Son Gelişmeler Işığında İran ve Türkiye-İran İlişkileri

A- A A+

İran gerek coğrafi konumu gerek tabii zenginlikleri itibari ile bölgenin önemli ülkelerinden birisi olagelmiştir. 19. ve 20. yüzyıllarda Rusya ve İngiltere arasında iki defa nüfuz alanlarına bölünmüş olmakla birlikte her zaman yeniden birlik ve beraberliğini tesis etmeyi başarmıştır.

 

Çeşitli etnik gruplardan oluşan İran’da Şii inancı ve dini hiyerarşiye bağlılığın Fars kültürü ile birlikte bu beraberliği yaratan ana unsur olduğu anlaşılmaktadır. İran’da monarşi devrinde siyasi meşruiyet her zaman Şii mollaların desteği ile sağlanmış ise de 1906-11 Anayasal Devrim döneminde ilk defa Rıza Şah mollaların eğitim ve yargı üzerindeki kontrolünü kaldırmıştır. Oğlu Muhammet Rıza Şah ise yaptığı reformlar ve özellikle toprak reformu ile hem mollaların hem de toprak ağalarının etkisini sınırlamaya çalışmıştır. Bu iki grup zaman içinde Şah’a karşı birlik oluşturmuş ve 1979 devriminde önemli rol oynamıştır. 1979 Devrimi ile yönetime gelen Humeyni en yüksek erk olarak “Velayet-i Fakih”liği ilan ederek mollaların otonomisine son vermiş yetkilerini rejimin İslami ideolojisi ile sınırlamıştır


İran bugün İslami bir cumhuriyettir. Anayasada egemenliğin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından dini liderliğin gözetimi altında kullanılacağı ifade edilmektedir. Batılı anlamda siyasi partilerin bulunmadığı İran’da milletvekilleri değişik konularda farklı gruplarla birlikte hareket edebilmektedir. Pratikte dini lider Hamaney’e yakın milletvekillerinin oluşturduğu muhafazakar blok ile Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı destekleyenler olmak üzere iki grup olduğunu söylemek mümkündür.

İran çok tartışmalı nükleer programı nedeniyle bugün ABD başta olmak üzere batılı ülkelerin çoğu ile ciddi bir ihtilaf içindedir. İran bu programının barışçı olduğunu iddia etmekte ise de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silah edinmek olduğu kanaati yaygındır. Nükleer Silahların Önlenmesi Anlaşmasına (Non Proliferatıon Treaty -NPT) taraf olan İran’ın UAEA’nın kontrol yetkilerini artıran ek protokolü imzalamakla birlikte bunu bir türlü onaylamadığı, sahip olduğu nükleer tesislerin bir kısmını da UAEA’dan gizlediği bilinmektedir. Ayrıca elektrik üretiminde kullanılan uranyum derecesinin üzerinde bir kesafette zenginleştirilmiş uranyum elde etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Uluslararası camiayı tedirgin eden bu konu İran’ın NPT’yi imzalamış olması nedeniyle hem UAEA’nın hem de BMGK’nın (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) zaman zaman gündeminde ön sırayı işgal etmiştir. BMGK 2006-2007-2008-2010 yıllarında toplam 5 karar sureti ile (1696, 1737, 1747,1803 ve 1929 ) İran’a yaptırımlar uygulanmasını kabul etmiştir. Kararlarda esas itibariyle İran’ın UAEA’nın koyduğu kurallara uyması istenmekte ve bu çerçevede diğer hususların yanı sıra uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması, UAEA ile yakın işbirliği içinde hareket etmesi talep edilmektedir.

İran’ın nükleer programında ısrar etmesinin nedenleri olarak evvel emirde ülkesini ve rejimi korumak, kendisini bölgesel güç olarak kabul ettirmek ve bölgesel güç olarak da etkinliğini bölgede yaymak ve geliştirmek hususlarını saymak mümkündür. Bu çerçevede İran’ın Suriye vasıtası ile Hamas’a ve Lübnan’da Hizbullah’a her türlü yardım ve desteği yaparken Gazze’ye de para yardımı yaptığı bilinmektedir.

