(2) İran İslam Cumhuriyeti: İran Dış Politikasının Genel Görünümü, Nükleer Politika ve Türkiye ile İlişkiler

A- A A+

1)  İran Dış Politikasının Genel Yaklaşımları
 
İran’ın dış politikasını iki ayrı dönemde ele almak uygun olacaktır.

1953-1979 Dönemi

Bu dönem Şah yönetimindeki İran’ın başta ABD olmak üzere Batı ile her alanda yakın işbirliği ilişkileri yürüttüğü, bu çerçevede Bağdat Paktı, CENTO ve Kalkınma için Bölgesel İşbirliği örgütüne üye olduğu ve bölgede, özellikle Körfez’de, bir nevi “ABD’nin jandarması” rolünü üstlendiği bir dönemdir. Başkan Carter ve eşinin 1979 yılbaşını Tahran’da Şah ve ailesi ile geçirmesi basında da yer almıştır. Bu dönem aynı zamanda 1970’lerin ortalarında itibaren İran’ın bazı Batı ülkelerinin de katkısı ile nükleer programına başlamasına tekabül etmektedir. İran’da çok geniş petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunup işletilmesi ülkenin ekonomik yapısını kökten değiştirmiştir. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC)’in fiyat artışlarıyla tetiklenen 1973 petrol krizinin getirdiği aşırı zenginlik, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi dünyanın önde gelen beş ülkesinden biri olma hayaline sürüklemiştir.

1979 Devrimini Takip Eden Dönem

Devrimi takiben Sünnilerin çoğunlukta olduğu bir bölgede, Sünnilerle çevrili İran’da ilan edilen “Şii İslam Cumhuriyeti”nin Batı’nın da muhtemel yardımlarıyla yok edilmeye çalışılacağı endişesi devletin iç, dış ve savunma politikalarını derinden etkilemiştir. Bu kaygıların İran’ın 1970’lerin başından itibaren ilgi duyduğu nükleer teknolojiye bir an önce sahip olma arzu ve hedefine öncelikle hız verdiği düşünülmektedir. Ayetullah Humeyni’nin temel felsefesi laikliğe olan karşıtlığıdır. Şeriata dayalı bir din devleti kurmaya çalışmıştır. Kendisini destekleyen Ali Şeriatı yanlılarının ana yaklaşımı ezenlere karşı ezilenlerin mücadelesi olup zamanla, ulusal petrol ve doğal gaz kaynaklarını millileştiren Başbakan Musaddık’a karşı darbe girişiminde bulunan ABD’ye karşı direnişe dönüşmüştür.
            
Yeni dış politika İslam devriminin korunması üzerine inşa edilirken, iki hedef gösterilmiştir: “Büyük şeytan Amerika” ve “Küçük şeytan İsrail”. ABD, Başbakan Musaddık’a darbe yapmak ve ülkeyi Şah ile beraber sömürmekle itham ediliyordu. İsrail ise, bir kısım ihtilalcileri de kamplarında eğitmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ), dolayısıyla Filistin halkına yaptığı zulüm ve topraklarını gasp ile suçlanıyordu. Başbakan Mehdi Bazergan’ın Cezayir’de Başkan Carter’in Milli Güvenlik Danışmanı Brzezinski ile buluşması fırsat bilinerek ABD büyükelçiliğinin işgal edilmesi ve 64 diplomatın rehine alınması dünyayı 14 ay boyunca kriz ortamına taşırken, ihtilalin Humeyni’nin önderliğinde oluşmuş radikal kesiminin Bazergan’ın liderliğindeki mutedil kanadı tasfiye etmesine de imkan hazırlamıştır. Daha sonra Salman Rüştü hakkında alınan idam kararı ile radikal kanat, uluslararası hukuku ve insan haklarını ne ölçüde hiçe saydığının yeni bir örneğini vermiştir. Humeyni’nin vefatını takiben ilk yıllarda ideolojik/devrimci politikanın yanı sıra, İran’ı uluslararası camiada içine düştüğü yalnızlıktan kurtarmayı amaçlayan ve İran’a itidalli bir görüntü vermeye yönelik daha pragmatik ve uzlaşıcı bir politika izlenmeye başlamıştır. Bu çerçevede Rafsancani ve Hatemi’nin devrimci görüşleri bir yana bırakıp bir nevi “yumuşama” ve “diyalog” temelli bir dış politikaya yöneldikleri görülmektedir.

