(1) İran İslam Cumhuriyeti: İç Durum ve Genel Ekonomik Görünüm

A- A A+

1.Genel Bilgiler ve Bazı Hatırlatmalar:

A) İç Durum ve Devrimin Organları:

İran 1.648.000 km2lik yüzölçümüyle Suudi Arabistan’dan sonra bölgenin en büyük  ülkesidir. 2013 sayımına göre nüfusu 74,5 milyon olup nüfusun din ve mezheplere göre dağılımı; % 90 Şii, % 8 Sünni ve  % 2 Zerdüşt, Hıristiyan ve Yahudi şeklindedir. İran anayasasına göre, resmi dini İslam, mezhep ise Caferi’dir. Dini ve mezhepsel azınlıkların ibadet serbestisi anayasanın garantisi altındadır. Meclis’in sahip olduğu 290 sandalyenin 5’i azınlıklara tahsis edilmiştir.

Resmi rakamlara göre etnik yönden İran nüfusunun %45’i Fars, %33 Azeri, %7 Kürt, %3 Arap, %2 ise Türkmen kökenlilerden oluşmaktadır. Yaygın bir kanaate göre, Fars kökenli nüfus ile Türk kökenli nüfus takriben birbirine eşittir. Nitekim üst düzey yöneticiler arasında bu yönde denge oluşturulmaya özen gösterildiği dikkat çekmektedir. Örneğin, Fars kökenli Ayetullah Humeyni’den sonra, Türk kökenli Ayetullah Hamaney Velayet-i Fakih makamına getirilmiştir. Yakın geçmişte, cumhurbaşkanlığı ve meclis başkanlığı makamları arasında da benzer dengelemeler görülmüştür. İran’ın diğer bir özelliği de pek çok sınır komşusunun olmasıdır. İran’ın karadan ve denizden komşularının (Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Kuveyt, Irak, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Umman, Pakistan, Afganistan, Rusya, Kazakistan ve Türkmenistan) sayısı 15’tir. İran’ın 5.500 km’lik kara ve 2.500 km’lik deniz hududuna ilaveten Hazar Denizi’nde de 750 km’lik sahili bulunmaktadır. Ülkede okuma-yazma oranının %90’na ulaştığı yolunda basın haberlerine rastlanmıştır.

Tarih boyunca Rus-İngiliz nüfuz mücadelesine sahne olan İran, her iki dünya savaşında da tarafsız kalma çabasına karşın, bu iki güç tarafından nüfuz bölgelerine ayrılarak işgal edilmiştir. Bugün İran’ı Avrupa’dan ayıran ülke Türkiye olup İran’ın diğer batı ve kuzeybatı komşuları olan Ermenistan ve Azerbaycan da Avrupa Konseyi üyesidir. Körfez ülkelerinin ihraç ettikleri petrol Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Her ne kadar Hürmüz Boğazı’nın büyük tankerlerin geçişine müsait olan 45-60 metre derinliğe sahip kısmı Boğazın İran tarafındadır. Bu itibarla Hürmüz Boğazı’nın kontrolünün İran’ın elinde olduğunu söylemek mümkündür.

İran, 1501 tarihinden beri, İslam dünyasındaki ilk resmi Şii devlet olup Ehl-i Beyt inancına sahiptir. Din adamları arasında hiyerarşik düzen vardır. Her mümin Şii, 12.İmam’ın gaybubetinden sonra güvendiği bir Ayetullah’ı taklit ile mükelleftir. Halkın çoğunluğunun Ayetullah Humeyni’yi taklit etmesi sonucu, onun Paris’ten verdiği buyruklarla uyum halinde, İslam devriminin gerçekleşmesi kolaylaşmıştır. Devlet yönetimi teokratik bir sisteme dayanıyorsa da, çoğunluk esasına göre 4 yılda bir yapılan seçimlerle cumhurbaşkanı seçilmektedir. 290 üyeli Meclis’e girebilmek için milletvekili adayının öncelikle İçişleri Bakanlığı, İstihbarat Bakanlığı ile Muhafızlar Konseyi’nden müsaade alması gerekmektedir. Muhafızlar Konseyi üyelerinin 6’sı din adamlarından diğer 6’sı ise meclis tarafından seçilmiş hukukçudan oluşmaktadır. Muhafızlar Konseyi ayrıca kanunların anayasaya uygunluğunu da denetleyen kurumdur.

