Türkiye’nin Orta Doğu’da İzlediği Politikaların NATO Müttefikleri ve AB Üyeleri ile İlişkileri Üzerindeki Etkileri

A- A A+

Türkiye’nin 2009 yılından itibaren izlemeye başladığı dış politika başta NATO müttefikleri ve AB üyesi ülkeler olmak üzere tüm dünyanın dikkatini çekmiştir. Başlangıçta, 2003 yılının başından itibaren bölgede izlenen proaktif dış politika uygulamaları ve “komşularla sıfır sorun” politikası kamuoyunda genellik olarak olumlu karşılanmış ve özellikle ticari ilişkilerimize belirli bir ivme kazandırmıştır. Bununla beraber, beklenmedik şekilde ortaya çıkan ve hızla gelişen “Arap Uyanışı”(Arap Baharı)nın Türkiye’yi nispeten hazırlıksız yakaladığını ve dış politika uygulamalarımızda bazı çelişkilere neden olduğunu belirtmek mümkündür.

 

Bu çelişkili politika uygulamaları sonucunda Türkiye’nin Orta Doğu’da zemin kaybettiği, ABD ile ilişkilerinin zedelendiği, AB ile üyelik müzakerelerindeki ivmenin de önemli ölçüde zayıfladığı görülmektedir. 

 

Gelişmeler

 

2009-2010 yıllarında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olduğu dönemde özellikle Filistin ve Arap-İsrail uyuşmazlığı ülkenin gündeminde öncelikli konular olarak yer almıştır. Bu dönemde Türkiye uluslararası ilişkiler sahnesinde devlet dışı aktörlerle, örneğin Müslüman Kardeşler, Hamas, Al-Nusra gibi unsurlarla da temaslar kurmuş, böylelikle müttefiklerinden farklı bir politika izlemeye başladığı algısının oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu algı kısa zamanda Türkiye’nin bu oluşumlara destek verdiği şeklinde bir anlayışa dönüşmüş, algıyı değiştirmek için yeterli ve ikna edici bir çaba gösterilmemesi sonucunda bu anlayış pekişmiştir. Hamas’ın merkezinin Türkiye’ye taşınması, rejim aleyhtarı grupların, bu meyanda Müslüman Kardeşler’in Türkiye ile olan ilişkilerini görünür biçimde yoğunlaştırmaları Türkiye hakkında çeşitli ithamlara yol açmış, Batı nezdinde oluşan algısı bu defa kuşkuya dönüşmüştür. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e verdiği destek ABD’de ve AB’de Türk dış politikasının istikameti hakkında ciddi soruların ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin İran ile uluslararası toplum -bilhassa ABD- arasında beliren uyuşmazlıklar bağlamındaki politikaları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı nezdinde izlenen İran’ın nükleer dosyası konusundaki tutumu da Batı ile arasındaki görüş farklılıklarını artırmıştır.

 

2009 yılının Ocak ayında Davos’ta yaşanan “One minute” olayı, Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinde gerginliğin başlangıcını oluşturmuştur. Ancak Türk dış politikasında asıl önemli dönüm noktasını 2010 yılında yaşanan olaylar oluşturmuştur. Bu yıl Türkiye İran’a yönelik yaptırımlar konusunda BMGK oylamasında Brezilya ile birlikte olumsuz oy kullanmış, ayrıca İsrail ile arasında Mavi Marmara vakası yaşanmıştır. Mavi Marmara krizi kapsamında Türkiye, İsrail ile ilişkilerinin düzelmesi için üç talepte bulunmuştur. Özür dilenmesi, tazminat ödenmesi ve Gazze’de ablukanın kaldırılmasından oluşan bu taleplerden ilk ikisi İsrail tarafından kabul edilmiş olup sonuncusu uluslararası alanda destek bulmadığı gibi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin inisiyatifi ile kurulan panel de “ablukanın uluslararası hukuka uygun olduğu” görüşü benimsenmiştir. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulması ülkemizin bölgesel aktör olarak gücünü ciddi biçimde etkilemiştir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki etkinliğini, diğer hususların yanında, bölgede hem Arap ülkeleri ile hem İsrail’le ilişkilerini dengeli şekilde sürdüren tek ülke olması sağlamaktaydı. Bu durum bir yandan Orta Doğu’daki politikalarda Türkiye’yi sözü dinlenir bir ülke konumuna getirirken bir yandan da Batı gözündeki stratejik değerini artırmaktaydı. Bugün gelinen noktada Türkiye hem bölgede hem Batı gözünde bu etkisini kaybetmiştir. Bunun bir sonucu da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi içindeki gücünün zayıflaması olmuştur.