İran’ın nükleer silaha sahip olmasının bölge ve körfez ülkelerinde büyük endişe ile izlendiği görülmektedir. Türkiye bakımından ise İran’ın bu tutumu sadece güvenlik yönünden bir tehdit oluşturmayıp bunun ötesinde nükleer silaha sahip bir İran’ın bölgede elde edeceği siyasi ağırlık ve göreceli üstünlüğün Türkiye’ye getireceği sınırlamalar ve sakıncaların da göz önünde tutulması gerekmektedir. Bu vesile ile İsrail nükleer silah sahibi olmasının İran’ı bu yola sevk ettiği görüşünü ileri sürmenin nükleer güce sahip İran’ın başta Türkiye olmak üzere bölge yönünden yaratacağı tehdit ve risklerin göz ardı edilmesine yol açacağı açıktır. Prensipte Orta Doğu bölgesinde hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaması gerekiyorsa da reel politik açısından bugün İsrail’den çok İran’ın nükleer gücünün daha büyük bir tehdit olarak algılandığı görülmektedir.   Konu ile ilgili diğer bir endişe de uzun yıllardır bölgede nükleer silahlara sahip tek ülke konumunda olan İsrail’e ilaveten İran’ında nükleer silahlara sahip olması bölgedeki bazı devletleri, özellikle Mısır ve Suudi Arabistan’ı teşvik etme olasılığı oluşturmaktadır.

Aslına bakılırsa İran’ın nükleer bomba yapsa dahi nükleer bir arsenale sahip olmasının oldukça uzun bir zaman alacağı ve dolayısıyla imal edeceği 1-2 bombayı Batıdan göreceği şiddetli  mukabele nedeniyle  kullanmasının olası olmadığını ancak bunu nükleer güç olmanın siyasi ağırlığından faydalanmak üzere kullanacağı ileri sürülmektedir.

ABD’nin İran’a ilk yaptırımları 1979 yılında Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin işgaline kadar uzanmaktadır. 1981’de tutukluların serbest bırakılmasını takiben kaldırılan yaptırımlar 1984 yılından itibaren tedricen askeri malzemelerle ilgili olarak yeniden hayata geçirilmiştir. İran’ın nükleer programını gerçekleştirmeye yönelmesi üzerine ABD yaptırımlarının daha ağırlaştırılarak ve yaygınlaştırılarak gündeme geldiği görülmektedir. AB’nin de buna paralel olarak yaptırımlarının kapsam ve mahiyetini genişlettiği 2012 yılının Temmuz ayından itibaren İran’dan petrol ithalini yasakladığı bilinmektedir. Yaptırımların zaman içinde gaz ve petrolün dışında bankacılık ve iş alemine yönelmesi İran’ı giderek zor duruma sokmaktadır. İran’ın petrol ve gaz ihracatında yaptırımlar sonucu belirli azalmalar görüldüğü gibi buna ilaveten söz konusu ihracatlardan elde ettiği paraları tahsil edebilmesi de yabancı bankaların İran bankaları ile ilişkilerini askıya almaları nedeniyle büyük sorun haline gelmektedir. Yaptırımlar nedeniyle petrol gelirlerinin yarıdan aza düştüğü, Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre önceki yıllarda günlük ortalama 2,5 milyon varil dolaylarında gerçekleşen petrol ihracatının bir milyon varil dolaylarına indiği, petrol kuyularının bir kısmının kapanma durumuna geldiği belirtilmektedir. Dünyanın ikinci büyük doğal gaz rezervlerine sahip olmasına rağmen İran’ın bir yandan gerekli boru hatlarını zamanında inşa edememiş olması diğer yandan da LNG teknolojisini yeterli derecede geliştirememiş olması nedenleri ile doğal gaz ihracatının sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz aylarda İran doğal gazını Pakistan’a ve Hindistan’a taşıyacak bir boru hattının inşasının söz konusu olduğu; ancak ABD’nin tepkisi sonucu Hindistan’ın projeden çekildiği ve buna mukabil İran- Pakistan boru hattının temelinin geçtiğimiz haftalarda atıldığı basında bildirilmektedir.  Yaptırımların petrol ve doğal gaz ihracatının ötesinde İran’ı finansal olarak da tecrit etmeyi hedeflediği ve bunda da giderek daha büyük ekonomik baskı yaratarak başarılı olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır.