Uluslararası alanda vuku bulan gelişmeler ABD’nin tek süper güç olarak ortaya çıkması ve ABD’nin İran’ı “haydut ülke/Rogue State” ilan ederek yaptırımlar uygulamasının İran’ı dış politikasını yeniden gözden geçirmeye sevk etmiştir. ABD İran’ı uluslararası terörizme destek, nükleer silah üretimine yönelme, Orta Doğu’da barış sürecini baltalama ve Körfez ülkelerini tehdit etme ile suçlarken İran da ABD’den İslami Devrimi tanımasını, İran’ın içişlerine karışmaktan vazgeçmesini, yaptırımların sonlandırılmasını, ABD’de dondurulmuş bulunan İran varlıklarının serbest bırakılmasını ve nihayet ABD askeri güçlerinin Körfez Bölgesi’nden geri çekilmesini istemektedir. ABD’nin Bahreyn’de 1995’ten beri konuşlandırdığı 5. Filo’ya ilaveten zaman içinde Kuveyt’te kara birlikleri bulundurması, Katar’da hava üssü tesis etmesi İran’ın kuşkularını daha da arttırmıştır.

ABD ile giderek gerginleşen ilişkilere karşılık ihtilal yönetimi Sovyetler Birliği ile olan ilişkileri bozmamaya özen göstermekteydi. Humeyni çizgisindeki talebeler Sovyet Büyükelçiliği’ne saldırmamış ve içeri girebilen birkaç kişi büyükelçi ile görüştükten sonra tatmin olup ayrılmışlardır. Sovyet büyükelçisinin Humeyni’ye ve üst düzey Ayetullah’lara yaptığı ziyaretler basına da intikal etmekteydi. Sovyet kuvvetleri Afganistan’ı işgale başlayınca bir ara tansiyon yükselmiş, protesto notaları verilmiş fakat ikili ilişkilerde bir bozulma olmamıştır. Hatta Sovyet Büyükelçiliği’ni işgale tevessül eden Afgan mültecileri, olay yerine sevk edilen Devrim Muhafızları tarafından dağıtılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle Kafkaslarda yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması sonucu İran’ın Rusya ile kara hudut komşuluğu da kalmamıştır. Yeni şartlar ikili ilişkilere büyük ivme kazandırmıştır. Amerikan ambargosunun da etkisiyle, İran Rusya’dan önemli miktarlarda silah ve teçhizat aldığı gibi nükleer programını yürütmek için de bu ülkeyle yakın işbirliğine girdiği görülmektedir.