 

Türkiye’nin Ortadoğu’ya giderek daha ağırlıklı biçimde yaklaşmaya başlaması sonucu oluşan algı değişikliği mensubu olduğumuz Batı camiasında Türkiye’nin bir “eksen değişikliği” içinde mi olduğu şeklinde sorgulamaların artmasına yol açmıştır. Bu sorgulamalar Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşmakta olduğu, yeni arayışlar içine girdiği, yeni-Osmanlıcı bir politika izlemeye başladığı yorumlarını yaygınlaştırmıştır.

 

Türkiye’nin dış politikasındaki çelişkili uygulamalara bağlı olarak oluşan bu algı değişikliği, iç politikada görülen bazı gelişmelerle birlikte okunduğunda Türkiye’nin özellikle demokrasi, laiklik, hukuk devleti, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü gibi Avrupa Birliği değerlerinden ve prensiplerinden giderek uzaklaşmakta olduğu izlenimini yaratmıştır.

 

AB üyelik perspektifinin, takriben 50 yıldır farklı iktidarlar döneminde özellikle evrensel hukuk kuralları ve demokrasi değerleri bağlamında çeşitli alanlarda iyileştirmeleri ve reformları teşvik edici rol oynamış olduğu söylenebilir. Bununla beraber, kamuoyunda zaman zaman AB’ye karşı olumsuz kanaatlerin görüldüğü de bir gerçektir. Bu kapsamda son zamanlarda yapılan anketlerin, Türk kamuoyunda AB hakkında oluşan olumsuz algının nispeten olumluya dönüşmeye başladığının işaretlerini verdiği bu noktada not edilmesi gereken bir gelişmedir.

 

Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin ilerlemesinin önündeki engellerin başında AB’nin GKRY’yi üye olarak kabul etmesi ve akabinde KKTC’ye karşı uyguladığı ayırımcı politikaları değiştirmeksizin sürdürmesi gelmektedir. Türkiye GKRY’nin üyeliğini müteakip AB ile bu bağlamda imzaladığı Ankara Protokolü’nü uygulamaktan imtina etmiş, bu davranışını AB’nin KKTC’ye olan ayırımcılığını sürdürmesiyle haklı göstermeye çalışmış, ancak AB meseleyi tamamen hukuki bir perspektiften algılayarak Türkiye’nin Ankara Protokolü ile ilgili yükümlülüğünü yerine getirmediği yönündeki ısrarından vazgeçmemiştir. Avrupa’da artan yabancı düşmanlığı, zenofobi ve bilhassa Orta Doğu’daki gelişmelere bağlı olarak yaygınlaşmaya başlayan İslam karşıtlığı Türkiye’ye olan bakışı olumsuz etkileyen diğer faktörlerdendir. Bunlara müttefiklerimizin PKK ve genel olarak Kürt sorunu ile ilgili bazen önyargılı yaklaşımları, Suriye konusundaki görüş farklılıklarımız, Rusya ve İran ile Batı arasında olan sorunlu ilişkilere bakışımızdaki nüanslar ve AB üyeliğimize Birlik üyelerinin kendi içlerindeki farklı yaklaşımları eklendiğinde, Türkiye-AB ilişkilerinin olumlu bir mecra içinde ilerlemesi güçleşmektedir.

 

Bu gelişmelerin bir yansıması olarak AB ile 2005 yılında başlatılan üyelik müzakereleri süreci ciddi bir yavaşlama geçirmiş, GKRY’nin dönem başkanlığı ile birlikte tam anlamıyla durağanlaşmıştır.

 

AB’nin Türkiye’ye olan bu yaklaşımı yeni açılımlar aranmasına yol açmış, bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler kurulması için kullanılmaya başlanan söylem, müttefiklerdeki endişeleri daha da artırmıştır. Bu örgüte katılmak kuşkusuz Türkiye’nin geleneksel politikaları ve Batı ile ilişkileriyle bağdaşmamaktadır.

