Türkiye-İran İlişkilerinde Süreklilik ve Değişim*

A- A A+

Tarihsel ve kavramsal perspektiften baktığımızda, Türkiye ve İran halklarının sosyal hafızası ikili ilişkilerin bugününü anlamamızda önemli bir rol oynamaktadır. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkiye İran ilişkilerinde sosyal hafıza ve tarihsel hafıza bugün karşılaştığımız işbirliği ve rekabetin arka planında en önemli belirleyici faktördür.Kısaca ikili ilişkilerde bir kavramsallaştırma yoluna gittiğimizde karşımıza çıkcak ana başlıklar; rekabet, hasmane, dostane ve işbirliği olarak tasnif edilebilir. Türkiye-İran arasında kurulan ilk ilişkiler, İslamlaşma ile birlikte dostane bir süreç izlemiştir.


İslam Öncesi Bölgesel Yapı


İslamlaşmadan önce Bizans İmparatorluğu ile Türk Hanlıklarının Sasani İranına karşı askeri ittifak ilişkisi vardı. Bahsettiğimiz bu ittifak ilişkisi Sasani İranının Bizans ve Arap orduları tarafından işgalini hızlandırmıştır. Daha İslamlaşmadan önce de böyle bir bölgesel rekabetin ve bölgesel hâkimiyet çabasının olduğunu göstergelerinden olduğu gibi ikili ilişkilerde hasmane dış politikaların var olduğunu kanıtlamaktadır. İstanbul’un Fethiyle Türklerin bölgesel çatışma da Bizans’ın rolünü devralmaları, Türk politik kültürün değişim sürecinde doğal bir sonuç olmuştur.


Türk-Fars-İslam Sentezi Dönemi İlişkiler


İslamlaşma 200 yüzyıllık bir süreç içinde, iki milletin bir koalisyon oluşturmasını sağlamıştır. Türk-Fars koalisyonunun en önemli katkılarından biri, İslamlaşmanın Kuzey Afrika hattı boyunca bir yandan bölgedeki milletlerin Arap etkisine maruz kalmasına neden olurken, bir yandan da ters bir etki ile Kafkas ve Türkistan hattı boyunca (Türk ve Fars milletleri gibi) milli kimliklerin korunmasını sağlamıştır. Türk-Fars havzasında, milli kimliklerin korunmasını sağlayan en önemli faktörün Türklerin ve İranlıların kurmuş oldukları siyasal koalisyon olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu politik birliktelik daha sonra kültürel birlikteliği de beraberinde getirmiş ve ikili ilişkilerde, yeni bir kavramsallaştırmayı, “Türk-Farısi İslam Sentezi”ni ortaya çıkarmıştır. Bu kavramı ilk defa ele alan Robert Canfield da 9. ve 11. yüzyıldaki İslami eserlerin bu sentez sonucu oluştuğunu hatta bu kültürel sentezin Balkanlardan Hindistan’a kadar olan geniş bir coğrafyayı içerdiği belirtmektedir.


Yukarıda bahsettiğimiz ikili ilişkilerin kavramsallaştırmalarına bakıldığında, dostane ilişkiler dönemi olarak tanımlanan, Sasanilerin ve Selçuklu Devleti’nin de dâhil olduğu dönemde İran’a hâkim olan devletlerin çoğunun Türk hanedanlıklarından ve unsurlarından olduğunu görmekteyiz. Türklerin Fars politik kültürüne sahip çıktıklarını hatta yeşerttiklerini ve tabi olduklarını görmekteyiz. Keza bu dönemde Farslılar kendi kültürlerini ve dillerini geliştirdikleri en önemli edebiyat eserlerini de Türklerin hâkimiyeti altında iken yazmıştır. Türk Fars ilişkilerinde daha çok askeri ve politik alanda kullanılan dil Türkçe olmuştur. Buna karşılık bürokratik anlamda kullanılan dilin tamamen Fars kültürüne dayalı olduğu görülmektedir. Yani bu dönemde Farslılar bürokrasiye, Türkler ise askeri ve politik alana hâkimdirler.


