Sözde Soykırım Hakkında Bazı Tespitler ve Düşünceler

A- A A+

1. Genel tespitler :

a)Her şeyden önce Ermenilerin sözde soykırım iddialarının 1948 tarihli Jenosid Sözleşmesi ışığında hukuki bir geçerliliği olmadığı ve konunun tamamen siyasi nitelikte olduğunu belirtmek uygun olacaktır. Türkler Ermenilerle farklı ırk, dil, din ve kültüre mensup olmalarına  rağmen uzun yıllar barış içinde yaşamışlardır.  Ermeniler Türklerle kaynaşmış ve tebayı sadıka olarak devlet hiyerarşisinde sadrazamlık, bakanlık, büyükelçilik gibi görevlerde bulunmuşlardır. Ayrıca edebiyat, mimari, tiyatro ve müziğe önemli  katkılar yapmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenileri yok etme gibi bir politikası hiçbir zaman olmamıştır.

b)Ermeni Patrikhanesi Fatih döneminde 1453’te Bursa Ermeni Kilisesi’nin Başrahibinin Patrik olarak atanması ve Ermenilere kültürel ve dini hakların verilmesi ile  kurulmuştur.

c)Osmanlı İmparatorluğu’nda her milletin (Yunanlı, Bulgar, Arnavut…) belirli bir coğrafyası   olmasına karşın Ermeniler Anadolu’nun hemen her yerine yayılmıştır. Osmanlı kayıtlarına göre 1914’te İmparatorluk’ta yaşayan tüm Ermenilerin sayısı   1.2 milyon civarındadır. Ermeni Patrikhanesi’ne göre 1913’te bu sayı 1.9 milyonu bulunmaktadır.

d)Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekim 1914’te resmen Almanların yanında savaşa girmesi üzerine önce Doğu Anadolu’daki Osmanlı ordusunda bulunan çok sayıda Ermeni asker firar ederek Çar ordularına katılmıştır. Kısa süre sonra da Urfa, Muş, Elazığ, Bitlis, Diyarbakır ve Van’da savunmasız sivil halka yönelik saldırıya geçen Ermeni çeteleri büyük katliamlar yapmışlardır. Söz konusu Ermeni isyanlarının gayesi bu vilayetlerde çoğunluğu sağlayarak  bağımsızlıklarını ilan etmekti.  Buna paralel olarak bölgedeki Ermenilerin desteğinde gelişen Ermeni çetelerinin Doğu’da Osmanlı ordusunun arka hatlarını çevirdiği, diğer bir grup çetenin de Güney Anadolu’da savaşa karıştığı ve mahalli halka türlü zulümde bulunduğu bilinmektedir. Nubar Paşa’nın Sevr Konferansı’na gönderdiği telgrafta Ermeni silahlı milislerinin İtilaf Devletleri safında Osmanlılarla savaştığı kaydedilmektedir.
 
e)Bu durum karşısında hükümetin önünde iki seçenek bulunmakta idi. Ermenileri Ermenistan’a doğru  sürmek ki bu halde  iki ateş arasında kalacak Ermenilerin büyük çoğunluğu ölüme terk edilmiş olacaktı veya bunları savaş alanlarının dışına çıkarmak ve sakin bir alana iskân etmek.  Bu ikinci seçenek Mayıs 1915’te Meclis kapalı olduğundan geçici bir kanunla yürürlüğe kondu. Yeniden iskâna tabi tutulan (relocation) Ermeni sayısının 700-800 bin kadar olduğu bunun yarısından fazlasının tahsis olunan bölgeye vardığı anlaşılmaktadır. Kayıpların salgın hastalıklardan ve çetin yol ve iklim şartlarından meydana geldiği ileri sürülmektedir. Ancak sebebi ne olursa olsun bu kadar insanın hayatını kaybetmiş olması çok üzücüdür.

f)Savaş sırasında bir etnik grubu başka bir yere iskân etme uygulamasının Birinci Dünya Savaşı başlarında İngilizler tarafından Alman asıllı İngiliz vatandaşlarına tatbik edildiği, bunların savaş başında hemen başka bölgelere nakledildikleri hatta devrin Donanma Lordu olan Alman asıllı Louis Battenberg’in istifa ettirildiği bilinmektedir. Bu uygulamanın yıllar sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da Alsace-Lorraine’deki Alman asıllı Fransız vatandaşlarına, ABD’de de Japon asıllı ABD vatandaşlarına uygulandığı da herkesin malumudur.

