BİLGESAM Uzmanlarından Ali SEMİN'in MİNERVA Dergisi'nde Yayınlanan " Terörizm " Konulu Söyleşisi

BİLGESAM
02 Şubat 2015
A- A A+

Öncelikle bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz. Okuyucularımız için kendinizden, çalışma alanlarınızdan bahsedebilir misiniz?

 

Irak doğumluyum ve Türkmen’im. Gazi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora yapıyorum; şu anda tez aşamasındayım. Genel olarak çalışma alanım; Ortadoğu üzerinedir ve özel olarak da; Irak, Mısır, Suriye ve Körfez ülkeleri ile ilgileniyorum. 2011 Mart ayından itibaren BİLGESAM’da, Ortadoğu Araştırmaları Uzmanı olarak çalışıyorum. Bu bölge hakkında, enerji ve güvenlik konularında çeşitli çalışmaları yapmaktayım.

 

Terörizm olgusunu kavramsal olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Kısaca terör kavramı ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır, nasıl bir gelişim göstermiştir? Ayrıca uluslararası arenada bir örgütün terör örgütü olarak kabul edilmesi nasıl gerçekleşiyor, bunun için ne gibi durumların oluşması lazım?

 

Terör kavramına Ortadoğu açısından baktığımızda; terör örgütlerinin, Ortadoğu’daki bölgesel ve küresel güç mücadelelerinin sonucunda her geçen gün daha da güç kazandıklarını görüyoruz. Örgütlerin güçlenmelerinin temel nedeni ise bölgedeki güç boşluğudur. Bu noktada, devlet ile toplum arasındaki ilişki de çok önemlidir. Devletin, toplumu ötekileştirmesi ve dışlaması da terör faaliyetlerine ivme kazandırır. Toplum ve devlet arasında ilişki kurulamaması ve buna paralel olarak ortaya çıkan sorunlar, belli bir dönemden sonra bazı bölgelerde halk ayaklanmalarına, bazı bölgelerde de terörizme dönüşebiliyor. Özellikle 2011 Arap Baharı ile birlikte halk ayaklanmalarının ortaya çıkması ve bu halk ayaklanmalarının sonucunda meydana gelen gelişmelere baktığımızda, devlet dışı örgütlerin güçlendiklerini görebiliriz. Ayrıca; terörizme kimlik açısından bakarsak; terörün bir kimliği yoktur. Ancak terörün bugünkü gündem maddelerinin başında gelmesi; yönetimlerin, kendi toplumlarındaki belli kesimlere karşı uyguladıkları birtakım baskıcı ve dışlayıcı yöntemlerinin de bir sonucudur.

 

Uluslararası arenadaki aktörler, bir örgütün terör örgütü olarak nitelendirilmesi konusunda bir konsensüs sağlayamamışlardır. Bir ülkede ortaya çıkan silahlı bir grubun bütün terör eylemlerine rağmen, bazı ülkeler tarafından hem desteklendiklerine hem de terör listesine alınmadıklarına tanık oluyoruz. Yine herhangi bir ülke tarafından, bir terör grubunun terör listesine alınmasına rağmen gizlice desteklenmesi de söz konusu olabiliyor. Yani, terörizm konusunda uluslararası arenada bir konsensüs oluşmamıştır. Belli radikal grupların; devletin ulusal birliğini ve egemenliğini zedeleyecek politikalar izlemeleri, halkı hedef almaları ve halka karşı baskıcı davranmaları söz konusu olduğu zaman terör örgütü olarak nitelendirilmelerini ifade etmek gerekir. Ancak ülkelerin, bölgesel ve küresel çıkarları doğrultusunda birtakım terör örgütlerine destek sağladıklarını gözlemliyoruz. Bu destek, çeşitli yöntemler aracılığıyla veriliyor.

 

Şu anda da, IŞİD’e kimin destek verdiği konusu tartışılıyor. Bana göre IŞİD’i; Irak’ta ya da genel olarak Ortadoğu coğrafyasında kimin çıkarı varsa o -bu çıkarına uygun olarak- destekliyor. IŞİD ile mücadelede kapsamında ABD öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyonuna, sadece 33 ülke katılmış durumda. Bence bu durum, terörle mücadele konusunda sorgulanması gereken bir durumdur.