İran’da cumhurbaşkanı modern anlamdaki devlet başkanı olmayıp daha ziyade icranın başı gibi görev yapmakta, buna karşın devletin ana organlarını da kontrol eden Velayet-i Fakih devlet başkanının görevlerini üstlenmektedir. Velayet-i Fakih teorik olarak 86 din ulemasından oluşan Uzmanlar Konseyi tarafından seçilmektedir. Ancak Humeyni kendisini bu göreve atamış, yardımcı olarak da önce Ayetullah Montazarı’yi seçmiş, 1989’da ise o zamanki Cumhurbaşkanı Ali Hamaney’i seçmiş, Uzmanlar Konseyi de bunu tasdik etmiştir. Velayet-i Fakih’ın lideri, kolluk kuvvetler ve silahlı kuvvetler dahil  yargı ve icranın tüm uygulamalarına müdahale yetkisini haiz olup her bakanlıkta ve her eyalet valisinin yanında bir de temsilcisi bulunmaktadır.

Siyasi hayatın tek aktörü İslami gruplardır. Bunların da bir kısmı reformcu diğer kısmı muhafazakardır. Her ikisi de İslami cumhuriyetin idamesini istemekle birlikte benimsedikleri metotlar farklılık arz etmektedir. Muhafazakarlar katı çizginin aynen muhafazasını önerirken reformcular belirli bir nispi serbestleşme yolu ile “dini demokrasi”nin tesis edilebileceği görüşünü savunmaktadırlar.

Gençlerin iktidara karşı memnuniyetsizliğinin arttığı, bunda işsizlik endişesi kadar sosyal, sanatsal ve kültürel kısıtlama ve baskıların rol  oynadığı anlaşılmaktadır. Tepeden gelen dini baskıların din aleyhtarlığına yol açtığı, insanları aile içinde ve dışarıda değişik tavırlara zorladığı, zaman zaman baskılara tepkinin aleniyete dönüştüğü, toplum ile siyasi iktidar arasında kopukluk yaşandığı, durumun farkında olan siyasi iktidarın toplumu “bizden” ve “ötekiler” diye ayrı ayrı değerlendirip farklı muamelede bulunduğu, “ötekiler” grubunun seçimlere katılmasını önlemeye çalıştığı izlenmektedir. İslami devrime başta destek veren entelektüellerin sivil toplum, demokrasi, ekonominin kötü idaresi konularında fikirlerini zaman zaman dile getirmeyi denedikleri görülmektedir.

Gençlerin ve bir kısım aydınların memnuniyetsizliğinin bir yandan ülkeyi terk edenlerin sayısını arttırırken, uyuşturucu kullanımını da teşvik ettiği bu husustaki polis raporlarından anlaşılmaktadır. Bunlara ilaveten gençlerde özellikle genç kadınlarda intihar vakalarının da çoğaldığı, kadınların bir nevi İslamizim kisvesi altında sadece eş ve anne olmanın ötesinde bir şahsiyet olarak kabul edilme mücadelesi verdiği gözlenmektedir. İranlı kadınların bu  mücadelesinden bahsederken 2003 Nobel Barış Ödülü’nü alan Şirin Abadi’yi hatırlatmak uygun olacaktır.

1850’lerde kurulan İran ordusunun ciddi ve iyi teçhiz edilmiş bir güç olması Pehleviler zamanına rastlar. Petrol fiyatlarının artışıyla beraber en modern silah ve teçhizatla donatılan ordunun kilit konumundaki komutanları ile seçkin birlikleri Şah’ın etrafında kenetlenmişti. Şah 17 Ocak 1979’da, geçici olarak ülkeyi terk ederken yeni hükümeti kuran Şahpur Bahtiyar döneminde orduda ilk çözülme görüldü. Bir önceki hükümeti kurmuş olan Genelkurmay Başkanı General Golam Azhari’nin yerini alan General Karabağlı, Harp Okulu mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, silahlı kuvvetlere siyasetin dışında kalma çağrısında bulundu. Öğrenciler de bu törende, Şah’a bağlılık yerine, Allah, Kuran ve İran’ın bağımsızlığı üzerine yemin ettiler. İhtilal günü toplanan Silahlı Kuvvetler Konseyi “Ordu temsil ettiği halkın koruyucusu olarak kalacaktır” kararını aldı. Bu karar Şah’a yakınlığı ile bilinen kuvvet komutanları ile üst düzey generallerin kurşuna dizilmelerini önleyemedi. Ayrıca, birkaç gün içinde ülkede resmi üniformalı insan kalmadı. Bu durumun, Irak ile savaş başlayınca güvenilir subayların tekrar göreve çağrılmasına ve Devrim Muhafızları’nın cepheye sürülmesine karşın, sekiz yıl süren savaşta fazla bir başarı sağlanamamasının temel nedeni olduğu söylenebilir

İran Devrimi’nin yarattığı diğer bir ilk de Humeyni tarafından kurulan İslami Devrim Muhafızları Teşkilatı’dır. Bu teşkilat (Pastaranlar) bir nevi devrimin siyasi gücü olarak görev yapmaktadırlar. Bu teşkilatın halen kara, hava ve deniz birliklerinin mevcudunun 125.000 olduğu bilinmektedir. Hayatın her sahasına yayılan ve ekonomik, ticari kuruluşlara da ortak olan Pastaranların hemen her şeye hakim oldukları kanısı yaygındır. Pastaranların İran’a uygulanan ambargo ve yaptırımlardan büyük zararlar gördükleri belirtilmektedir. Ayrıca Pastaranların faaliyetleri karşısında İran ordusu pasif bir görüntü vermektedir.