g)24 Nisan 1915’te İstanbul’da Taşnak, Hıncak ve Rangava Komiteleri’nin ileri gelenlerinden 235 kişi tutuklanmış olup bunların akıbeti hakkında bir bilgi yoktur.  Bu tarihte henüz yeniden iskân uygulaması (25 Mayıs 1915’ten sonra) daha ortada yok iken Ecmiadzin’daki Ermeni Katolikosu’nun  24 Nisan’da ABD Devlet Başkanı’na “Türkler Ermenileri kesiyor” diye telgraf çekmesi dikkat çekicidir. Sözde soykırımın tarihi olarak 24 Nisan’ın benimsenmesi de bundan kaynaklanmaktadır.    

2. İskân sonrası gelişmeler:


a)30 Ekim 1918’de ateşkesin imzalanmasını takiben yeniden iskân uygulaması hakkında kapsamlı bir soruşturma yapılması kararlaştırılmıştır. Sadrazam Tevfik Paşa o devrin bağlantısız ülkeleri Danimarka, İspanya, Hollanda ve İsviçre temsilcilerinden oluşacak bir komisyon kurulmasını önermiş ve bu devletler nezdinde girişimde bulunulmuştur. Ermeni konusunun kendi kontrolünde kalmasını isteyen İngiltere her ne kadar bunu önlemiş ise de bu hususta yazışmalar arşivlerde mevcuttur. Bunu hemen takiben Damat Ferit Paşa’nın bir Divanı Harp kurdurduğu ve burada 1400 kişinin yeniden iskân uygulamasındaki kayıplarla ilgi olarak kötü muamele, ihmalkârlık ve yolsuzluk gibi hususlardan yargılandığı, bazı görevlilerin çeşitli hapis cezasına çarptırıldığı, hatta bazı idam cezalarının verilmiş olduğu hatırlanacaktır.

b)Aynı tarihlerde Ermeni Patrikhanesi’nin telkini ile 150 kadar Osmanlı yönetici İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya gönderilmiş, bunları suçlamak amacı ile Osmanlı arşivleri ve hükümet evrakları titizlikle incelenmiş ancak hiçbir suç unsuru bulunamamıştır. Bunun üzerine İngilizler 19. yüzyıldan beri Anadolu’ya yayılan Amerikalı misyonerlerin raporlarına yönelmişler,  burada da bir suç unsuru bulamayınca  Osmanlı yöneticilerini serbest bırakmışlardır.

c)Bu sıralarda Ermenilerin son zamanlara kadar propaganda için kullandıkları Aram Andonian’ın meşhur belgelerini içeren kitap piyasaya çıkmıştı. Ancak İngilizler anılan kitaptaki belgelerin hepsinin düzmece olduğunu bildikleri için ne bu kitaptaki belgeleri ve ne de kendi yayınlamış oldukları “blue book”ta yer alan hususları ve iddiaları Malta’daki mahkemede ileri sürememiştir. Bu durum Ermenilerin bir ara “savaş atı”  olan bu 2 vesikanın düzmece ve geçersiz olduğunu ortaya koymuştur.

3. Soykırım kelimesinin kullanılması:


a)Ermenicede olmayan soykırım kelimesini Ermenilerin 1960’ların ortalarından itibaren kullanmaya başladıkları görülmektedir. Diasporadaki Ermenilerin büyük kısmı Osmanlı topraklarında yaşamış, bir kısmı olaylara karışmış ailelerin çocuklarından oluşmaktadır. Soykırımın özellikle diaspora Ermenilerinin bir nevi ortak kimliği haline dönüştüğü görülmektedir. Echmiadzin de soykırım sözcüğünü bir yandan Milli Ermeni hüviyetini korumak ve özellikle diasporanın yaşadıkları ülkelerde erimesini önlemek diğer yandan da Ermenistan ile diaspora Ermenileri arasında birleştirici bir kenet  olarak telakki edip kullandığı açıktır.