Safeviler Döneminde İlişkiler


İstanbul’un fethi ile başlayan ikinci aşamada ise hasmane ilişkilerin başlaması söz konusudur. Osmanlı bu dönemde devlet yapılanması olarak “Türk-Fars” politik kültürünü yansıtan bir yapılanmayı değil, Bizans unsurlarını barındıran ve Fatih Sultan Mehmet’in içinde değişiklikler yaparak sistematik hale getirdiği bir yapılanmayı tercih etmiştir. Bu dönem Türk tarihinin politik kültüründe yapılan önemli değişimin yaşandığı dönüm noktalarından biridir. Daha sonraki tarihlerde, Osmanlı politik kültüründe yapılan yapısal değişiklik, Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim ile başlayan ve ikili ilişkileri patolojik bir ayrışmaya götüren yeni bir dönemi karşımıza çıkarmaktadır. Ernest Tucker’ın da değindiği gibi, Osmanlı-Safevi mücadelesi dinsel olmaktan ziyade politik bir mücadeledir. Şah İsmail dönemine geldiğimizde; kendisinin Sufi bağlantılı birisi olarak Şiilikle alakalı herhangi bir bilgisinin söz konusunu olmadığı ve Şiiliği politik bir araç olarak kullandığını görmekteyiz. Şah İsmail bu süreçle sosyal temelleri içinde özellikle Arap hâkimiyetine karşı İran’da dini bir reformasyonu başlatmıştır. Vestfalya Antlaşması’nın ortaya çıkardığı milli devletlerde olduğu gibi, Safevi ve Kaçar İran’ında Şiilik inancı antik İran kültürüyle sentezlenmiştir. Bu bağlamda din ulusal kültürün bir parçası haline koymayı başararak milli bir devlet şekline bürünmüştür. İranlılar Arapları az gelişmiş kavim olarak görmüş ve eski antik kültürünü yok eden bir hegemon güç olarak değerlendirmiştir. İran politik kültüründeki bu yapısal değişim, kendilerini Türk-Fars jeo-kültüründen ve Arap hinterlandından uzaklaştırmıştır. Antik İran kültürü ve Aryan ırkına bağlı üstünlük iddiaları politik bir kültür olarak belirleyici bir farklılık ortaya çıkarmıştır. Devletlerin Vestfalya (Westphalia) Antlaşması’ndan sonraki yapılaşmasını düşündüğümüzde, Türkiye’nin de aynı paralelde dini millileştirme çabaları cumhuriyet ile yaptığı ve 1960’larda gündeme gelen Türk-İslam Sentezi kavramıyla yapılandırılmaya çalışıldığı görülür.


Nadir Şah Döneminde İlişkiler


İlişkilerde ‘yumuşama’ dönemi dediğimiz dönem ise 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile başlatılabilir. İran’da bu dönemde bazı dönüşümler gerçekleşmiştir. Bu dönüşümleri tarihsel olarak kısaca şöyle sıralayabiliriz:


1736’da Safevîler’in yıkılmasından sonra Nadir Şah dönemi ile İran’da tekrar Sünni bir karaktere geri döndürme çabaları başlamıştır. Ayrıca, özellikle 2. Şah Abbas döneminde ciddi bir Sasanileşme -ki bunu millileşme olarak değerlendirebiliriz- söz konusudur. O dönemde Şiilik artık eski Zerdüştlük dini ile ortaklaşa bir karakter haline dönüşmüştür. Örneğin Şah Abbas’ın sarayına bakıldığında, saray havuzu etrafında dikilen heykellerin çoğunda eski Sasani zamanına referans veren dinsel ve milli kodlamalardan oluşturulduğunu görülmektedir.


Safevî Devleti’nin yıkılışıyla Nadir Şah iktidara gelmiş ve İran’da ciddi bir dönem başlamıştır. Bu bağlamda Necef Konferansı mühim bir yer arz etmektedir. Necef’te özellikle Buhara’dan, Afganistan’dan, Kafkaslar’dan ve İran’dan yetmiş seçkin ulema bir araya gelerek dinsel bir diyalog için toplantı yapmışlardır. Bu toplantının tarihte İslam birliği ile ilgili yapılan ilk ve son toplantı olması hasebiyle sadece bu coğrafyanın tarihi için değil, dünya tarihi için de mühim olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında tarihte akademik karakter arz eden böyle her herhangi bir toplantı organize edilmemiştir. Necef Konferansı’nın sonucunda yayımlanan bildirgeyle Caferilik beşinci yeni mezhep olarak karşımıza çıkmıştır.


