Orta Doğu Denkleminde Türkiye, İran ve Mısır

A- A A+

Orta Doğu jeopolitiğinde Türkiye, İran ve Mısır’ın politik, ekonomik ve askerî güç açısından en önde gelen devletleri oluşturdukları kuşkusuzdur. Suudi Arabistan istisna edilirse sırası ile Mısır, İran ve Türkiye bölgenin en geniş yüz ölçümlerine sahiptir. Nüfus bakımından da Mısır, İran ve Türkiye yetmiş milyonu aşan nüfusları ile ön safta yer almaktadır. Her üç ülke de stratejik ve ekonomik bakımından küresel düzeyde önem taşıyan suyollarını kontrol ederler. (Türkiye İstanbul ve Çanakkale boğazlarını, İran Hürmüz boğazını, Mısır Süveyş kanalını) Her üç ülke de gelişme yolunda ülkelerdir, fakat Türkiye on bin doları aşan fert başına gayri safi millî hâsılası ile ön plândadır. Buna karşın İran dünyanın en büyük doğal gaz yataklarına sahip olduğu gibi petrol rezervlerinde de üçüncü sırada yer almaktadır. Mısır ve İran antik dönemde büyük medeniyetlerin beşiği olmuşlardır. Daha sonraki çağlarda gerek Türkiye gerek İran çok zengin büyük imparatorluklar kurmuşlardır. Bugün Orta Doğu’nun en kritik bölgeleri birinci dünya savaşına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı. Mısır ise 1878’den beri İngiltere tarafından yönetilmekle beraber 1914’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde sayılıyordu.


Türkiye NATO ittifakına dâhil olduğu gibi Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürütmektedir. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri de siyasî meyilli daha çok Batı yönünde olmuştur. Cumhuriyetin genellikle gerçekçi, temkinli ve akılcı politikasının Türkiye’ye çok yarar sağladığı aşikârdır.  Mısır ise uzun süre Arap dünyasının liderliği peşinde koşmuş, aynı zamanda Afrika’da liderlik umutları beslemiştir. İsrail ile barış anlaşması imzaladıktan sonra Arap dünyasındaki ihtirası frenlenmesine rağmen siyasî ve kültürel ağırlığı kuşkusuz devam etmektedir. Mısır’ın Türkiye ile ilişkilerinde ise gerginlik devirleri eksik olmamıştır. Özellikle Nâsır zamanında diplomatik ilişkiler kopma noktasına kadar gelmiştir.


Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin de ikircikli bir seyir takip ettiği söylenebilir. 1979’a kadar Şah yönetimindeki İran ile Türkiye arasında Orta Doğu politikasında yakın bir işbirliği olmakla beraber ilişkilerde kırgınlık yaratan noktalar eksik değildi. Örneğin İran petrol ihracatının bir kısmını Türkiye’den geçecek bir boru hattı ile yapmaya yanaşmıyordu. 1979’dan sonra ise İran’da kurulan teokratik rejim Türkiye’deki rejimin tam antiteziydi. Yine de zaman zaman orta çıkan bazı gerginliklere rağmen iki ülke ilişkilerinde bir kopma olmamıştır. 2002’den sonra ise Suriye krizine kadar Ankara ile Tahran arasında çok yakın ilişkiler mevcut olmuştur. Türkiye gaz ve petrol ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan sağlamaya devam etmiştir. Türkiye ayrıca İran’ın nükleer programı yüzünden İran ile Batı arasındaki ihtilafta Tahran’a yardımcı olmaya çalışmış, hatta bu yüzden o tarihte BM Güvenlik Konseyinde geçici üye olarak Batılı ülkelerin önayak oldukları İran’ı takbih eden bir karara aleyhte oy vermiştir.