Yaptırımların imalat sektöründen otomotiv, inşaat, tarım, ulaşım, turizme kadar hayatın bütün veçhelerini etkilediği izlenmektedir. Bunun istihdam üzerindeki etkisinin % 12 civarında olduğu, iddia edilen işsizlik oranının % 25’e kadar vardığı; resmi makamlarca % 27 olduğu ifade edilen enflasyonun ise gerçekte daha yüksek olduğu ileri sürülmektedir. Dünya bankası verilerine göre İran’ın GSYIH (2011) 331 milyar ABD doları; kişi başına GSYIH (2011) ise 4326 ABD dolarıdır. İran’ın dış borcunun kabili ihmal bir seviyede 10 milyar ABD doları civarında olduğu belirtilmektedir. Yaptırımlar İran’ı bankacılık ve sigortacılık dahil uluslararası ticaretin bir çok önemli sektöründe tecrit etmiştir.

Yaptırımların diğer bir neticesi de İran riyalinin son yıllarda büyük bir değer kaybına uğraması (2011’de % 50, 2012’de ise % 100) olmuştur. İşsizlik ve enflasyon oranlarındaki artışların halkın hayat standardını belirli şekilde etkilediği gibi tasarruf sahiplerini de yabancı paralara yönelttiği anlaşılmaktadır. Ekonomik sıkıntıların hükümetin nükleer politikalarına 2-3 yıl evveline kadar % 100 destek veren halkın dikkatini iç meselelere yönlendirdiği, bu çerçevede Haziran 2013’te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin özel bir önem taşıdığı belirtilmektedir. Yolsuzluk, rüşvet ve Devrim Muhafızlarının mafyavari eylemlerinden şikayetçi olan halkın bu kere yaptırımlar nedeniyle maruz kaldığı ekonomik baskıların halkın hoşnutsuzluğunu artırdığında şüphe yoktur. Bazı yorumculara göre yaptırımların zamanla İran yetkilileri halkın giderek artan yoksulluğu ile nükleer programa devam ve nükleer silah imali arasında tercihe zorlanacaklardır. Şu ana kadar kayda değer toplumsal bir harekete rastlanmadığı görülmektedir. Ne var ki 12 Haziran 2009 tarihindeki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar teokratik rejimin kırılganlığı akla gelmiyordu; ancak seçimlere hile karıştırıldığı yolundaki haberler üzerine meydana gelen gösteriler ülkede bir muhalefet hareketinin vücut bulmakta olduğu yolunda ciddi bir işaret olarak algılanmıştı. Bu itibarla halkın hoşnutsuzluğunun artmasının önümüzdeki dönemde hükümet aleyhtarı gösterilere dönüşmesinin ihtimal dışı olmadığını düşündürmektedir. 

Anayasa gereği ancak üst üste iki dönem cumhurbaşkanlığı yapabilen olan Ahmedinejad’ın önümüzdeki seçimlerde yandaşlarından birini seçtirmeye çalıştığı, yeni seçilecek cumhurbaşkanının görev süresinin sonunda Putin usulü yeniden adaylığını koyma hazırlığı içinde olduğu yolunda söylentiler de mevcuttur. Muhalefet cephesinde ise cumhurbaşkanlığı için bir çok ismin ileri sürüldüğü, ancak Hamaney’in bu ana kadar hiç birini içine sindiremediği bu nedenle de tek bir muhalefet adayının belirlenememiş olduğu yolunda haberler duyulmaktadır.