İran’ın, diğer Müslüman ülkelerden farklı mezhepsel ve güçlü kültürel bütünlüğüne karşın, genelde beş bölgeye ayrılan coğrafi ve etnik yapının kendine has özelliklerini koruduğu görülmektedir. Bir bakıma İran, diğer Müslüman ülkeler tarafından, Şii yani mezhepsel ayrılık sebebiyle dışlanan halklardan oluşmaktadır. Şiiliği resmi mezhep olarak kabul edenler, dönemin Türkmen boyları ve günümüzün Azerileridir. Farslar, Pers İmparatorluğu’ndan arta kalan idari tecrübe ve kültür üstünlüğü ile ön plana çıkmaktadırlar. Kürdistan eyaleti Kürtlerin ana vatanıdır. Arabistan eyaleti, Müslümanlığı getiren Arap istilasından sonra kalanların yaşadığı topraklardır. Belucistan da Hint Yarımadası’ndaki toplumlarla akrabalık bağı olan halkın yaşadığı bölgedir. Bununla birlikte Şiilik baki kaldıkça İran’ın bütünlüğünü korumakta fazla zorlanmayacağı söylenebilir ki bütünlüğü güçlendiren başka etkenler de vardır. Örneğin, Farslar kadim Pers İmparatorluğu’nun varisi olmakla öğünmektedir. Azeriler, Sasani hanedanı hariç, tüm hanedanların Türk kökenli olduğunu ileri sürerek ülkeye sahip çıkma eğilimindedir. Kürtler, ilk bağımsız devletleri olan Mahabad Cumhuriyeti’ni bu topraklarda kurmuş olmanın ötesinde, Farslar gibi Ari ırktan geldiklerini iddia ettikleri için bağlılık göstermektedir. Kuzistan bölgesinde çoğunluğu teşkil eden Arap asıllı İran vatandaşları, 1980 yılında patlak veren Irak Savaşı sırasında, Saddam Hüseyin’in bütün gayretine rağmen, İranlı olduklarını ileri sürerek ülkelerine sadakatlerini göstermişlerdir.

Çeşitli etnik gruplar kendi dillerini muhafaza etmekle birlikte hemen hepsinin Farsça konuştuğu, gruplar arası evlilikler ve birlikte yaşamanın sonucunda herkesin paylaştığı ortak bir tarihin ortaya çıktığı,  değişik etnik gruplara mensup kişilerin kendi etnik kimliklerini açıklarken her türlü ayrılıkçı  davranıştan kaçınarak İran milli kimliği çerçevesinde kalmaya özen gösterdikleri izlenmektedir. Mezhepsel yönden de aynı hassasiyetin gösterildiği anlaşılmaktadır.

İslami rejim 36 yıldır süregelmektedir. Bunun sebepleri arasında şüphesiz  Devrim’in ilk senesinin sonlarına doğru Saddam’ın İran’daki karmaşanın yarattığı zafiyetten faydalanma ve Şatül Arap’tan daha fazla pay alma ümidi ile giriştiği savaş bulunmaktadır. İran’ı istila edip direnenlere zulüm yapan Araplara karşı duyulan ezeli düşmanlığı kullanmayı iyi bilen Ayetullah Humeyni ülkenin Irak’a karşı kenetlenmesini sağlamıştır. Ayrıca Humeyni, seçimle işbaşına gelmiş cumhurbaşkanı ve savaş dolayısıyla başkomutan olan ve daha çağdaş bir yönetim kurma amacındaki Ebu’l Hasan Beni Sadr’ın silahlı kuvvetleri kontrol altında tutma çabasını da engellemiştir. Cepheye gitmekte olan savunma bakanı ile kuvvet komutanlarını taşıyan uçağın düşmesi sonucu hepsinin ölümü bu yoldaki gayretlerini kolaylaştırmıştır. Ayrıca, yandaşları arasından seçtirdiği Başbakan Recai aracılığıyla polis gibi iç güvenlik güçlerini de hükümet etrafında toparlamayı başarmıştır. Bütün bu tertiplerin gün ışığına çıkmasında Humeyni’nin etrafında oluşan yandaş cephenin büyük rolü olmuştur. Konjonktüre göre, ümit veren ve milli gururu okşayan beyanların yanı sıra, iyimserlik yaratacak taktik söylemlere de sıkça başvurulduğu görülmüştür. Bu çerçevede nükleer program nedeniyle İran’a uygulanan yaptırımların yarattığı bütün ekonomik güçlüklere rağmen halk, konuyu bir milli dava olarak algılayarak hükümet ile dayanışma içine girmiştir. Bununla birlikte İslami rejim ve yönetim sisteminin İran halkının büyük çoğunluğunca kabul edildiğini söylemek güçtür. Şehirleşme, okuma yazma oranının artması ve iletişim vasıtalarının her türlü sansürün ötesinde kitlelere asgari ölçülerde de olsa ulaşabilmesi nüfusun belirli bir siyasi olgunluğa erişmesini sağlamış ve iktidardan rejimin liberalleşmesi yönündeki beklentileri artırmıştır.