Caferiliğin fıkhi manada Sünni uygulamalardan pek farklı olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla böyle bir benzerlikten dolayı Nadir Şah, Osmanlı Devleti’ne Caferiliğin Ehli Sünnetin 5. mezhebi olarak kabul edilmesi, Kâbe’de kendilerine de bir birimin/makamın açılması teklif edilmiştir. Buna karşın, Kırım Hanlığı-Tatar Hanlığı statüsünde olduğu gibi Avşar İranının da Osmanlı Devleti’ne vasal devleti olarak katılabileceği talebinde bulunulmuştur. Bu konu ile ilgili kayıtları günlüklerine alan, dönemin Bağdat kadısı Süveydi, konferansa başkanlık etmiş ve İranlılara hep şüpheyle yaklaştıklarını ve ‘Takiyye’ yaptıklarını düşündüklerini belirtmiştir. Bundan dolayı da Nadir Şah’ın bu teklifi kabul edilmemiş ama dostane bir girişim olarak görülmüştür. Osmanlı, İranlı hacıların Osmanlı toprakları üzerinden Hicaz’a geçmelerine müsaade etmiş, fakat 5. mezhep olma teklifini kabul etmemiştir. Özetle, Nadir Şah döneminde dostane ilişkiler gelişmiştir.


Kaçarlar Döneminde İlişkiler


Kaçarlar döneminde ise yine dinsel bir değişim söz konusudur. Özellikle Muhammed Bakır el-Meclisi’nin yapmış olduğu Şiilikle ilgili sistematik çalışmalar Şiilik söylemini inşa etmiştir. Bu dönem ile ilgili bilgiler veren, Ali Rahnerna’nin iddiasına göre Şiilik politik bir araç olarak kullanılmıştır. Hatta Ali Rahnema’nın “Superstition as Ideology in Iran Politics: From Majlesi to Ahmedinejad” adlı kitabında da Şiiliğin batıl inançların temel alarak oluşturulduğu belirtmektedir. Bu yeni oluşturulan din, temel de Zerdüştlükten gelen unsurları barındırmaktadır. İran’a gidildiğinde Zerdüşt tapınaklarından camiye çevrilmiş olan birçok eser görülebilir, dolayısıyla Zerdüştlük İran’da halen ciddi bir damardır. İran’daki Sünni İslam’ın en önemli başarılarından biri olarak görülen, Zerdüş tapınaklarının camiye çevrilmesi, Şiileşen İran’ın ve bugünkü İslam Cumhuriyeti’nin Sünnilikten kalan özgün ve dönüştürülmüş eserlerin imha edilmesi sürecinin devam etmesi manidardır. Kısacası, rekabetçi (competitive) olarak adlandırabileceğimiz bu dönemde, taraflar arasında küçük ebatlı birçok savaş yaşanmasına rağmen topyekûn bir savaş karşımıza çıkmamaktadır.


Pehlevi Hanedanlığı Döneminde İlişkiler


1. Dünya Savaşı’nın ardından İran’da Kaçar hanedanlığının, iktidardan uzaklaştırılması söz konusu olmuştur. Ayrıca bu ara dönemde, yani 1. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından Lozan Antlaşması’nda; Türkiye’nin Tebriz üzerinden geçmesi nedeni ile İran’ın Sevr Antlaşması’nda Türkiye’den toprak talebinde bulunduğunu da belirtmek gerekir.


Dolayısıyla bu dönemde, Türkiye ve İran diplomatik krizleri diyebileceğimiz bir süreç başlamıştır. 1926’da Kürt meselesinden dolayı, Şeyh Sait isyanıyla birlikte ilk diplomatik kriz çıkmış ve Türkiye-İran Dostluk ve Güvenlik Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile sınırlar tekrar teyit edilmiştir fakat 1932 yılına kadar sınır anlaşmazlıkları devam etmiştir.


1928 yılında ise elçilerin karşılıklı geri çekilmesi söz konusudur. Bu durumun ana nedeni de Kürt milliyetçiliği ve Türkiye-İran arasındaki ideolojik farklılıktır. Bu damar İran’da aslında halen devam etmektedir.