b)Ermeni propagandasının 1960’ların ikinci yarısından itibaren “soykırım” ile ilgili faaliyetlerine hız verdiği, bu çerçevede 1930’larda 300.000 olduğu belirtilen kayıp sayısını giderek artırarak Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan tüm Ermenilerin sayısından fazla olan 2.000.000 rakamını ileri sürdüğü ve dünya kamuoyunu etkilemek amacı ile Yahudi soykırım ile paralellik kurmaya yeltendiği görülmektedir. Soykırımın mevcudiyeti her şeyden önce bir ırkı yok etme niyet ve kastına bağlı olmaktadır. Osmanlılarda böyle bir niyet ve kastın olmadığının önemli bir delili Batı Anadolu, Trakya, Ankara ve İstanbul civarında bazı tutuklamaların haricinde kitlesel herhangi bir eyleme rastlanılmamış olmasıdır. Ayrıca Malta’da mahkeme önüne çıkan Osmanlı görevlilerinin soykırım suçu işlediklerine dair bütün araştırmalara rağmen herhangi bir delile rastlanamadığından istisnasız hepsinin serbest bırakılmış olmaları da bir diğer delildir.

Yahudi Soykırımı ile paralellik kurma iddialarına karşı da Nazilere hiçbir  şekilde şiddete başvurmamış olan  Yahudilerin aksine Ermenilerin ayaklanıp teşkil ettikleri çetelerle sivil masum halkı  katlettikleri bilinmektedir. Öte yandan Ruslara karşı savaşan Osmanlı ordusunun ikmal yollarını keserek ve silahlı çatışmalara girerek fiilen  çete savaşı yaptıkları  herkes tarafından kabul edilmektedir. Ayrıca Yahudi soykırımını yapanların İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulan uluslararası bir mahkemede idama mahkum edildikleri hatırlanacaktır.

4. Farklı devletlerde konuyla ilgili alınan kararlar:


a)Ermeni propagandasının etkisi ile 20’den fazla ülkenin parlamentoları ve ABD’de birçok (40’tan fazla) eyaletin parlamentosunda soykırım iddiasını tanıyan kararlar geçmiştir. ABD Temsilciler Meclisi de 1974 ve 1985’te 1915 Olaylarını soykırım olarak niteleyen kararlar almıştır. Buna rağmen konu yine gündeme gelmektedir. ABD Başkanı Reagan bir mesajında soykırım sözcüğünü kullanmış ise de diğer Başkanlar bu ibareyi kullanmaktan kaçınmış, ancak 1915 olaylarında 1.5 milyon Ermeni’nin katledildiği gibi abartılı rakamlar ileri sürmüşlerdir. Bu çeşitli parlamentolarca alınan kararlar, Fransa ve İsviçre hariç, yasama kararı olup bunların yürütme üzerinde hiçbir etkisi olmadığı, diğer bir ifade ile pratikte hiçbir netice hasıl etmediği bilinmektedir. Fransa ve İsviçre’de ise durum farklıdır. Fransa parlamentosunda beyan (declaration) ve karar sureti (resolution) usulleri olmadığından kararlar kanun şeklinde çıkmaktadır. Fransa 2001 yılında soykırım iddialarını bir kanunla kabul etmiş, bunu takiben 2012 Ocak ayında da soykırımın inkârını suç sayan ikinci bir kanun da kabul etmiştir. Ancak Fransa Anayasa Konseyi bu ikinci kanunu anayasaya aykırı  bulduğundan bu ikinci kanun yürürlüğe girememiştir.

İsviçre’ de aynı şekilde soykırımı suç sayan bir kanunu kabul etmiş ve bu kanun hükümleri çerçevesinde Doğu Perinçek’i mahkum etmiş, Perinçek de bu kararı AİHM’e intikal ettirmiş  olup dava devam etmektedir.

b)Avrupa Parlamentosu’nun da 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Ermeni soykırım iddialarının tanınması yolunda beş-altı karar aldığı bilinmektedir. Son olarak Avrupa Parlamentosu’nda hazırlanmakta olduğu veya yaptırımı ve bağlayıcılığı olmayan bir raporda soykırımın tanınması çağrısının yer aldığı ve Türkiye raporuna da soykırım ifadesi sokulması hususunda baskıların söz konusu olduğu basın haberlerinden izlenmektedir. Bu hususta Avrupa Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 tarihinde kabul ettiği bir karar suretinde ezcümle “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin maruz kaldığı trajedi nedeni ile bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sorumlu tutulamayacağı gibi bu tarihi olayın soykırım olarak tanınması durumunda bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı siyasi, hukuki ve maddi taleplerde bulunulamayacağı” vurgulanmaktadır.

c)Uluslararası Jenosid  Sözleşmesi 1948 yılında kabul edilmiş olup başlangıç kısmında da belirtildiği gibi (retroaktif/makabline şamil) değildir. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ileri sürülebilecek hukuki geçerli bir argüman bulunmadığı açıktır.