İran’da son Başkanlık seçimlerinde ılımlı olarak algılanan Ruhani’nin seçilmesi İran nükleer programlarının kontrol altına alınabileceği umudunu arttırmıştır. Nitekim kısa sürede Rusya’nın inisiyatifi ile BM Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesi ve Almanya ile İran arasında bir anlaşmaya varılmıştır. Üzerinde mutabakata varılan başlıca noktalar şunlardır: 


- Uranyum zenginleştirme oranının azamî  %5’i aşmaması (bu oranda zenginleştirilmiş uranyum nükleer santrallerde kullanılabilir. Nükleer bomba imali için zenginleştirme oranının %90’a varması gerekiyor).


-  %20’ye kadar zenginleştirilmiş uranyum stoklarında zenginleştirme oranının %5’e indirilmesi veya %20’nin üstünde zenginleştirmeye imkân bırakmayacak bir sürece tâbi tutulmaları.


- Natanz ve Fordo tesislerindeki santrifüjlerin dörtte üçünün veya yarısının işlemez hale getirilmesi.


- Yeni zenginleştirme tesislerinin inşa edilmemesi.


- %3.5 oranında zenginleştirilmiş uranyum stoklarının arttırılmaması


- Arak’taki ağır su reaktörünün inşasına son verilmesi, bu tesiste plütonyum imaline girişilmemesi


- Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerinin Fordo ve Natanz tesislerini ve bunlarla ilgili imalâthaneleri istedikleri zaman ziyaret etmelerine izin verilmesi.


- Arak reaktörü hakkında uzun zamandan beri talep edilen bilgilerin verilmesi.

Bu taleplere karşılık uluslararası toplum adına İran’a tanınacak kolaylıklar şunlardır:

- İran’a uygulanan yaptırımların kısıtlı olarak ve gerekiyorsa iptal edilebileceği kaydıyla hafifletilmesi


- İran nükleer programlarına ilişkin olarak taahhütlerini yerine getirdiği takdirde ona yeni yaptırımlar uygulamamak

- İran’ın altın ve kıymetli madenler ticaretine, otomotiv sektörüne petrokimya ihracatına uygulanan bazı yaptırımların askıya alınması


- İran’ın petrol ihracatına karşılık ona 4.2 milyar doların taksitle transfer edilmesi.


- İran Hava Yollarının güvenliği ile ilgili tamir ve teftişlerin mahallinde yapılması için gerekli lisansların verilmesi


İran’da liberal eğilimi ile tanınan Hasan Ruhani’nin başkanlığa seçilmesi ve hemen akabinde Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi Almanya ile yapılan müzakerelerde İran’ın nükleer programının uluslararası denetim altında nükleer silâh üretimine imkân vermeyecek tamamen barışçı bir nitelikte olması konusunda varılan anlaşma kuşkusuz bütün dünyada çok iyi karşılanmış ve İran ile Batı ülkeleri arasındaki ilişkilerin bundan böyle çok daha olumlu ve yapıcı bir mecraya gireceği umudunu yaratmıştır. Hükümetimiz de doğru reaksiyonu göstermiş ve bu anlaşmayı olumlu karşılamıştır. Kuşkusuz Türkiye’nin daha önce Brezilya ile birlikte İran ile vardığı mutabakatın o zaman Güvenlik Konseyinin Daimî üyeleri tarafından değerlendirilmemiş olmasından duyulan bir hayal kırıklığı mevcuttur, fakat gerçekleri kabul etmekten başka çare yoktur. Dışişleri Bakanımız Türkiye ile Brezilya’nın inisiyatifinin aslında bugünkü anlaşmaya yol açmış olduğu yolunda bir yorumda da bulunmuştur.


Hasan Ruhani’nin iktidara gelmesinin İran’ın dış politikasının tümüne yeni bir yön vereceği konusunda özellikle ABD’de beklentiler olduğu anlaşılıyor. Esasen varılan nükleer anlaşma ABD ile İran arasında bir zamandan beri sürdürülen gizli temasların da bir sonucudur. ABD düşünce kuruluşları özellikle İran toplumundaki gelişmelere önem vermekte, İran’da eğitim seviyesinin yüksekliğini ve İran kültürünün zenginliğini vurgulamaktadır. Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’in de şahsiyeti ve mükemmel İngilizcesi ile çok iyi bir intiba bıraktığı görülüyor.