 

Ortadoğu coğrafyasında, uzun zamandır çeşitli terör gruplarının ortaya çıktığını, bu yüzden de birçok kişinin artık bu durumu kanıksamaya başladığını gözlemliyoruz. Sizce bölgedeki ne tür yapısal ya da değişken sorunlar,  radikal grupların ortaya çıkmalarını kolaylaştırıyor?

 

Terör örgütleri, hem uluslararası ilişkiler açısından hem de bölgesel güçler açısından değerlendirilmelidir. Ortadoğu coğrafyasında terör örgütlerinin güçlenebilmeleri; küresel güçlerin bölge üzerindeki mücadelelerinin bir sonucu olabileceği gibi, bu coğrafyadaki ülkelerin -rejimleri tarafından belirlenen- iç politikalarının ve siyasi yapılanmalarının da bir sonucu olabilir. Örneğin; IŞİD’in Irak’ta daha geniş bir hareket alanı elde etmesinin temel nedenlerinden biri de, Bağdat yönetiminde çoğunlukta olan Maliki başkanlığındaki Şii yönetiminin Sünni Arapları dışlamasıydı.

 

Irak’ta merkezi hükümet ile yerel yönetimler arasındaki iletişimsizlik ve işbirliğinin olmaması da aslında bu tür sorunları ortaya çıkarıyor. Yani; yerel yönetimlerin yetkilerinin güçlendirilmemesi, sadece merkezden yönetimin gerçekleşmesi noktası da aslında bir sorun yaratıyor. Musul valisi Etil Nucayfi ile Maliki’nin sorun yaşadıkları bilinmekteydi.Vali, Bağdat’tan son dakikaya kadar yardım istediğini ancak hiçbir yardımın gelmediğini açıklamıştı. 

 

Benim kanaatimce Ortadoğu ikiye ayrılıyor: İlk olarak; maalesef, terörizmle özdeşleşen bir Ortadoğu var. İkincil olarak da; coğrafi anlamda bir Ortadoğu var. Bugün Ortadoğu’da onlarca ciddi anlamda silahlı güce sahip örgüt var. Tabii bunların hangisinin bir terör örgütü olduğunun ya da olmadığının da belirtilmesi önemlidir.

 

Ortadoğu coğrafyasındaki terör örgütlerinin, genellikle belli bir dini inanıştan beslenerek ortaya çıktıkları öne sürülüyor. Bir inanç sistemini kılavuz olarak kabul ettiklerini iddia eden terör grupları, halk içinden destek toplamak amaçlarını da sadece bölgede var olan dinsel ayrışmaları kullanarak mı gerçekleştiriyorlar?  Yani terör gruplarının bölgesel olarak, özellikle insan gücü ve ekonomik bakımdan nasıl destek bulduklarını açıklayabilir misiniz?

 

Genel olarak terör örgütlerinin kendilerini; baskıcı olan yönetimlere karşı bir başkaldırı ya da dini bir örgüt olarak -İslam’ı öne çıkararak- gösterdiklerini ifade edebiliriz. Bu durum IŞİD için de geçerlidir. Her ne kadar dinden uzak eylemleri, yöntemleri olsa da IŞİD’in İslam çatısı altında olduğunu iddia ederek belli kesimlerden destek aldığını yani; dini, bir araç olarak kullandığını görüyoruz. Bir başka örnek olarak, Hizbullah gösterilebilir. Hizbullah, Lübnan’da Şiilere hitap eden bir örgüt. Hizbullah’ın bu bölgede güçlenmesinin temel nedeni, Şiilerden aldığı destekle açıklanabilir.

 

Dolayısıyla her örgütün belli bir kesime hitabeti vardır. Yani; hiçbir terör örgütünün hitap ettiği belli bir kesimin olmadığını, söylemek zor. Herhangi bir terör örgütünün toplumsal anlamda bir desteği olmasa bile, o toplumun içinden destek aldığı belli bir taban söz konusudur. Ayrıca her terör örgütünün bir grup sempatizanı da vardır.

