Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin İç ve Dış Politikasına ve Kürt Sorununa Yansımaları

A- A A+

Arap baharının başladığı ve özellikle halk hareketlerinin Mısır’a sıçradığı tarihten itibaren Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” sloganı ile tarif edilen politikasının çetin bir sınavdan geçeceği belli olmuştu. Türkiye, Tunus ve Mısır’daki köklü politik rejim değişikliklerine karşı akılcı bir politika izlemiş, kendi tarihî deneyimlerini her iki ülkedeki liderlerin istifadesine sunmuştur.Türkiye, Libya’da Muammer Kaddafi’ye karşı girişilen isyanda ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararına dayanan dış müdahaleye katılma konusunda bir süre duraksamadan sonra NATO çerçevesinde isyancılara destek sağlamak için başlatılan operasyonlara bazı hava ve deniz unsurları ile yardımda bulunmuştur. Libya’daki Türk iş adamlarının ve işçilerinin tahliyesinin de başarılı bir şekilde gerçekleştirildiği hatırlanmalıdır. Suriye krizi başlayıncaya kadar Türkiye'nin Orta Doğu politikasında olumsuz başlıca unsur ise İsrail ile neredeyse kopma noktasına gelen ilişkiler ve Irak merkezi hükümeti ile baş gösteren ihtilâflardı.

Türkiye’yi asıl zor sınav Suriye’de beklemekteydi. Suriye ile ilişkilerin özel bir önemi vardı. Uzun yıllar Türkiye’nin istikrarını zedelemek için Türkiye’ye karşı PKK terör örgütüne destek veren ve Abdullah Öcalan’a melce sağlayan Suriye ile ilişkiler son yıllarda çok olumlu bir mecraya girmişti. Karşılıklı olarak vizeler kaldırılmış, iki hükümet arasında ortak kabine toplantıları başlamış, ekonomik ilişkiler yoğunlaşmıştı. Orta Doğu ülkelerine kara yolundan ihracatın büyük bir kısmı Suriye üzerinden yapılıyordu. Beşar Esed ve Başbakan Erdoğan arasında çok yakın bir dostluk gözlemleniyordu.

Suriye’de rejim aleyhtarı gösteriler başlayınca Türkiye, Beşar Esed’e dostça bir yaklaşım ile demokrasi yolunda adımlar atmasını telkin etti. Ne var ki, Esed göstericilere karşı şiddet kullanmaya başlar başlamaz Türkiye tutumunu süratle değiştirerek Esed rejiminin yıkılmasını başlıca politik amacı olarak benimsedi. Bu aşamada önemli bir teşhis hatası yapıldığını belirtmek yanlış olmayacaktır. Gerçekten de Esed rejiminin her ne pahasına olursa olsun iktidarda tutunmak azmi, isyancılara karşı mücadelesini uzun süre devam ettirmesine imkân veren askerî gücü ve ülke içindeki siyasî destekleri iyi değerlendirilememiş, hiçbir Batılı devletin Suriye’de bir bataklığa saplanmak istemediği göz önünde tutulmamıştır. Bunlara ek olarak Libya’daki tutumlarının aksine Rusya’nın ve Çin’in de Güvenlik Konseyi’nde bir müdahale kararını mutlaka veto edecekleri öngörülmemiştir. Oysa Rusya, Suriye’deki deniz üssü nedeniyle Şam’ı bir stratejik ortak olarak gördüğü gibi özellikle Kafkasya’daki kendi sorunları nedeniyle uluslararası müdahale fikrine karşı bulunuyordu. Çin ise Doğu Türkistan ve Tibet’te karşılaştığı sorunlar yüzünden Rusya’nın yanında yer almaya hazırdı.

Diğer taraftan iç savaşın devamının Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve üniter devlet statüsünün devamına imkân bırakmayabileceği göz önünde tutulamamış, Suriye’nin parçalanmasının Kürt sorunu açısından yeni bir menfi unsur oluşturacağı hesaplanmamıştır. Nitekim Esed rejiminin şimdiden PKK terör örgütüne yakın çizgide olan PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeleri kontrol etmesine göz yumduğu yolunda haberler mevcuttur. Bu bölgelerin Esed rejimi sonrası nasıl bir statü alacağının belirsizliği Türkiye’nin güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır. Mesut Barzani’nin girişimi sonunda daha önce Erbil’de PYD dâhil Suriye’deki Kürt partileri temsilcilerinin katılımı ile bir “Kürt Ulusal Konseyi” kurulduğu, PYD’nin askerî kolunun (Halk Savunma Birlikleri-YPG) Kuzey Irak’ta Peşmergeler tarafından eğitildiği de bilinmektedir.