Bütün bu olumlu intibalara rağmen İran’da siyasî rejimin özellikle Hükümet üzerindeki politik ve dinî vesayet kurumlarının Ruhani’nin uzlaşmacı ve reformcu politikalarının devamına ne ölçüde rıza gösterecekleri zamanla belli olacaktır. Unutmamak gerekir ki 1997 ile 2005 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemi de reformcu bir programla iktidara gelmiş fakat vesayet kurumlarının engellemesi ile karşılaşmıştı. Ahmedi Necat ise çatışmacı bir politikanın öncülüğünü yapmıştır.


İran ile varılan bu anlaşmanın şüphesiz Türkiye-İran Ticari ilişkilerinde bir rahatlama yaratacağı gibi yaptırımlar nedeniyle ABD’nin üzerinde hassasiyetle durduğu ve Türkiye-ABD ilişkilerinde pürüz yaratan hususların da ortadan kalkmasına yardımcı olması umulmaktadır. Diğer taraftan İran’ın Batı ile ilişkilerinde düzelme, İran’ın uluslararası konumunu kuvvetlendirmesinin yanı sıra bölgede de etki ve ağırlığını arttırması neticesini vermesi doğal olacaktır. Buna ilaveten Suriye’de Esat’ın bir şekilde iktidarda kalması veya iktidarı paylaşması halinde Güney ve Doğu sınırlarımız boyunca Tahran-Bağdat-Şam ekseninin oluşmasının da gündeme gelmesinin dikkate alınması uygun olacaktır. İran politikasındaki yeni yönelim devam ettiği takdirde Türkiye bakımından olumsuz sonuçlar doğar mı? İran bölgede daha ön plâna geçer mi? Batı ülkeleri özellikle bugünkü aşamada Türkiye’nin iç ve dış politikalarından bir derecede rahatsız oldukları için İran ile ilişkilerine daha fazla önem verirler mi? Eskiden de zaman zaman bu çeşit endişelerimiz olmuştur. Özellikle 1979’dan önce ABD’nin İran rejimine daha yakın olduğu intibaına kapılmıştık. İran ile daima ilişkilerde bir rekabet duygusu da olmuştur. Ne var ki gerçekte Türkiye, İran ve Mısır Orta Doğu bölgesinin en önemli devletleridir ve bölgenin barış, istikrar ve refahı bu ülkelerin her birinin politikasından etkilenmektedir. Her üç devletin de temel parametreler üzerinden anlaşmaları bütün bölgenin yararına olacaktır.


Türkiye’nin son zamanlarda Orta Doğu politikasında zemin kaybettiği, ABD ile ilişkilerinin bir ölçüde zedelendiği, AB politikasındaki ivmenin çok zayıfladığı görülmektedir.  Bugünkü durumda Türkiye’nin kaybettiği politik ağırlığı yeniden kazanması için; İran ile diyalogunu ve işbirliğini geliştirmesi, Mısır ile ilişkilerini normalleştirmesi, Suriye’ye karşı daha dengeli bir politika gütmesi, mezhepçilik ithamlarına yer vermemesi, İsrail ile ilişkileri eski düzeyine getirmesi, AB ile ilişkilerine öncelik tanıması, ABD ile pürüzlere meydan vermemesi, askıdaki sorunlarını çözümlemek için çaba sarf etmesi, iç politikadaki gerginliğe ve kutuplaşmaları önlemesi gerekmektedir. Bu koşullar yerine getirildiği takdirde Türkiye’nin bölgede başka ülkelerin rekabetinden çekinmesi için neden kalmayacaktır.






*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top