 

Son zamanlarda, Suriye’de ve Irak’ta birçok terör olayı yaşandı. Bölge insanının da kısmen, bu olayları gerçekleştiren radikal terör gruplarına destek verdiği söyleniyor. Sizce insanlar böyle radikal gruplara neden destek veriyorlar ya da nasıl bu kadar radikalleşebiliyorlar?

 

Terörizm sadece siyasi ya da askeri bir sorun değildir, aynı zamanda sosyal bir sorundur. Irak’taki duruma baktığımızda da; Sünni Arapları hedef alan Bağdat yönetiminin sonucunda, bölgedeki Sünni Arap aşiretlerinin IŞİD’e destek verdikleri söylenebilir. Şimdi, Irak’taki sosyal yapıya baktığımız zaman üç durum karşımıza çıkmaktadır. Birinci durumda; Bağdat ile işbirliği yapıp IŞİD gibi örgütlere karşı mücadele veren Sünni Arap aşiretleri söz konusudur. İkinci durumda ise karşımızda, ne Bağdat’la ne de IŞİD’le mücadele halinde olan bir Sünni Arap aşiret yapılanması var. Yani; kendi bölgelerini, sadece kendileri korumak ve yönetmek istiyorlar. Son durumda da; Bağdat’taki Şii yönetimine karşı, IŞİD’i koruyucu olarak gören bir aşiret yapılanması söz konusu.

 

Dolayısıyla; Sünni Arapların hepsi IŞİD’e destek sağlıyor, gibi bir şey söylememiz mümkün değildir. Bakınız; Irak’ta IŞİD ile işbirliği yapan Sünni Arap aşiretleri, ideolojik vizyon açısından benzerliklerini yitirmektedirler ve bu duruma da sosyolojik anlamdaki yapının izin verdiğini görüyoruz. Mesela; IŞİD’in kendisini bir İslam Devleti olarak ilan etmesi, IŞİD’e destek veren gruplar için uygun olarak nitelendirilemez; çünkü birincisi; başlangıçta bu gruplar IŞİD’e, İslam Devleti kurulacağı şeklindeki sloganları için destek vermediler. İkincisi; bu gruplar, Sünni Araplar’ın yerel olarak -bölgesel olarak- güçlenmelerini sağlayabilmek gibi bir amaca sahip oldukları için, IŞİD’i desteklemişlerdi. Ancak bugün IŞİD, sadece Irak’tan ya da Suriye’den ibaret değil. IŞİD, bölgesel ve küresel bir aktör haline gelmeye çalışıyor. Yani; burada bir vizyon çelişkisinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Önümüzdeki süreçte IŞİD’in -her ne kadar Sünni eksenli bir oluşum olarak ortaya çıksa da-  Sünniler ile de çatışması söz konusu olabilir. Belirttiğimiz gibi, vizyon ve ideolojik açılardan ayrışmalar bizi bu sürece götürebilir.

 

Söylediklerinize ek olarak IŞİD’in, bölgede -özellikle Irak’ta- eski Baas destekçisi olan Sünnilerden destek aldıkları söylenebilir mi?

 

ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinin hemen ardından yaptığı ilk iş, güvenlik kurumlarını (ordu, polis, istihbarat gibi) feshetmek olmuştu. Ayrıca Saddam Hüseyin döneminde çalışmış olan birçok ordu mensubu, Baasçı olduğu gerekçesiyle uzaklaştırılmıştı. Görevinden uzaklaştırılarak boşlukta bırakılan bu kişiler, belli bir süre sonra -Baas örgütü olarak- Nakşibendi silahlı grubu adı altında ortaya çıktılar. Nakşibendi, 2006 yılında Saddam Hüseyin’in yardımcısı İzzet İbrahim el-Duri’nin liderliğinde, kurulan bir örgüttür. Yine 2006 yılında, artık Baas Partisi’nin de bir silahlı güce; kendisinin kurduğu direnişe dönüştüğünü biliyoruz. Yani IŞİD, sadece belirli Sünni Arap aşiretlerinden destek almadı. Saddam döneminden kalan silahlı grupların da IŞİD’e destek verdiklerini görüyoruz. Bununla birlikte Sünni kesimden bazı silahlı grupların yeni Irak siyasetine ve Bağdat yönetimine karşı direniş gücü göstererek örgütlenip IŞİD’e destek sağladıklarını da belirtebiliriz.