5. Sorunun karşılıklı suçlamalarla parlamentolardan çıkarılan ve pratikte hiçbir netice doğurmayan yasama kararları ile çözümlenemeyeceği açıktır. Türkiye bu konuda gayet yapıcı bir tutum takınarak tarihi gerçeklerin saptanması amacı ile Osmanlı arşivlerinin önemli kısmını açmış ve konunun Türk ve Ermeni tarihçileri ile üçüncü bir ülke uzmanlarının katılımı ile kurulacak bir komisyonda incelenmesini önermiştir. Ermeniler Taşnak arşivlerini açmaya bir türlü yanaşmadıkları gibi tarihçilerin toplanması teklifine de olumlu bakmamaktadırlar.

6. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi çabaları :

Türkiye, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tüm Sovyet ardılı cumhuriyetleri hiçbir ayırım yapmaksızın uluslararası camianın egemen ve bağımsız birer aktörü olarak tanımıştır. Ermenistan da bu devletler arasında yer almıştır. Bununla beraber, bu yıllarda Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulması mümkün olamamıştır. Ermenistan’ın bağımsızlıktan önce yayımlamış olduğu egemenlik bildirgesinde “Batı Ermenistan” ifadesinin yer alması ve Doğu Anadolu’da 1915 yılında gerçekleştiği iddia edilen “soykırım” vurgusu diplomatik ilişkilerin kurulmasının önündeki en büyük engeli oluşturmuştur. Bu arada başlayan Yukarı Karabağ sorunu ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaş da ilişkilerin normalleştirilmesini engelleyen unsurlardan birini oluşturmuştur. Nitekim Ermenistan’ın Kelbecer’i işgaliyle birlikte, Türkiye 3 Nisan 1993 tarihinde Ermenistan ile olan kara sınırını kapatmıştır.

Bu tarihten sonra geçen süre zarfında iki ülke arasında çeşitli aralıklarla ilişkilerin normalleştirilmesi çabaları teknik düzeyde sürdüğü halde olumlu bir gelişme sağlanamamıştır. Koçaryan’ın 1998 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Ermenistan “soykırım” politikasını dış politikasının önemli bir hedefi haline getirmiş ve üçüncü ülkeler nezdinde bu iddiasının tanınması için faaliyetlerini hızlandırmıştır. Bu dönemde Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin ilerlemesi ve normalleşmesi Ermenistan’ın bu tutumu nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.