Suriye’deki gelişmelere karşı izlenen politikanın ABD ve NATO ülkelerince biraz platonik bir şekilde desteklenmesine karşın Türkiye kendisini Suudi Arabistan ve Katar gibi devletlerle aynı safta bulmaktadır. Bu iki devletin amacı ise Esed’i devirerek İran’ın bölgedeki nüfuzuna darbe vurmaktır. Türkiye’nin bu yüzden İran ile ilişkileri de soğuk bir aşamadan geçmektedir.

Suriye krizi bir yandan devam ederken Türkiye’nin Irak merkezi hükümeti ile ilişkilerinde de ciddî bir rahatsızlık söz konusudur. Türkiye’nin iki yıl önce yapılan seçimler sırasında Maliki'nin rakibini desteklediği algısı, idama mahkûm edilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’nin sığındığı Türkiye’de çok iyi kabul görmesi ve hatta AKP’nin Kongresine şeref misafiri olarak davet edilmesi, Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile giriştiği enerji projelerinde Bağdat’ın saf dışı bırakılması Ankara-Bağdat ilişkilerini germiş ve Başbakan Maliki 1990’ların ortasından beri Kuzey Irak’ta bulunan birkaç Türk askerî karakolunun tahliye edilmesini talep ettiği gibi TPAO’nun petrol arama ruhsatlarını da iptal etmiştir.

Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile ilişkiler hâlihazırda olumludur. Özellikle ekonomik ilişkilerde büyük bir gelişme kaydedilmiş ve bundan Güney Anadolu da bir hayli kazanç sağlamıştır. Kuzey Irak’taki Türk işadamlarının yatırımları yüksek seviyelere ulaşmıştır. Mesut Barzani, bir yandan Türkiye’nin Kandil bölgesinde yuvalanmış PKK’lılara karşı girişilen operasyonlar karşısında sessiz kalmakta, fakat diğer yandan bu PKK’lılara karşı re’sen bazı önlemler almaya yanaşmamaktadır. Barzani’nin bu ikircikli tutumunu Türk hükümeti kabul etmiş görünüyor.

Türkiye’nin Orta Doğu politikasında bugün karşılaşılan önemli bir başka sorun İsrail ile ilişkilerin bugün tamamen kopmuş olmasıdır. Oysa 1990’lardan beri yakın zamanlara kadar İsrail ile ilişkilerimizin kapsamı ve çeşitliliği Türkiye’ye savunma ve istihbarat dâhil birçok alanda fayda sağlamaktaydı. Hem İsrail ve hem de Arap ülkeleri ile iyi ilişkiler içinde bulunan bir Türkiye bu sayede Orta Doğu’da kritik bir rol oynayabiliyordu. Türkiye her ne kadar Mavi Marmara olayında ve İsrail’in Gazze’ye saldırılarına karşı tepkilerinde tamamen haklı ise de “realpolitik”in gereklerini unutmamalıdır. İsrail ile gizli bazı temaslar ve bazı Batılı ülkelerin de arabuluculuğu ile bir ”modus vivendi” ye varılması mümkün olmalıdır.