 

Türkiye’nin izlediği politikalar hakkındaki endişelerin en fazla arttığı müttefiklerimizin başında ABD gelmektedir. Türkiye’nin ABD ile ilişkileri ve çeşitli alanlardaki işbirliği iniş çıkış gösterse de genellikle yoğun bir şekilde devam edegelmiştir. Ancak son zamanlarda ABD basın ve yayın organlarında Türkiye’nin dış politikada Batı ağırlıklı bir politikadan Ortadoğu/İslam dünyası odaklı politikaya meyil ettiği izleniminden, zaman zaman ortaya çıkan Osmanlı nostaljisinden, bu çerçevede Müslüman Kardeşler’e verilen destek ile din referanslı güçlere gösterilen kolaylık ve yardımlardan rahatsızlık duyulduğu açıkça ifade edilmektedir.

 

Türkiye’nin füze savunma sistemi kurulması için Çin ile anlaşması ABD’deki endişeyi daha da pekiştirmiş, NATO müttefiklerimizde şaşkınlık uyandırmıştır.

 

Bütün bu gelişmelerin Türkiye’nin Batı ile arasının giderek açılmaya başladığı şeklinde bir algı yarattığı dönemde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayan “Arap Uyanışı” Türkiye için çok önemli bir fırsat oluşturmuş ve müttefikleri ile ortak politikalar geliştirebilmesi için uygun bir zemin yaratmıştır. Ancak Türkiye’nin “Arap Uyanışı” ile karşısına çıkan bu fırsatı yeterince iyi ve olumlu değerlendirmiş olup olmadığı sorgulanmaya değer bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımlarında Batı camiasından farklı olarak Müslüman Kardeşler bağlantılı oluşumlara sıcak bakması -kimi zaman açık destek vermesi- müttefiklerle aramızda oluşabilecek ortak platform zemininin kısa zamanda aşınmasına yol açmıştır. 

 

Batı camiası “Arap Uyanışı”nı bir demokratikleşme ve otoriter/totaliter rejimlerden arınma çabası olarak görmüş, bununla birlikte yıkılan rejimlerin yerine kurulacak olan yeni oluşumların desteklenmesinde de olabildiğince ihtiyatlı davranmaya özen göstermiştir. Türkiye de Arap Baharı’na prensip itibariyle olumlu yaklaşarak sürecin Arap ülkelerinde demokratik bir dönüşüme yol açabileceği düşüncesiyle destek vermiştir. Ancak tek başına demokratik seçimlerin totalitarizme engel olamadığı kısa zamanda görülmüştür.

 

2011 yılından itibaren ise Suriye’de başlayan kargaşa ve akabinde beliren -bazı yorumlara göre bir iç savaş olarak anılan- durum Türkiye ile Batı arasındaki yaklaşım farklılıklarında yeni bir safha oluşturmuştur. Suriye’de çözüme yönelik adımların atılmasında Batılı müttefiklerimizin kararsız ve mütereddit davranmaları sonucu Suriye krizi nitelik değiştirmiş, sorun Suriye içi bir kaos ortamından sınır aşan terör boyutuna dönüşmüştür. Suriye’deki kaosun yarattığı koşulları değerlendiren terör unsurlarının canlandırdığı güçler IŞİD olarak karşımıza çıktığında, bu defa Batılı müttefiklerimiz açısından da Suriye sorunu hakkındaki algı nitelik değiştirmiştir. Batı artık öncelikli olarak IŞİD terörüyle mücadeleyi hedeflerken, Türkiye Esad’ın düşürülmesine ilişkin önceliğini korumuştur. Türkiye bu konuda izlediği politikada uluslararası toplum içinde yalnız kalmıştır.

 

Arap Uyanışı’nın Türkiye yönünden üç farklı tehdidi beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Bunlar; çeşitli din referanslı siyasi hareketlerin güçlenip iktidar olması, Suriye’deki iç savaşın yarattığı kaos ve çatışmaların sınır boyunca Türk yerleşim bölgeleri için oluşturduğu ve oluşturacağı güvensizlik ve nihayet Suriye Kürtleri’nin sınır boyunca bazı bölgeleri işgali ve buralarda özerklik ilan etmeleri olarak sıralanabilir.

 

Türkiye Ortadoğu’ya yönelik politikalarıyla bir yandan müttefikleriyle uyumlu bir dış politika izlemediği kanaatinin yaygınlaşmasına yol açarken, bir yandan da kendi güvenliğine yönelik tehditlerin artması ile karşı karşıya kalmaktadır.