 

Musul, Irak’ın ikinci büyük kentidir ve Irak Ordusu’nun -askeri anlamdaki- en önemli ordu mensupları, Irak kurulduktan bu yana, Musul’da mevzilenmişlerdir. IŞİD böyle bir kenti, 2000 militanla bir gecede ele geçirdi. Baas silahlı örgütlerinin ve Sünni aşiretlerin desteği sağlanmasaydı, IŞİD böyle bir girişimde bile bulunamazdı. Yani tüm bu destek gücü ile 30,000 asker geri çekildi ve silahlarını bıraktı; bu sayede IŞİD Irak’ta ilerleyebildi.

 

2013 Temmuz ayında, Irak’taki Ebu Gureyb ve Taci hapishanelerinden 1000’e yakın El Kaide mensubu kaçırıldı. Bu kişiler Suriye’ye geçip, burada örgütlenmeye başladılar ve bu gelişmelerin sonrasında; IŞİD’in Rakka bölgesini ele geçirdiğini, Suriye’nin kuzeyine yöneldiğini ve Irak’ın kuzeybatısında (Musul ve Ambar bölgesinde) güçlendiğini görebiliriz.

 

ABD, 2005 yılı ile 2013 yılı arasında Irak’a toplam 14 milyar dolarlık silah satmıştır. Bunun 3 milyar dolar değerine yakın bir kısmı IŞİD’in eline geçmiştir. Çünkü Musul’dan Irak askerleri çekildikleri zaman silahlarıyla çekilmediler, silahlarını ve hatta asker kıyafetlerini bile bıraktılar. IŞİD sadece bu kıyafetleri birçok kontrol noktasında kullanarak da bazı eylemlerini gerçekleştirebilmiştir.

 

Suriye’de yaşanmış olan hava olaylarının etkisiyle, bugün Suriye’deki bir kesimin  -özellikle Sünni Arapların- IŞİD’e destek verdiği söylenebilir mi?

 

Suriyeli bazı Arap aşiretlerin IŞİD’e yardım ettiğini ifade edebilirim. Ancak şunu da belirteyim: Suriye’de zaten rejime karşı direnen bir halk muhalif gücü var. Temmuz 2011’de kurulan; Özgür Suriye Ordusu adı altında birtakım silahlı grupların mücadelelerini görüyoruz. Tabii, burada da IŞİD’e destek sunan belli kesimler vardır. Suriye’deki yapıya baktığımızda, özellikler Kürtler’in bir kısmının YPG’ye destek verdiğini görüyoruz. Bunun dışında Özgür Suriye Ordusu’na da destek verenler var. Yani burada, biraz daha karışık bir yapı söz konusu ve IŞİD’in yayılım gösterebilmesindeki diğer bir neden de Suriye’deki güç boşluğudur. 2011’de Suriye’de ortaya çıkan kriz -bu krizde Rusya ve İran önemli faktörlerdir- ve Suriye’deki terör gruplarının güçlenmesi de, IŞİD’in sınırlarını genişletebilmesinde önemli bir etkiye sahiptir.

 

Esad PYD’ye karşı, Saddam’ın izlediği stratejiyi uygulamış oldu. Saddam, 1991 yılında Kuzey Irak’ı Kürtlere bırakıp, Güney Irak’ta yoğunlaşarak güneydeki Şii ayaklanmasını bastırabilmişti. Burada Saddam, Irak’ın tamamını kaybetmektense; belli bir bölgeyi belli bir kesime bırakarak, kendisini güçlendirmeyi tercih etmiştir. Esad rejiminin de stratejik olarak böyle bir politika izlediğini görmek mümkün. Dikkat edersek muhalif güçleriyle bile Esad rejimi yerine, artık IŞİD çatışmaya başladı.