İran 1979 yılı başlarında dünyada ilk defa bir devrim sonucu İslam rejimini uygulayan ülke olmuştur. Humeyni komünist Tudeh Partisi mensupları dahil İran halkının büyük çoğunluğunun onayı hatta coşkusu ile iktidarı almış, halka yolsuzluklara ve haksızlıklara son verileceğini vaat etmiştir. Ancak aradan geçen 34 yılın objektif bir bilançosu yapıldığında mollalar rejiminin zaman içinde tatbik ettiği yasakçı ve baskıcı politikalara ilaveten yaptırımlara kadar eski dönemle kıyaslanamayacak derecede kazanılan yüksek petrol gelirlerinin yandaşlara peşkeş çekilmesinin, önlenemeyen işsizlik ve enflasyonun halk kitlelerini derin hayal kırıklığına ve yoksulluğa uğrattığı görülmektedir. “Bizimkiler” ve “Ötekiler” ayrımının zamanla daha da yaygınlaşarak hayatın bütün veçhelerini kapsadığı, bu ayrışmanın siyasi ve idari sisteme de aksettiği “Ötekiler”e hiç fırsat tanınmadığı seçimlerde aday dahi olamadıkları, idarede belirli bir düzeyin üstüne çıkamadıkları, özel sektörde işlerini yürütebilmek için mutlaka yandaş gruptan ortak bulmak zorunda kaldıkları belirtilmektedir. Çocukların da aynı ayrışıma tabi tutulduğu, yandaş gençlere dışarıda en iyi üniversitelerde okuma imkanı verildiği, altlarında en son model lüks arabalarla gezinir ve görkemli villalarında her türlü eğlenceleri tertiplerken hastanelerde teçhizat ve malzeme yokluğunun had safhada olduğu, bazı ilaçların bulunmadığı, intihar sayısında artış gözlendiği, ortadan kaybolan insanların sayılarının arttığı, dünyada 15 yaş üstü uyuşturucu kullanımında İran’ın birinci sırada yer aldığı, fırsatını bulan meslek sahiplerinin yabancı ülkelere kaçtığı, rüşvetin her yerde alenen geçerli olduğu, mollaların mutlak idare şekli ve dini taassubun halkı dinden soğuttuğu ve din aleyhtarı hislerin filizlendiği, halk kitlelerinin memnuniyetsizliklerini giderek açık şekilde ifade etmeye başladıkları  yolunda haber ve yorumlara rastlanmaktadır. İran hakkında uzman bir yazar, bugünün İran’ındaki durumu siyasi apartheid olarak tanımlamaktadır. Bütün bu oluşumlar halkın rejimden ciddi surette koptuğunu göstermektedir.

Yaptırımlar konusunda bir ara İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği yolunda basında bazı haberlere hatta beyanlara rastlandığı hatırlanacaktır. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması bütçe gelirlerinin takriben % 70 kadarını petrol ve gaz ihracatından elde etmesi nedeniyle her şeyden önce kendisine zarar vereceği bir vakıadır. Diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına başta ABD olmak üzere uluslararası camianın göz yummayacağı açıktır. Nitekim geçen yıl bu söylentilerin ortaya atılmasını takiben ABD’nin Bahreyn’de konuşlu 7. filoya ilaveten bölgeye iki uçak gemisini, Fransa ve İngiltere’nin ise birer savaş gemisini sevk ettiği hatırlanacaktır. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ABD ve Temmuz 2012’den beri İran petrolünün ithalini yasaklayan AB ülkelerinden ziyade İran’ın ana petrol müşterileri olan Çin, Japonya ve Hindistan’ın zarar göreceğini, Japonya’nın son olarak yaptırımların da tesiri ile İran’dan petrol ithalini kısıtlamış olduğunu belirtmekte fayda mülahaza edilmektedir.

Bütün yaptırımlara rağmen İran nükleer programını değiştirmemiştir. Halen İran’ın elinde bomba yapmaya elverişli bir miktar düşük zenginlikte uranyum bulunduğu, ayrıca yeni nesil santrifüjleri kısa zamanda kullanacağına dair UAEA’na bilgi verdiği anlaşılmaktadır. Bu yeni nesil santrifüjlerin kullanılmasının İran’a düşük zenginlikli uranyumu iki ila dört misli daha hızlı üretme imkanı sağlayacağı ileri sürülmektedir. İran bugüne dek ABD’nin ikili baskılarına mukavemet ettiği gibi P5+1 (Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi ve Almanya) ile de ciddi müzakerelerden kaçmıştır. Geçen hafta Almatı’da yapılan son toplantıdan da bir netice çıkmamış ve müteakip toplantı için bir tarih tespit etmeden dağılmıştır. Son gelişmeler ışığında bazı çevreler İran’ın sivil amaçlı nükleer teknolojiye sahip olması karşılığında ciddi ve şeffaf önlemlerin uygulanmaya konması gerekliliği üzerinde durmakta bunun da Batı’nın Hamaney’i bu anlaşma teklifinin alternatifinin güç kullanımı olduğuna ikna etmesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Bununla beraber şimdiki aşamada tehdit politikasından ziyade ikna politikasına öncelik verildiği söylenebilir.