Bugün Orta Doğu olaylarının da önemli ölçüde etkilediği Kürt sorunu aslında Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türkiye’nin en çetin ve çetrefil meselesidir. Uzun yıllar sorunun mevcudiyeti bile inkâr edilmiş, zaman zaman bunun sadece bir terör meselesi olduğu siyasî söylemi ile yetinilmiştir. Ne var ki PKK terörüne karşı neredeyse otuz yıldan beri devam eden mücadeleden bir türlü netice alınamamakta ve PKK’ya katılanların sayısında bir azalma görülmemektedir. Yıllardan beri meselenin çözümü yolunda ortaya çıkan fırsatlar da kaçırılmıştır. En önemli fırsat 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesiydi. O tarihten itibaren 2003 yılına kadar PKK’nın faaliyetleri hemen tamamen durmuştu. Askerî makamlar artık işlerinin bittiğini ve çözüm inisiyatifinin bundan sonra siyasî mercilere geçtiğini belirtmekten geri kalmamışlardı. Ne yazık ki bu fırsat kaçırılmıştır. O tarihte tek taraflı bazı demokratik ve kültürel önlemlerle terörün kökünü kurutmak büyük bir olasılıkla mümkündü. Bugün ise çözüm çok daha faza yönlü ve karmaşık hale gelmiştir. Hemen hemen bütün hükümetlerin Kürt meselesinde devamlı zikzaklar çizmeleri de bir çözüm bulunmasını güçleştirmektedir.

Bugün vardığımız aşamada Kürt sorununa bir çare bulunması; PKK terör örgütüne karşı sonuç alıcı kapsamlı askeri operasyonların güvenlik güçlerine gerekli bazı yasal imkânların sağlanması suretiyle yürütülmesine ve buna paralel olarak cesur politik adımlar atılmasına bağlıdır. Başvurulacak yöntemler de çeşitli olmalıdır. Başlıca yöntemler şu şekilde sıralanabilir:

-PKK terör örgütünün silâhtan arındırılması için daha önce yapıldığı gibi gerekiyorsa gizli temasların yürütülmesi.

-Abdullah Öcalan’ın mesajları kendilerine ulaşmadığı takdirde mahallî liderlerin ve BDP’nin daha da uzlaşmaz tutumlar sergiledikleri intibaı alınmaktadır. Bu nedenle Öcalan’ın yakınları ve gerektiğinde avukatları ile görüşebilmesinin sağlanması yerinde olacaktır. Nitekim cezaevlerindeki açlık grevlerinin sona ermesi, Öcalan’ın kardeşi vasıtası ile yaptığı çağrı ile mümkün olmuştur.

-İktidar Partisi ve hükümet ile BDP arasındaki gerginliğin giderilmesi, diyalog atmosferi yaratılması ve bu suretle iki tarafça sert ve uzlaşmaz söylemlerden vazgeçilmesi gerekir.

-Yasalardaki hükümlerin önemli bir kısmında olduğu kadar Yargı’nın yöntem ve kararlarında gerçek demokrasi ile bağdaşmayan birçok husus vardır. Bunların ayıklanması her açıdan faydalı olacaktır.

-Kültürel alanda Kürtçe televizyon programları yayımlanması, Kürtçe yayın yapılabilmesi, Kürtçe kurslarının açılabilmesi, devlet okullarında seçmeli olarak Kürtçe öğretilmesi, bazı üniversitelerde “Kürt Etüdleri Kürsüsü" kurulması gibi adımlar atılmıştır. Kürtçe eğitim konusu ise tartışmalı olmaya devam etmektedir.

-Önemli bir diğer nokta da Kürt kimliğinin daha fazla tanınması talebidir. Bu çerçevede Anayasa’daki vatandaşlık tarifinin değiştirilmesi istenmekte ve “Türkiye vatandaşlığı" formülü üzerinde durulmaktadır. Anayasa değişikliği fiilen rafa kaldırılmış olduğuna göre bu konunun şu sırada güncelliği yoktur.

-%10 barajı çok hassas bir siyasi konudur. Kürt meselesi açısından bakılırsa barajın düşürülmesi faydalı gözükebilir. Çünkü bu sayede halen etkili olamayan marjinal partilerin seçilmesi şansı olabilir. Bu suretle daha çeşitli görüşlerin meclise aksetmesi mümkün olur.

-Kürt meselesinin çözümünde üniter devlet kavramının korunmasının temel olarak alınması gerektiği aşikârdır.

Kürt meselesini halletmemiş bir Türkiye bugünkü kapsamı her an artabilecek yıpratıcı bir şiddet tehdidine maruz kalmaya devam edecek, gerçek bir demokrasi olarak algılanmayacak, ister istemez dış politikada inandırıcılığını ispatlamakta zorluk çekecektir. Kürt meselesinin çözümünde her gecikmenin çözüme ulaşmak olasılığını zayıflattığı unutulmamalıdır.

 

 

 

*Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E) Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top