 

Bölgedeki etnik unsurların arasındaki çatışmaların bu denli çok olmasının ulus-devlet kavramıyla nasıl bir ilişkisi vardır? Tüm bu çatışmaların olmasında ulus devlet kavramının gelişmemesinin ne gibi bir etkisi vardır?

 

Özellikle Arap Baharı’nın ardından bu kavram biraz Ortadoğu’daki ülkeler için geri plana itilmiş durumda. Mesela Irak işgal edildi ve ulus-devlet yapısından federatif bir yapıya dönüştürüldü. Biliyorsunuz; kuzeyde bir Kürt yönetimi, güneyde ise Şii yönetimi var. Suriye keza aynı şekilde. Yemen’in güneyiyle kuzeyi 1991’de birleşmişti, şimdi Husiler ile Sünniler arasındaki çatışmalar ile yine ayrışma noktasına geldi. Libya’da yine özerk bölgeler kurulmaya çalışılıyor. Yani ulus-devlet kavramı önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’da çok az duyacağımız bir kavram haline geliyor. Bölge gerçekten çok acılı bir çağdan geçiyor. Burada artık eski ulus-devlet yapısından yeni bir devlet yapısına giden bir süreç söz konusu. Mesela Irak’ın bugün ki yapısı bunun bariz bir örneği. Yeni bir dayatmayla yeni bir ulus-devlet yapısı getirmeye çalışıyorlar; ancak bence 20-30 yıl sonra anca yeni bir yapı oluşabilir Ortadoğu’da.

 

Bölgedeki terör gruplarının dayanak aldıkları ne gibi ideolojik temeller var? Genelde mezhepler ya da etnisiteler üzerinden yürüyen bir yapı var son IŞID örneği mesela Sünni bir söylem var. Peki, bunun bir ideolojik altyapısı var mı? Karşı oldukları sistemin neyinin değiştirmek istiyorlar?

 

IŞİD ideolojisini İslam ideolojisi olarak belirtiyor. Siyasal İslam kavramını biz hep konuşuyoruz. Biliyorsunuz hep gündemde olan bir şey. Bu bölgede bu tür örgütlerin bu Siyasal İslam kavramını kullanarak eylemlerde bulunduklarını görüyoruz. İdeolojik olarak bulundukları bölgeden, durumdan etkileniyorlar. Mesela IŞİD için önce Irak, Suriye iddiası vardı; şimdi bir İslam Devleti vurgusu var, ta Yemen’e kadar olan coğrafyada İslam Devleti Hilafeti ilan ettiler. 10 Haziran’da Musul’u işgal ettiler, 27 Haziran’da ise hilafeti ilan ettiler. Başlangıçta bir kurtarıcı olarak görüldü; ancak örgüt şimdi kendi ideolojisini empoze etmeye çalışıyor. IŞİD’in ideolojisi; Radikal İslam inşa etmek.

 

Radikal Siyasal İslam’a dayalı bir devlet yapısının kurulmak istenmesinde cihat anlayışının önemi nedir sizce? Batıdaki terör örgütlerinin genelde sosyalist temelli olduğunu ancak Ortadoğu coğrafyasında ise dinin bir temel oluşturduğunu görüyoruz, örgütlerin oluşumunda bulundukları coğrafyanın da etkisi var mı?

 

Bu örgütler burada ancak dinle beslenebiliyorlar. Latin Amerika, batılı ülkeler veya diğer bölgelerin aksine, Ortadoğu’da iki ayrı yapıdan beslenebiliyorlar; biri etnisite diğeri ise din. Bu bölgede farklı bir ideolojik temelle ortaya çıkmak çok zor.

 

Peki, cihat anlayışı?

 

Cihat anlayışı benim alanıma girmiyor, ilahiyatçı olmak lazım. Ancak cihat İslam coğrafyasında İslam’a karşı bir mücadele değildir.