Rıza Şah döneminde ise Şeyh Said İsyanı ilişkilerde problemler meydana getirmesine rağmen 1930’lu yıllarda yapılan ikili ziyaretler olumlu geçecek bir sürecin kapılarını açmıştır. Rıza Şah iktidara gelmesinin ardından 1936’da yaptığı bir aylık Türkiye ziyareti sonrasında, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’de gerçekleştirdiği reformları kendi ülkesinde de gerçekleştirmek ve Türkiye gibi bir cumhuriyet kurmak istemiştir. Fakat Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının ardından, İran’daki mollalar böyle bir sürece karşı çıkmışlardır. Bu noktada Türkiye’de dinin kurumsallaşması ile İran da dinin kurumsallaşmasının farklı bir süreç izlediğini de belirtmek gerekir. İran’da dini yapı devletten bağımsız şekilde kurumsallaşmıştır; dini yapı devletten para almamakta ve halktan vergi toplayabilmektedir. Bu yapı daha sonra politik bir protesto halini almıştır ve bu dönüşüm sürecinde özellikle Ali Şeriati ve Mutahhari’nin Hüseyniye İrşad’da yaptıkları irşad faaliyetlerinin etkisi büyük olmuştur. Bu faaliyetler İran’da Devrimi hazırlayan süreçlerin altyapısını oluşturmuştur.


2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Bağdat Paktı ve ardından oluşan “Norhtern Tier” kavramı dikkatimizi çekmektedir. Bu kavrama baktığımızda Türkiye’nin kuzey hattı boyunca, İran-Türkiye-Afganistan-Pakistan hattı üzerinde bir çember oluşturması, Rus tehdidine karşı Batı bloğu içinde yer alması söz konusu olmuştur. Ruhullah Ramazani’nin bu konuda yaptığı çalışma konuyu derinlemesine ele almaktadır.


1958’de imzalanan CENTO Antlaşması (Central Treaty Organization) askeri tatbikatlar dâhil, her alanda işbirliğine açık bir alan sağlamıştır. Ama bizdeki anlamda bu coğrafyada NATO gibi bir blok oluşturamamıştır.


1970’li yıllardaki diplomatik krize gelindiğinde, özellikle Şah’ın Jimmy Carter ile yaptığı anlaşma gereğince İran’ın Ortadoğu’nun jandarmalığına soyunduğunu görmekteyiz. Biz bu durumu Amerikan dış politikasında “Proxy” (vekil) projesi olarak değerlendiriyoruz. Amerika kendi askeri gücünü bulundurmamasına karşın İran’ı vekil olarak kabul etmiştir. Tahran’da o dönemde yaklaşık olarak 100.000 Batılı akademisyen, iş adamı vs. bulunmaktadır. Bu nüfus Devrim’in oluşmasındaki negatif protesto unsurlarını oluşturmuştur. Halk bu nüfusu bir sömürge aracı olarak görmüş ve ardından da Humeyni’nin ortaya çıkışı söz konusu olmuştur.


Bununla birlikte devrimin çıkışında gösterilerin özellikle petrol üretimi ile ilgili olduğunu görmekteyiz. Petrol rafinerilerinde çalışan işçilerin iş bırakma eylemleri ve dahası devrimi hazırlayan unsurlar içindedir. İşte bu dönemde özellikle Şah; Türkiye’deki Caferilerin, daha önce Irak’ın Necef bölgesinde yapılan dini eğitimlerini İran’a çekerek ciddi bir Alevilik-Şiilik propagandası yapmıştır. Buna karşılık Türkiye’de elindeki Azeri kartını oynamak istemiş, bundan dolayı da 1970 yılında İran ile Türkiye arasında bir diplomatik kriz ortaya çıkmıştır.


