet grubuna dağıldığı söylenebilir; bkz. Mehmet Gönlübol, a.g.e, s. 52-53.
13- Tayyar Arı, a.g.e, s. 518-519.
14- Tayyar Arı, a.g.e, s. 521.
15- Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası İlişkilere Giriş, İstanbul, Der Yayınevi, 2002, s. 35.
16- Soğuk Savaş döneminin siyasi gelişmeleri hakkında ayrıntılı bir bilgi için bkz. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul, Alkım Yayınevi, (tarihsiz), özellikle s. 419-946.
17- Faruk Sönmezoğlu, a.g.e, s. 42.
18- Osman Metin Öztürk, Amerika Çökerken Yeni Kutuplaşma, Ankara, Fark Yayınları, 2007, s. 7.
19- “Oluşturucu Ötekilik” kavramı için bkz. Hüsamettin İnaç, AB’ye Entegrasyon Sürecinde Türkiye’nin Kimlik Problemleri, Ankara, Adres Yayınları, 2005, özellikle s. 1-25.
20- Faruk Sönmezoğlu, a.g.e, s. 42.
21- Osman Metin Öztürk, a.g.e, s. 6.
22- Morton Kaplan’ın uluslararası sistem modellerinden sıkı iki kutuplu sistem, pek çok yönüyle gevşek iki kutuplu sisteme benzemektedir. Ancak benzerliklerin yanında önemli farklılıklar da mevcuttur. Örneğin, sıkı iki kutuplu sistemde aktör sayısı daha azdır ve bütün aktörler bloklardan birine üye ya da taraftır. Ayrıca bu tür sistemlerde bloksuz aktör ve evrensel aktörler ya yoktur ya da önemli bir etkileri gözlemlenmediği için yok sayılmaktadırlar. Dolayısıyla bu bağlamda, Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu yapısı, gevşek iki kutup sistemin tam bir yansımasıdır; bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Tayyar Arı, a.g.e, s. 521-524.
23- Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s. 521.
24- Mikhael Gorbaçov’un reform politikaları için bkz. Zeynep Dağı, Rusya’nın Dönüşümü (Kimlik, Milliyetçilik ve Dış Politika), İstanbul, Boyut Kitapları, 2002, s. 91-102.
25- Yeltsin dönemi Rusya’daki değişim-dönüşüm için bkz. Yaşar Onay, Rusya ve Değişim, Ankara, Nobel Yayınları, 2002, s. 110-125.
26- Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Çev: Yelda Türedi, İstanbul, İnkilap Kitabevi, 2005, s. 127.
27- Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2001, s. 110.
28- Faruk Sönmezoğlu, a.g.e, s. 63.
29- Bilal Karabulut, Strateji, Jeostrateji, Jeopolitik, Ankara, Platin Yayınları, 2005, s. 69.
30- Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, İstanbul, Küre Yayınları, 2002, s. 25.
31- Günümüz uluslararası sisteminde yeni aktörlerin oynadıkların roller konusunda kapsamlı bir çalışma için bkz; Suat İlhan, “Jeopolitik Gelişmelerin Yönü (Türklerin Yörüngesindeki Dünya’da Yeni Unsurlar), Yeni Türk Dünyası özel sayısı, cilt 3, sayı: 15, 1997 ve Dünya Yeniden Kuruluyor: Jeopolitik ve Jeokültür Tartışmaları, İstanbul, Ötüken Yayınları, 1999.
32- Nejat Eslen, “Çok Kutuplu Düzen”, Cumhuriyet Strateji, 15 Aralık 2008, s. 3.
33- Afro-Avrasya Havzası’nda ABD ve Rusya arasında yaşanan güç mücadelesinin ayrıntılı bir analizi için bkz; Zbigniew Brzezinski, a.g.e. ve Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım, Çev: Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2003.
34- Gözde Demirel (Derleyen), “Latin Amerika’ya AB Modeli”, Cumhuriyet Strateji, 22 Aralık 2008, s. 10.
35- Deniz Ülke Arıboğan, Uluslararası İlişkiler Düşüncesi, İstanbul, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 323.
36- Deniz Ülke Arıboğan, a.g.e, s. 323.
37- Fuat Keyman, “Amerikan Yüzyılı ve Türkiye”, Radikal 2, 13.07.2003.
38- Nejat Eslen, a.g.e, s. 4.

 

KAYNAKÇA

Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, İstanbul, Küre Yayınları, 2002

Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2001.

Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım, Çev: Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2003

Bilal Karabulut, Strateji, Jeostrateji, Jeopolitik, Ankara, Platin Yayınları, 2005.

Deniz Ülke Arıboğan, Uluslararası İlişkiler Düşüncesi, İstanbul, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2007.

Gözde Demirel (Derleyen), “Latin Amerika’ya AB Modeli”, Cumhuriyet Strateji, 22 Aralık 2008

Emre Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2007.

Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayıncılık, Güryay Matbaacılık, 1981.

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul, Alkım Yayınevi, (tarihsiz).

Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası İlişkilere Giriş, İstanbul, Der Yyaınevi, 2002.

Fuat Keyman, “Amerikan Yüzyılı ve Türkiye”, Radikal 2, 13.07.2003.

Hasan Köni, Genel Sistem Kuramı ve Uluslararası Siysatteki Yeri, Ankara, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Yayınları, 2001.

Hüsamettin İnaç, AB’ye Entegrasyon Sürecinde Türkiye’nin Kimlik Problemleri, Ankara, Adres Yayınları, 2005.

Nejat Eslen, “Çok Kutuplu Düzen”, Cumhuriyet Strateji, 15 Aralık 2008.

Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika (İlkeler, Kavramlar, Kurumlar), Ankara, Siyasal Kitabevi, 2000.

Suat İlhan, Dünya Yeniden Kuruluyor: Jeopolitik ve Jeokültür Tartışmaları, İstanbul, Ötüken Yayınları, 1999.

Suat İlhan, “Jeopolitik Gelişmelerin Yönü (Türklerin Yörüngesindeki Dünya’da Yeni Unsurlar), Yeni Türk Dünyası özel sayısı, cilt 3, sayı: 15, 1997.

Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorisi, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004.

Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004.

Yaşar Onay, Rusya ve Değişim, Ankara, Nobel Yayınları, 2002.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Çev: Yelda Türedi, İstanbul, İnkilap Kitabevi,
2005.

Zeynep Dağı, Rusya’nın Dönüşümü (Kimlik, Milliyetçilik ve Dış Politika), İstanbul, Boyut Kitapları, 2002.

 

Back to Top