 

Önceden Filistin Kurtuluş Örgütü vardı, sosyalist temelliydi. Bugün örgüt yapılarının daha çok din ve etnisite üzerinden gittiğini söylediniz. Ortadoğu’da bu yöne bir kayış mı yaşandı?

 

FKÖ Arap-İsrail savaşının sonucunda ortaya çıkan, İsrail’e karşı bir örgüt. Ben şuna inanıyorum bölgede artık mezhepler, dinler üzerinden ulus inşa edilmeye çalışıyor. Yani dinler, mezhepler kimlikleşiyor. Şimdi örgütler bu yeni kimlik inşasından besleniyor. FKÖ tamamen Filistin Devleti’nin kurulması, gasp edilen toprakların geri alınması üzerine kurulu bir yapı olarak ortaya çıktı.

 

IŞİD gibi örgütler Cihat kavramını bile çarpıttılar. Cihat’ın amacı bir başka Müslüman ülkeye saldırmak değildir. Cihat eskiden beri İslam’ı korumak, İslam için hayatını feda etmek için yapılan bir girişimdir. IŞİD gerçekten cihat yapsaydı gidip İsrail’in gasp ettiği Filistin topraklarını almak için savaşırdı. Ama bunu yapmıyorlar, İslam’ı İslam’a karşı kullanıyorlar. Aslında konu İslam üzerinden tartışılmalı, çünkü İslam Dini’ni tehlikeye sokuyorlar. Devletlere verdikleri bir zarardan ziyade bir dini de lekelemeye çalışıyorlar. Şimdi İslam ülkelerinden Avrupa’ya gidenler vize bile alamıyorlar. Neden alamıyor? Çünkü sizin ülkeniz radikal İslamcılar’ın elinde siz de potansiyel tehdit durumundasınız, diyorlar. IŞİD’i, Şii - Sünni fark etmeden bütün din adamları reddediyor. Suudi Arabistan’da bir kesim olan Vahhabi-Selefi’den destek alıyorlar. IŞİD’in aslında Vahhabiler’in giriştikleri güç mücadelesi sonucunda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in darbeyle iktidardan alınması, terör örgütü ilan edilmesi bu güç mücadelesinin bir sonucu. Aynı şeyi Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de de görüyoruz.

 

Terör gruplarının din ve etnisite üzerinden ilerlemesine karşı bir çözüm üretilebilir mi? Bu sayede terör öğütlerinin faaliyetlerinin azaltılması sağlanabilir mi?

 

Klasik olabilir ancak bu tür terör örgütlerinin hareket alanını kısmak için bölgesel uzlaşı lazım. Bölgede üç tane önemli ülke var: Türkiye, İran, Suudi Arabistan. Bu üç ülke arasında bir uzlaşı sağlanarak güç mücadelesi bir sonuca ulaştırılırsa emin olun bu tür grupların hareket alanı kendiliğinden daralacaktır. Bugün Suudi Arabistan’ın, IŞİD’i Irak’ta desteklemesi, İran’ın, Hizbullah’ı ve Esad rejimini desteklemesi, bölgesel çıkarların çatıştığı bir ortamdan kaynaklanıyor. Bu çekişmenin dinsel bir yönü olduğu doğru; ama bunun yanında bölgesel güç kavgası da büyük bir etken. Bir uzlaşmaya, anlaşmaya varılsa teröre karşı önlem alınması da fazlasıyla kolaylaşır. Bölgede bir terör örgütü gerçeği var ama bölgeyi kim koruyor? Batı koruyor gibi görünüyor, ABD koruyor. Koalisyonun öncülüğünü Suudi Arabistan mı üslendi? Hayır, yine ABD. Biz yine Batılıların Ortadoğu’daki çıkarları doğrultusunda birleşebiliyoruz. Bölgede huzuru bölge ülkeleri barış, huzur, istikrar için çalıştığı zaman görebiliriz.