Devrim Sonrası İlişkilerde Tematik Konular


1979 İran Devrimi ile beraber Humeyni aslında Şiilikte reform yapmış; Şiiliği Sünnileştirmiştir. Şiilik konseptine göre bir din adamının devleti yönetmesine izin verilmemektedir. Bu noktada özellikle Arap Şiiliği ile İran Şiiliği arasındaki farkı vurgulamak gerekmektedir. Bu farka dikkat edilmediği için İran’ın gücü çok abartılı bir şekilde verilmektedir. Bu konuda karşımıza iki ekol çıkmaktadır: Ahbarî Şii ekol ve Usûli Şii ekol. Bu ekoller Yemen’deki Zeydilik’ten farklıdır. Humeyni’nin eğilimlerinde daha çok Usûli ekole bağlı olduğu görülmektedir. Usûli ekol içtihat ve mantığa dayalıdır, devlet yöneticilerinin ulemadan olmasına izin verir. Humeyni burada bu ekolun devamı olan yeni bir kavramsallaştırmaya gitmiş ve “Velayet-i Fakih” kavramını üretmiştir. Velayet-i Fakih kavramı bir din adamına devleti yönetebilme yetkisi vermektedir. Bu kavramla Mehdi gelene kadar, ulemadan bilge birinin, kötülüklerin önlenmesini sağlayabilecek bir liderin, devleti yönetebileceği belirtilmektedir. Buna karşın kötülüklerin artması mehdinin gelmesini hızlandıracak diyen görüşte -ki Ahbarî ekolüdür- daha çok Arap Şiiliğinin ana damarıdır. Ahbarî ekolün özellikle Bahreyn, Irak ve Lübnan Şiiliği üzerinde etkisi söz konusudur. Velayet-i Fakih’i, sadece Hizbullah örgütü politik araçları nedeni ile tanımakta Araplar ise tanımamaktadır.


İran-Irak Savaşı döneminde Türkiye’nin tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda izlediği gibi aktif bir tarafsızlık politikası izlemesi söz konusudur. Türkiye, tarafsız duruşuyla her iki devlet ile karşılıklı siyaset izleyerek ekonomik kazanç sağlanmıştır. Fakat terör örgütü PKK’nın ortaya çıkışıyla İran-Türkiye ilişkilerinde İran tarafından, Türkiye’yi dengelemek için PKK kartının oynanması söz konusu olmuştur. Buna karşın Türkiye de, Saddam ile yaptığı anlaşmaya bağlı olarak Irak’ta sıcak takip hakkı elde etmiş, sınır ötesi harekâtlar serisini başlatmış ve uzun yıllar uygulamıştır.


İran-Irak Savaşı’nda özellikle Humeyni Devrimi’nin Ortadoğu’da komünizmin yayılmasında büyük bir engel olduğunu görmekteyiz. Buna karşın İran Devrimi ile özellikle Siyasal İslam’ın Türkiye ve Ortadoğu’da yayılması söz konusudur. İran-Irak Savaşı bir şekilde İran’ın devrim ihracını sınırlandırmış, durdurmuş ve sonuçsuz bırakmıştır. Aksi takdirde böyle bir savaş olmamış olsaydı; Ortadoğu’da, Arap bölgelerinde devrim ihracı ile Siyasal İslam’ın yükselmesi söz konusuydu. Bu arada şu da belirtilmelidir ki İran’ın Türkiye’de sistematik bir devrim ihraç etme politikası söz konusu değildir. Başlangıçta ve halen devrimin ihracı üzerine yapılan politikalar özellikle Körfez bölgesinde görülmektedir.


İdeolojik Farklılık (Türban, Kudüs Geceleri vs. ve Siyasal Cinayetler)


Devrim’den sonra ilk krizimiz, 1989’da “Türban Krizi” ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Anayasa’da yapılan bir değişiklikle Türban yasağı getirilmiş ve bu durum İran’da ciddi protestolara neden olmuştur. Buna karşın Türkiye İran Büyükelçisini “istenmeyen adam” (“persona non grata”) ilan etmiş ve büyükelçi ülkesine geri gönderilmiştir. Türkiye’nin bu politikası İran’ın da Türkiye Büyükelçisini geri göndermesine neden olmuştur.


1991 yılında ise, Orta Asya’da yeni cumhuriyetlerin ortaya çıkması ile Türkiye-İran arasındaki rekabet daha da yükselmiştir. İşte bu rekabet alanında Türkiye ve İran tarihsel mirasını kullanmak istemiştir. Bu aslında canlandırılması gereken ve Türk-Fars İslam Sentezinin kalıntısı olan jeo-stratejik bir kültürdür. İran Şiileşerek bu stratejik kartı kaybetmiştir. Bu bağlamda niyetim Türkiye “dinsel bir siyaset izlemeli” demek değildir. Fakat Türkiye’nin tarihsel mirası milli kültür bağlamında değerlendirerek, yeniden işlemesi gerektiği kanaatindeyim.