İran’ın uluslararası alanda özellikle ABD ve AB’nin yaptırımları nedeni ile maruz kaldığı izolasyondan kurtulmak amacıyla başta Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere çeşitli Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı, bunun yanı sıra Bağlantısızlar Hareketi, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi uluslararası kuruluşlarda faal bir rol oynamaya gayret ettiği görülmektedir. Nükleer tesislerinin bazılarının yapımında ve bu tesislerde kullanılan yakıtlar yönünden Rusya Federasyonu ile özel ve yakın ilişki içindedir.

Arap Baharı hareketinin 1979 İslam devriminden ilham alan bir “İslami Uyanış Hareketi” olduğu iddiasında bulunan İran’ın bölgede bütün ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı izlenmektedir. Bu çerçevede özellikle Suriye ve Irak ile çok yakın ilişkiler içinde bulunduğu, İranlı milislerin Esad’ın kuvvetleri safında savaştığı, ayrıca Esad rejimine her türlü maddi ve askeri desteği verdiği sır değildir. İran’ın Suriye kanalı ile Hamas’a ve esas itibariyle Lübnan’daki Hizbullah’a askeri eğitim ve silah dahil her türlü yardımı yaptığı bu yolla Hizbullah’ı başta Lübnan olmak üzere bölgede etkin siyasi ve askeri güç haline getirdiği Suriye’ye de Esad güçlerinin yanında çarpışmak üzere Hizbullah birlikleri gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca İran’ın Suriye’nin de yardım ve aracılığı ile Lübnan’da para akladığı ve bu ülkede giderek daha önemli yatırımlara yöneldiği yolunda basında haberlere rastlanmıştır.

Saddam’ın devrilmesini takiben Irak ile paylaştığı kültürel ve dini benzerlikleri ustaca kullanan İran’ın özellikle Irak’ta belirli bir etkinliği olduğu, ticari ve ekonomik ilişkilerini bir hayli geliştirdiği, Şii militanlara silah ve eğitim verdiği, para yardımında bulunduğu izlenmektedir. Irak Başbakanı Maliki’nin gerek Arap Ligi toplantılarında Esad rejimine verdiği siyasi destek gerek Esad kuvvetleri safında çarpışan Iraklı Şii milislerin Suriye’ye gönderilmelerinde İran’ın etkisinin olduğu ileri sürülmektedir. Buna mukabil başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinde İran’a karşı eskiden beri var olan tedirginlik ve hassasiyetin giderek artan bir şekilde devam ettiği görülmektedir. Bu çerçevede bazı Körfez ülkelerinin gerek KİK (Körfez İşbirliği Konseyi) içinde gerek münferiden çeşitli güvenlik tedbirlerine tevessül ettiği, ABD’den türlü yardım aldıkları görülmektedir.

Türkiye ile İlişkiler

Türkiye-İran ilişkileri her zaman büyük önem taşımakla beraber farklı dönemlerde inişli çıkışlı bir seyir göstererek 1926 senesinde imzalanan Güvenlik ve Dostluk Anlaşması ile istikrarlı bir eksene oturtulmuştur. Ancak iki ülke arasında İslam devrimi öncesinde bile bir rekabet olagelmiştir. İslam devrimi kuşkusuz Türkiye’deki rejimin tam bir antitezi olarak tezahür etmiş ve bu durum uzun bir süre İran ile Türkiye arasında gerginlikler yaratmıştır. Unutmamak gerekir ki tarihi açıdan bakıldığında İran Şiiliği Osmanlı Devleti dahil bölgedeki güçlere karşı siyasi bir ideoloji olarak gelişmiş ve bir araç olarak kullanılmıştır. Sünniliğe ve özellikle Halifeliğe karşı dini bir ideoloji olarak gelişmiştir. Diğer taraftan, İran bir ara PKK’ya bazı kolaylıklar sağlamış ise de zaman içinde özellikle PJAK’dan duyduğu endişe nedeniyle son zamanlarda bu konuda daha yapıcı bir tutuma girdiği izlenimini vermektedir. Son yıllarda İran ile ilişkilerimiz hemen her alanda özellikle ticari alanda belirli şekilde gelişmiş, ticaret hacmi 2012 yılında 20 milyar doları aşmıştır. Tahmin edileceği üzere İran’dan petrol ve doğal gaz ithalatı ticari ilişkilerin bel kemiğini teşkil etmektedir. Yaptırımlara rağmen Türkiye halen petrol ve gaz ihtiyacının daha az oranda olsa da İran’dan karşılanmağa devam etmektedir.