 

Bölgede en azından yüz yıllık bir çekişmeden bahsedebiliriz ve bunların sonucunda Batı’nın projelerinin hayata geçirildiğini görüyoruz. Mesela IŞİD Irak’ta baş gösterdiği zaman 10 Eylül’de Riyad toplantısı düzenlendi. Ardından Paris’te bir toplantı düzenlendi. Ama yine bunun öncülüğünü ABD ve Batılı ülkeler üslendi. Bölgede bir liderlik sorunu var. Bölge ülkeleri güç mücadelesi içinde olunca hem bölge istikrarsızlaşıyor hem de Batı’nın müdahalesi kolaylaşıyor. Bölgede herkes güç dengesiyle hareket ederse bir uzlaşı sağlanır. Şu ana kadar gerçekleşmedi, bundan sonra da biraz zor gerçekleşir gibi geliyor bana.

 

Bölgedeki ve bölge dışındaki devletlerin dış siyasetlerinin etkisinden bahsedecektik ama siz zaten belirttiniz. Bölgede bir liderlik sorununun oluştuğundan ve ülkelerin ulusal çıkarlarını dayatmaya çalışmalarından ötürü bir denge sağlanamıyor dediniz. Peki, terör örgütlerinin uluslararası anlamda etkin olmaları ve uluslararası arenadan da katılım sağlamalarını nasıl açıklayabiliriz?

 

IŞİD’e seksen ülkeden destek var. Batı’da da bence bu örgütün ikinci bir El Kaide ve El Kaide’den daha sert bir örgüt –daha önce birkaç yerde de dile getirmiştim; IŞİD öyle bir hal alacak ki El Kaide yanında yumuşak kalacak- olduğu algısı var. IŞİD’e katılımlar sırasında cihat, cennet vadi gibi psikolojik taraflar var. Seksen ülkeden aldığı katılım örgütün uluslararası bir örgüt haline geldiğini gösteriyor. Ayrıca IŞİD’in elde ettiği petrol geliriyle yurtdışından katılanlara 1200 dolar, yerelden de katılanlara ise 500 dolar aylık maaş verdiği ifade edilebilir. Ayrıca ele geçirdikleri yerlere de bu kişilerin ailelerini yerleştiriyorlar. Bence IŞİD’in tamamen etniksel ya da mezhepsel bir amacı yok. Neden yok? Çünkü amaç Irak’ta Şiiler ile mücadeleyse, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesiyse, muhaliflerle mücadeleyse bunun yerel bir kaynaktan olması gerekir. Ama bu örgüt İsviçre’den, Rusya’dan, bütün Arap ülkelerinden, ABD’den bile katılım sağlıyor. Mesela en son bir gazetecinin katledilmesi videosunda konuşan kişinin; İngilizce ’sinin çok düzgün olduğunu gördük, sonradan yayınlanan istihbarat raporlarıyla da İngiliz vatandaşı olduğunu öğrendik. Bunlara baktığımız zaman IŞİD’in birincisi tamamen uluslararası ikincisi de -kimlik açısından- Sünni olduğunu görüyoruz ama kesinlikle bu dini kimliğin uluslar üstü olduğunu ve kesinlikle ayrım yapılmaksızın militan alındığını görüyoruz. Mesela adam Hristiyan’dı, Müslüman olup geldi, bu kişiyi alıyorlar. Yani bu örgütün hitap ettiği tabanla, hareket ettikleri arasında bir çelişki var. Çok detaylı bir şekilde çalıştığınız zaman karşınıza çıkıyor. Bugün örgüt olarak ortaya çıkan Irak-Suriye temelli bir yapı var ama mesela Fransa’dan sekiz yüz kişinin katıldığıyla ilgili raporlar yayınlandı. Rusya’dan, Çeçenistan’dan katılanlar var. Az önce belirtmiştim Irak’ın işgalinden sonra Sünni gruplar içerisinde ABD’ye karşı ortaya çıkan direniş; biz yabancı gücü başımızda istemeyiz, diyen bir direnişti. Şu anda IŞİD’in Musul’daki valisi Libyalı, başka bir bölgedeki komutanı Çeçenistanlı. Buna baktığımızda çok uluslu bir örgüt söz konusu, bu da yerelden tepki çekebilir.