2008 yılından itibaren Türkiye’nin komşularıyla olan sorunlarının çözümlenmesi ve Türkiye’nin etrafında bir istikrar ve barış coğrafyası yaratılması çabalarının başlamasıyla birlikte, İsviçre’nin de kolaylaştırıcı rol üstlenmesi sayesinde, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi girişimleri yeniden başlamıştır. Yapılan müzakereler sonunda, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, iyi komşuluk ilişkilerinin tesisi ve diplomatik ilişkilerin başlatılması gibi hedefleri içeren iki protokol hazırlanmış, bu protokoller diğer birçok unsurun yanı sıra, bir yandan tarafların tarih ile ilgili görüş farklılıklarının giderilmesi amacıyla bir ortak tarihçiler komisyonu kurulmasını öngörürken, bir yandan da iki ülke arasındaki sınırın açılması için bir yol haritası hazırlanması fikrini içeren belgeler olarak dengeli bir yaklaşım oluşturmuştur. Söz konusu protokoller 10 Ekim 2009 tarihinde Zürih’te ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları ile AB temsilcilerinin de katıldığı bir törende imzalanmıştır. Kars Antlaşması’ndan bu yana Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan yegâne belgeleri oluşturan bu protokollerin yürürlüğe girmesi için her iki ülkenin parlamentolarının onay süreci beklenmiştir. Bu arada Ermenistan Anayasa Mahkemesi söz konusu protokollerin Ermenistan’ın egemenlik ve bağımsızlık bildirgelerinde yer alan “soykırım” ile ilgili tezlerin değiştiği anlamına gelmediği anlayışını kayda geçiren bir karar kabul edince, Türkiye’de Ermenistan’ın protokollerin ruhuna aykırı bir davranış içine girdiği izlenimi belirmiştir. Türkiye bu nedenle protokollerin onaylanması sürecinde ağır hareket etmiş, bir yandan da Yukarı Karabağ sorunu çözümlenmedikçe Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasının mümkün olmayacağı söylemi kuvvetle dile getirilmeye başlanmıştır. Bu söylem, Ermenistan’ın sürecin tıkandığını düşünmesine yol açmış, nitekim Ermenistan Türkiye protokolleri onaylamadıkça kendi parlamentosunda da onay işlemi yapılmayacağını ilan etmiştir. Aradan geçen beş yılda herhangi bir gelişme sağlanamamıştır. Bugün gelinen noktada, 2015 yılının kendileri açısından yarattığı duyarlılığı da gözeterek, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Türkiye’nin tutumunu “yapıcı ve olumlu bulmadığını” ileri sürmek suretiyle protokolleri Ermenistan parlamentosunun gündeminden çekmiştir.

İki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinde en uygun ortamı hazırlayan ve bugün için daha iyi bir alternatifi bulunmadığı düşünülen protokollerin hayata geçirilememesi Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin önünü tıkamaktadır. Türkiye imzalamış bulunduğu enerji anlaşmalarının etkisi ile Azerbaycan’la ilişkilerinin olumsuz etkilenmemesi amacıyla dikkatli davranmaktadır. Bununla beraber, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşememesi Azerbaycan-Ermenistan ihtilafına Türkiye’nin olumlu bir katkı yapmasını da engellemektedir. Bu durum Türkiye’nin genel olarak Kafkasya’da yapıcı ve aktif bir bölgesel aktör olabilme olanaklarını da sınırlamaktadır.  

Diğer taraftan bu olumsuz görünümlü siyasi ilişkilere rağmen iki ülke arasında ticari, ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler sürmekte, birçok Ermenistan vatandaşı Türkiye’de iş bulmakta, Türkiye bu kişilerin topluma intibakı için anlayışla hareket etmekte, hatta çocuklarının eğitimi için imkânlar yaratarak insani bir tutum sergilemektedir. İstanbul ile Erivan arasında Ermenistan hava yollarının uçak seferleri karşılıklı olarak ziyaretlere de imkan sağlamaktadır.

7. Neler yapılabileceği konusunda akla ilk gelen hususlar olarak:

a)Olayları ve çeşitli ülke veya forumlardan çıkacak karar ve beyanları akılcı  ve gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirerek ileride milli çıkarlarımızı zedeleyebilecek hissi tedbir ve davranışlardan katı surette kaçınmamızın,

b)Türkiye’nin uluslararasındaki durumunu kuvvetlendirecek ve ağırlığını arttıracak ve ikili ilişkilerini daha da geliştirecek önlem ve politikalara yönelmesinin uluslararasında belirli bir etkinliği olan ülkeler ve kurumlarla da arasındaki pürüzlere bir an önce son vererek yakınlaşmasının,

c)Arşivlerimizin hiç değilse önemli kısımlarının internet yolu ile dünya kamuoyunun erişimine sunulmasının,

d)Ermeni Soykırımını kabul eden ülkelerin bir kısmında Ermeni’den çok Türk vatandaş veya soydaşımızın yaşamakta olduğu ve bunların da hiçbir tepki vermemiş olduğu vakıasından hareketle  yabancı ülkeler de yaşayan ve sayları giderek artan soydaş ve vatandaşlarımızın milli konularda şuurlandırılmalarının,

e)Konu ile ilgili yabancı dillerde yayınların arttırılması, yabancı araştırmacılara bu konuda burslar ve diğer kolaylıklar  sağlanmasının  faydalı olacağı düşünülmektedir.

 

* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu:

Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)-Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd: Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral, M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)


 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top