İlişkilerde son diplomatik kriz ise “Sincan Olayı” üzerinedir. Burada iki husus dikkatimizi çekmektedir: Türban meselesi ve Kudüs Geceleri. Kudüs geceleri milli görüş teşkilatı tarafından Türkiye’de, Kudüs’ün bir İsrail kenti olduğunu onaylayan Parlamento kararından sonra periyodik bir şekilde düzenlenen bir seremonidir. Bu gecelere daha çok İranlılar davet edilmektedir ve Sincan’daki bu olay sonucunda İran Büyükelçisi tekrar “istenmeyen adam” ilan edilmiştir.


PKK Terörü ve Kürt Politik Kartı


Türkiye-İran ilişkilerinde terör gölge oyunu olarak iki ülke tarafından da politik bir araç mahiyetinde kullanılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye basını da 1980 sonrası, İran’ı hedef göstererek özellikle İran rejiminin Türkiye’de yer bulmasını engellenmeye çalışmıştır. Türk Hizbullah’ı dediğimiz Hizbullah ile İran’ın Hizbullah’ı birbirinden çok farklı yapılanmalardır. Türk Hizbullah’ı olarak isim yapan örgütlenme de İran’ın etkisi ve yardımı çok sınırlıdır. Yani gerçekleştirilen terör olaylarına ciddi anlamda bir müdahalesi söz konusu değildir ama lojistik destek verdiği düşünülmektedir. Ancak devrim muhafızlarından bir kısmı terör örgütü militanlarını eğitmiş ve militanlara İran pasaportu sağladığı kayıtlara geçmiştir. Daha sonra ortaya çıkan Ergenekon yapılanmasının bu oluşumda etkisi olduğu söylenebilir.


Bununla birlikte İran, yaklaşık 2500-3600 arasında PKK militanına 2004 yılına kadar (yani İran PJAK terörü ile karşılaşana kadar) yardım ve yataklıkta bulunmuştur. Hatta Abdullah Öcalan’ın kendi kitabı İran da bir devlet kurumuna bağlı bir yayınevi tarafından yayımlanmıştır.


İran’ın Nükleer Projesi


Türkiye, İran Nükleer Projesi’nde; İran-İsrail ve İran-Amerika üzerinden yaşanan “Soğuk Savaş”a karşı bir tutum izlemektedir. Böyle bir “Soğuk Savaş”ın varlığı Türkiye’nin kaybeden kanatta olma ihtimalinin yüksekliği nedeniyle Türkiye’yi rahatsız etmektedir. Ayrıca güvenlik sistemimizin Batı’ya endeksli olması da bu konuda bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.


İran, nükleer silaha değil nükleer teknolojiye sahip olmak istediğini belirtmektedir. Türkiye’nin önerisi ise buna karşılık nükleer değişimdir. Brezilya ile Türkiye bu bağlamda İran ile nükleer yakıt değişimi (Fuel Swap) anlaşmasını hazırlanmış ve Amerika anlaşmayı reddetmiştir.


Uranyum zenginleştirmesi %99’a kadar ulaştığında nükleer silaha çevrilebilmektedir. Bazı tahminlere göre şuan İran’da bu uranyum zenginleştirme oranı %20, bazı tahminlere göre ise %40’dır. Türkiye’nin teklifi de bu anlamda son derece anlaşılabilir ve çok makul bir tekliftir. Türkiye (mutabakatlarla), İran’a teknolojik olarak kullanmak istediği ve ihtiyacı olan uranyumu miktarını sunmaktadır. Fakat bu noktada birkaç soru işareti vardır.  Türkiye’nin uranyumu stoklama gücü var mıdır? Kanaatimce Türkiye’nin İran’ın uranyumunu stoklama gücü ve stoklama kapasitesi vardır. Türkiye de her iki araştırma reaktörünün kapalı olduğu düşünüldüğünde, eğer nükleer teknolojiye sahip olan Batılı ülkelerin yardımı olmazsa, Türkiye’nin bu stoklama ve değişim işleminin uygulanabilirliği imkânsız gibi görünmektedir.