 

2000’li yılların başında Ortadoğu’da yükselen Şii gücünün hamisi olarak beliren İran’ın dengelenmesi için Türkiye’nin öne çıkması gerektiğini savunan çevrelere, Ankara böyle bir misyon üstlenmek istemediği ve Ortadoğu’da bir Sünni-Şii kutuplaşmasının tarafı olmayacağı yanıtını vermekteydi. Türkiye’nin bütün gücünü ve cazibesini ise laik, demokratik, çoğulcu sivil toplum yapısı; parlamenter sistem ve hukuk devleti ilkelerini temsil etmesi; Batı kurum ve kuruluşlarındaki üyeliği ya da üyelik süreci oluşturmaktaydı. Türkiye’nin bu özellikleriyle “ılımlı İslam” modelinin yayılmasına da yardımcı olabileceği ileri sürülmekteydi. Bugün ise ülkemizin artık bir Sünni-Şii kutuplaşmasında taraf olduğu algısı yaygınlaşmaktadır.

 

Bunun sonucunda Türkiye Ortadoğu’da gerçek bir bölgesel güç olarak oynayabileceği rolü kaybetmekte, bölgenin sorunlarının çözümünde örnek olarak gösterilebilecek ülke konumunu da zayıflatmaktadır. Bugün artık bölgedeki toplumsal dönüşüm ve demokratikleşme bağlamında gösterilen bir örnekten söz edilirken, Türkiye’den çok Tunus’un adı zikredilmeye başlanmıştır.

 

Sonuç

 

Tüm bu gelişmeler başta Türkiye ile ABD arasındaki bağlar olmak üzere, müttefiklerimizle ilişkilerimizi olumsuz biçimde etkilemektedir. Bu sebeple Türkiye’nin Batılı müttefikleri nezdinde oluşan olumsuz algının giderilmesi maksadıyla yapıcı adımlar atması elzemdir.

 

Dış politikada tarihsel nostaljiye, dinsel ve mezhepsel referanslara olduğu kadar ideolojiye de yer yoktur. Dış politika kuşkusuz aktif olmalıdır, fakat bu aktivizmin ters tepmemesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Bugün küreselleşmiş ve şeffaflaşmış dünyada başta tarafsız ve bağımsız yargı, temel insan hakları ve hürriyetleri ve hukukun üstünlüğü olmak üzere Batı’nın değerlerine bir alternatifin olmadığını kabul edilmeli ve buna göre davranılmalıdır. Aksine bir tutumun ülkeleri ve halklarını nasıl büyük felaketlere sürüklediğinin canlı örnekleri çevremizde açıkça görülmektedir. Türkiye’nin Batı camiasından uzaklaşmaması gerektiği, zira dünya ile entegrasyonunda halen üyesi olduğu Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurum ve kuruluşları ile AB’den başka bir alternatifi olmadığı açıktır. Bunun sürdürülebilirliği de ancak Türkiye’nin başta kuvvetler ayrımı, hukukun üstünlüğü olmak üzere çağdaşlaşmanın vazgeçilmez değerleri olan basın, fikir ve ifade özgürlükleri konusunda bir an önce gerekli yasal önlemleri alması ve ilkeli bir tutum izlemesi ile sağlanabilecektir.

 

Ortadoğu’da kaybettiği politik ağırlığı yeniden kazanması için Türkiye’nin bölgedeki tüm ülkelerle ilişkilerini, diyaloğunu ve işbirliğini geliştirmesi en önemli dış politika öncelikleri olarak belirmektedir. Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirmesi, Suriye’ye karşı daha dengeli bir politika gütmesi, mezhepçilik ithamlarına imkan vermemek için ideolojik davranmaması, İsrail ile ilişkileri eski düzeyine getirmesi, AB ile ilişkilerine öncelik tanıması, ABD ile pürüzlere meydan vermemesi, askıdaki sorunlarını çözmek için çaba sarf etmesi, iç politikadaki gerginliği ve kutuplaşmaları önlemesi gerekmektedir. Bu adımları atan bir Türkiye hem bölgesindeki saygınlığını pekiştirecek, hem müttefikleri ile ilişkilerinde daha çok dinlenir bir ortak haline gelecek, hem de içinde bulunduğu kurum ve kuruluşların politikalarının oluşumunda daha etkin bir konum kazanabilecektir.

 

 

* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)-Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd: Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral, M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top