B) Ekonomik Durumun Genel Görünümü:

Orta Doğu bölgesinde petrol ilk defa 1908 yılında İran’da bulundu. Gene ilk defa petrol millileştirilmesi 1951 yılında zamanın Başbakanı Musaddık dönemin İran’da yapıldı. Iran ekonomisinin temeli petrol ve doğalgaza dayanmaktadır. Şu anda tüm dünyada keşfedilmiş petrol rezervlerinin %12’si, Orta Doğu’daki petrol rezervlerinin %15’i; tüm dünyadaki doğalgaz rezervlerinin %15’i, Orta Doğu’daki doğalgaz kaynaklarının %44’ü İran’da bulunmaktadır. Bu zengin kaynaklarına rağmen iç tüketim için İran rafine petrol ürünleri ve diğer maddeleri ithal etmektedir. Bu durum ihtilal sonrasında belirgin hale gelmiş, rafinerilerde üretim aksayınca, başta gazyağı ve motor yağı olmak üzere birçok ürünün ihtiyaç nispetinde yurt dışından ithaline başlanmıştır. Geçmişte ekonominin tek ürüne bağlı olmasının yarattığı sakıncaları gören Rıza Pehlevi’nin, Batı’dan aldığı destekle yöneldiği sanayileşme hareketi de, ihtilal ortamının getirdiği duraklamadan etkilenmiştir.  

Bu durum İran’ın yaşadığı ekonomik güçlükler nedeni ile petrol üretim tesislerinin yenilenmemesi, modern teçhizatlardan mahrum bırakılması ile izah edilmektedir. Ekonominin kötü idare edildiğine, bütün dünyada özelleştirilmeye gidilirken İran’da tam aksi yönde bir politika ile kurumların millileştirilmesi örnek teşkil etmektedir. Fiyatlar, ücretler ve krediler başta olmak üzere bütün ekonomik faaliyetlerin devlet tarafından kontrol edilmesi ve düzenlenmesi ile artan yolsuzluklar ekonomiyi daha da dar boğaza sokmuştur.

1978-88 yılları arasında Gayrı Safı Milli Gelirin yılda ortalama % 1.5 oranında düşmesine 1980 İran-Irak Savaşı’nın getirdiği ağır yük ve tahribat da eklendiğinde ekonomik durumun vahameti daha açık şekilde ortaya çıkmaktadır.  Bütün bu olumsuzluklara ilaveten ABD’nin AB’nin de katılımıyla uyguladığı ambargo ve yaptırımların İran ekonomisini hemen her alanda zora soktuğu, özellikle halkın yaşam seviyesini ciddi şekilde etkilediği, baskının zaman içinde giderek daha fazla hissedildiği görülmektedir. Ülkenin döviz rezervlerinin hızla tükenmekte olduğu, riyalin önemli ölçülerde değer kaybına uğradığı, petrol ihraç gelirlerinin genellikle o ülkelerden yapılan ithalata gittiği, bu ürünlerin de her zaman halkın ihtiyaçlarına tam manasıyla cevap veremediği bilinmektedir. Ayrıca tarım üretiminin tüketimi karşılayamamış, nüfus artışı ve işsizliğin yaygınlaşması da ekonomik durumu kötüleştirmiştir.
            
Rafsancani’nin ve ondan sonra gelen liderlerin nispeten daha esnek politikalar gütmeleriyle kötüye gidişi biraz frenlemiş olsa da ABD ambargosunun ekonomiyi ciddi şekilde zorlayarak İran’ı büyük bir dış borca sürüklediği izlenmektedir. Bugün rejimin karşılaştığı en önemli sorunu, toplumun siyasi kesimden kopukluğu ve ekonominin kötülüğü teşkil etmektedir. Bu nedenle hükümetin bütün dikkat ve gayretini takipte ısrarlı olduğu nükleer programına halel getirmeden yapacağı anlaşma ile ABD ambargosunun ve yaptırımların kaldırılmasına yoğunlaştığı bilinmektedir.

 

 

 

Bu çalışma bölümler halinde yayımlanacak olup okumakta olduğunuz kısım çalışmanın ilk bölümüdür.

 

* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)-Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd: Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral, M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)






 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top