Bu arada nükleer teknolojisi tamamen Ruslardan gelen İran, nükleer askeri güce ulaşamayacaktır. Her ne kadar Rusya’ya öğrenci gönderilmiş olsa bile, şu anda İran’ın birçok istasyonunu kontrol eden 1500 tane Rus uzmanı vardır. İran, bugün 1960’ların Rus teknolojisi ile çalışmaktadır. Bu teknolojinin çok ucuz ve demode bir teknoloji olduğunu söylemek gerekir. Her ne kadar Ruslar Türkiye ile yaptıkları Akkuyu’daki Nükleer Enerji Santrali ihalesinde son nükleer teknolojiyi kullanacakları garanti altına alınmışsa da, Rus teknolojisinin Japonya, Almanya ve Kanada da olan nükleer istasyonlarda kullanılanlarla eşdeğer olmadığı görülmektedir. Özellikle Kandu tarzı reaktörlerin uranyum zenginleştirme kapasitesinin santrifüj sistemiyle çalışan nükleer reaktörler den daha hızlı ve etkin olduğu düşünülmektedir.


Sonuç ve Öneriler


Türkiye-İran ilişkilerinin bu tarihsel kodlamalardan kurtularak yeni dönem içeresinde geliştirilmesi gerekmektedir. İşbirliğinin dostane bir şekilde sürdürülebilmesi için karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda geliştirilmesi gerekir. İlişkilerin önünde ki en önemli engellerden biri dinsel ve ideolojik farklılıkların ön plana taşıyan kısır tartışmalardır. Kanaatimce; milli, dini ve ideolojik kimliklerin tanınarak karşılıklı saygıyla ve güvene dayalı ilişkiler oluşturulabilir. İran’ın Şii jeopolitiği ve etki alanlarının Orta Doğu’da çok abartıldığını, aslında İran’ın etki alanının sınırlı olduğunu görüyoruz. Bunun önündeki en önemli engellerden birinin Arap ve İran Şii söyleminin birbirinden farklı olmasıdır.


Bölgesel rekabetin olması normal olduğu gibi bölgesel işbirliği de zorunludur. Türk şirketlerinin ve özel sektörünün, İran da daha etkin olması, İran halklarının daha kaliteli yaşam ve ürünlere ulaşmasını sağlayacaktır. İran ziyaretimde, Tahran pazarına mahkûm olan İran halkının daha çok ucuz Çin ürünlerini almak zorunda olduklarını gördüm. Türk özel sektörü bu anlamda İran’a ciddi katkılar sağlayabilir ve ikili ilişkilerde karşılıklı bağımlılık mekanizmasını geliştirebilir. Bununla birlikte teknoloji transferi yapabilecek Türk enerji şirketleri için İran’ da çok cazip olanakların bulunduğunu da belirtmek gerekir.


İran’la güvenlik işbirliğimiz bölgesel düzeyde kalmalıdır. Türkiye-İran Yüksek Güvenlik İşbirliği Konseyi daha sıklıkla toplanabilir. 


İran bizim için önemli bir ülkedir. İran’a ziyaretimde, İran havzasını Türk kültürünün ana merkezi olarak gördüm. Şiraz’dan tutun Horasan bölgesine kadar birçok alandaki mimarinin Selçuklular dönemine ait olduğunu görüyorsunuz. Bu kültürel mirasa tekrar sahip çıkılmalıdır. Örneğin Melik Şah ve Nizamülmülk’ün mezarlarının yıkılmakta ve harabe halinde olduklarını görmek üzücü idi. İkili antlaşmalar da bu kültürel mirasın gerekirse Türkiye tarafından finanse edilerek tekrar canlandırılması işbirliği olanaklarını artırdığı gibi Türk politik kültüründe de sürekliliğin kaynaklarına inmemizi sağlayacaktır. Özetle, bizim için İran, Fars milliyetçilerinin eline bırakılamayacak kadar önemli bir Türk kültürel havzasıdır.


 

 



* Bu metin 26 Aralık 2012 tarihinde Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde  (BİLGESAM) düzenlenen “Türkiye-İran İlişkilerinde İşbirliği ve Rekabet” başlıklı seminerde Yrd. Doç. Dr. Süleyman Elik’in yaptığı konuşmadan derlenmiştir.

Back to Top