 

Uluslararası arenada etkin hale gelmek için bunları kullandığını söyleyebilir miyiz?

 

Uluslararasından ziyade biraz da muhatap alınmak için. Yani sadece Irak, Suriye katılımlı bir örgüt olsaydı bu kadar dikkat çekmezdi. Ama şimdi Batı’daki duruma baktığımız zaman kendi vatandaşlarının da katılım yaptığını görünce Batılılar bunu engellemek için girişimlerde bulunmaya başladılar. Almanya’da, Fransa’da yargılanan insanlar vardı; ancak başlarda katılımcılar sonradan vatandaşlık almış Araplar’dan oluşunca, bu durum Batılılar’ın işine geldi. Mesela Fransa’dan sekiz yüz kişinin IŞİD’e katılmasıyla içerideki bu tehditlerden kurtulmuş oldu. Ne zaman ki Fransız kökenli Müslümanlar da katılmaya başladı IŞİD’e, işte o zaman; tehlikedeyiz, dediler. Bir takım yasalar çıkarıldı, yargılamalar başladı. Batı, El Kaide mücadelesi eksenindeki mücadele yöntemlerini deniyor ;ama açıkçası bununla nasıl mücadele edeceklerini bilmiyorlar. Bakın, biliyorsunuz kısa bir süre önce ABD, Yemen’de operasyon düzenledi ve iki tane rehine öldürüldü. Bazen ABD bunları kontrol edemeyeceğinden çekiniyor. İşte Batılıların IŞİD’e katılması ister istemez Batı için bir tehdit algısı oluşturdu.

 

Bu olaylar Türkiye’yi şu ana kadar nasıl etkiledi ve ileride ne tür etkiler meydana getirebilir?

 

Bu olaylar Türkiye’yi hem güvenlik hem de ekonomik anlamda etkiledi. Türkiye’nin ikinci büyük ticaret ortağı olan Irak ile ticareti geriledi. Bunun yanında biliyorsunuz IŞİD’in Kobani’ye saldırmasıyla yaşanan 6-7 Ekim olayları bir iç güvenlik sorunuyla karşı karşıya bıraktı Türkiye’yi. Türkiye’nin sınırı şu anda gerçekten ciddi bir tehdit altında. Bunun yanında IŞİD’in eylem gösterdiği yerlerden ciddi bir mülteci akını yaşandı. İki günde iki yüz bine yakın insan Kobani’den Türkiye’ye sığındı, Irak’tan Ezidiler geldi. Türkiye’deki mülteci sayısı şu anda resmi rakamlara göre bir milyon yedi yüz bin, resmi olmayan rakamlara göre ise iki milyonu buldu. Bütün bunlar Türkiye açısından büyük bir tehdit ve zarar anlamına geliyor. Bir kıyaslama yaparsak Haziran ayına kadar Türkiye’de mülteci sayısı bir milyon üç yüz elli bindi, bu olaylardan sonra şu anda bir milyon yedi yüz bin olmuş durumda. Nerden bakarsanız bakın fazladan üç yüz elli-dört yüz bine yakın insan Türkiye’ye sığınmış durumda. Bu durum Türkiye’nin hem ekonomik hem güvenlik hem de sosyal yapısı açısından büyük sorun demek. Çünkü mesela Antepliler Türk vatandaşlarının ekonomik zarara uğradıklarını dillendiriyor. Gelen bu mülteci akınından sonra kira ve ev fiyatlarının artması, ister istemez esnafın ve işçilerin işini zorlaştırdı. Suriyeliler daha ucuza çalıştığı için bazı firmalar Türk işçilerini çıkarmaya başladılar; bu da ülkedeki işsizlik oranlarının yükselmesini de beraberinde getirebilir.

 

Peki, Ali Bey bizimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederiz, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

 

Ben teşekkür ederim…

 

Özgenur Aktan - Ersel Koruk

MİNERVA Dergisi Ocak 2015 Sayı 16

Back to Top