Türkiye, İran’ın nükleer programının barışçı amaçlı olduğu noktasından hareketle konunun yaptırımlar yerine siyasi müzakereler yolu ile çözümleneceği görüşündedir. Türkiye, bu görüşünü gerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde gerek UAEA’da görüşmelerde dile getirerek oylamalara bu çerçevede katılmıştır. Ayrıca konunun barışçı yollardan bir çözüme ulaştırılması amacıyla 2010 yılında Türkiye-İran-Brezilya Nükleer Anlaşmasının imzalanmasında büyük rol oynamıştır. Ancak Anlaşma’nın uygulamaya dönüşemediği bilinmektedir.

Türk-İran ilişkilerinin bugün ilginç bir safhaya ulaştığı görülmektedir. İran’ın nükleer programı ve Suriye hududuna yerleştirilen Patriot füzelerine tepkisi dışında halen Türkiye ile İran arasında 3 ana konuda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, İran’ın Suriye’de Esad rejimine askeri dahil her türlü yardımı yaparken Türkiye’nin muhalif güçlere verdiği destekten kaynaklanmaktadır. İkinci konu Irak’ı bir arka bahçe ve Başbakan Maliki’yi de kendisine yakın bir yardımcı ortak olarak gören İran’ın Türkiye’nin Irak’ta ülkenin siyasi bütünlüğünü sağlamak amacıyla Irak’taki bütün etnik ve dini kesimlerle yürüttüğü yakın ilişkilerden duyduğu hassasiyettir. Üçüncü görüş ayrılığı ise NATO’nun ülkemizde (Kürecik) konuşlu erken uyarı radarından kaynaklanmaktadır.

Türkiye ve İran’ın politikaları ve karşılıklı çıkarları gittikçe birbiri ile uyuşmaz hale gelmektedir. İran üst düzey yetkililerinin Türkiye aleyhindeki demeçleri prensipte tepkinin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Nitekim son zamanlarda uzun süre pürüzsüz görülen Türkiye-İran ilişkilerinin çelişkileri daha bariz hale gelmiştir. Bu açıdan İran’ın nükleer programı dahil bölge istikrarını tehlikeye sokan çeşitli politikalarının değerlendirilmesinde fayda vardır. 

Türkiye İran ile ilişkilerinde bizatihi eşyanın tabiatından kaynaklanan birbiri ile çelişen bir çok unsuru bağdaştırmak zorundadır. Bir yandan kendi güvenliğinin gereklerini ekonomik ve ticari çıkarlarını gözetirken diğer yandan İran’ın takip ettiği genel politika ve özellikle de nükleer programının bölgede yarattığı kaygı ve endişeleri ciddi şekilde değerlendirmesi gerekir. Türkiye’nin İran politikasında ayrıca ABD ve Batı ile ilişkilerini, NATO dayanışmasını ve AB ile üyelik sürecini de göz ardı etmemesi önem taşımaktadır. 

Unutulmaması gereken en önemli nokta ise, Türkiye’nin Orta Doğu ve Körfez dahil tüm bölgedeki itibar ve saygınlığının her şeyden önce Türkiye’nin demokratik istikrar ve laik rejiminin yanı sıra Batı ile geliştirdiği yakın işbirliği ilişkilerinden ve Batı ittifakı ve kurumları içinde yer almasından kaynaklandığıdır.

 



* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)/Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top