İran’ın Orta Doğu’ya yönelik politikasında, ihtilali takiben önemli değişiklikler olmuştur. Şah zamanında petrol satışı dahi yapılan İsrail “Küçük şeytan” ilan edilmiş, Arap ülkelerine karşı mesafeli bir tutum alınmış, menfadaki Şah’a kapılarını açan Mısır ve Fas ile diplomatik ilişkiler kopma noktasına gelmiş, buna mukabil ilk yabancı ziyaretçi olan Yaser Arafat’a görülmemiş bir karşılama yapılmıştır. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak ile patlak veren savaş sekiz yıl sürmüştür. İran’ın Orta Doğu’da izlediği politikanın en önemli yönü bölgedeki Şii yönetici ve azınlıklarla olan özel ilişkileridir. Körfez bölgesinde 14 milyon Şii nüfusun bulunduğu ve Şiilerin yaşadığı alanların petrol bakımından zengin olduğu bilinmektedir. İlk safhada yerel ayaklanma denemeleri olmuş, daha sonra Lübnan’da Hizbullah örgütünün kuruluş ve yapılanmasına destek verilmiştir. Mezhepsel yakınlık duyulan Şam’daki Baas rejimi ile gerçekleştirilen özel ilişkiler, İran tarafının Suriye’de çıkan iç savaşta Beşar Esed’in kuvvetlerine silah, cephane, mücahit, üst düzey subay gönderme şeklinde verilen destek ile zirve noktasına ulaşmıştır. Öte yandan, Yemen’de ayaklanan ve Aden’e kadar inen Şii Husilere İran tarafından verildiği iddia edilen destek başarıya ulaşırsa, Hürmüz’den sonra Bab-ül Mendeb Boğazı’nda da İran etkinliğinden söz edilebilecektir. Bunun anlamı Körfez’den Batı’ya tankerlerle yapılan petrol sevkiyatının tehdit altına girmesidir. Şii inancı açısından en büyük düşmanın, Saddam Hüseyin’den sonra, Vahabilik ve Selefilik olduğu unutulmamalıdır. Batı’nın çıkarları kadar Şiileri ve onların kutsal mekanlarını tehdit eden IŞİD’e karşı İran’ın sergilediği mücadelenin ABD ve Batı kamuoyunda olumlu etki yarattığı görülmektedir.   

İran’ın Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinde Rusya ile yakın istişare ve işbirliği halinde hareket ettiği izlenmektedir. 936 km’lik bir hududu paylaştığı Afganistan, İran için önemli bir ülkedir. Daima iyi ilişkiler idame ettirme arzusuna rağmen Taliban’ın iktidar olması iki ülke ilişkilerinde durgunluğa neden olmuş ise de ABD yanlısı Karzai hükümetinin işbaşına gelmesi ile normalleşme sürecine girildiği anlaşılmaktadır. İran’ın Afganistan’da merkezi hükümetin kontrolü dışındaki bölgelerdeki aşiret reisleriyle yakın ilişkiler sürdürdüğü ve özellikle büyük bir İranlı topluluğunun yaşadığı Herat bölgesine her türlü yatırımlar yaparak bu bölgeyi kendisi için bir etki alanı yapmaya çalıştığı, bunda da başarılı olduğu izlenmektedir. İran’ın bugün başta Afganistan olmak üzere çeşitli ülkelerden 4,5-5 milyon mülteciye ev sahipliği yaptığı belirtilmektedir.

İran’ın 1971 yılında tanıdığı Çin‘e özel önem verdiği bilinmektedir. Şah döneminde sürdürülen yakın ilişkiler ve Çin’in, 1973 petrol krizi sırasında petrol sevkiyatının aksamamasına özen gösteren Şah’ı sonuna kadar desteklemesinin yarattığı soğukluk, İran/Irak Savaşı’nda Çin’in sağladığı silah ve teçhizat ile karşılıklı olarak teati edilen yüksek düzeyde ziyaretlerle giderilmiştir. İran Çin’in en büyük ikinci petrol tedarikçisidir. Çin’in aynı Rusya gibi ülkelerin iç işlerine hiçbir surette karışılmaması gerektiği prensibinden hareketle İran’ı Batı karşısında kuvvetle desteklediği bilinmektedir.

İran’ın Asya kıtası politikasını Çin, Japonya ve Hindistan ile olan ilişkilerinde belirlediği, ancak İran’ın kıtadaki İslami hareketleri yakından izlediği, bu hareketlerle ilişkilerinde dikkatli davranarak bunların devletten devlete ilişkilere zarar vermemesine itina ettiği görülmektedir. Bir ara  Taliban’a verilen destek ve Şii azınlıklara yapılan saldırılar nedeni ile Pakistan ile gergin ilişkilerin zaman içinde Taliban’ın düşmesiyle normalleşmeye gittiği görülmektedir.

2.  İran’ın Nükleer Programı    

İran’ın nükleer teknolojiye ilgisinin 1970’lerin başına uzandığı, İran’ın 1970’de Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı (NPT) imzaladığı, 1974’te UAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) ile Kapsamlı Güvenlik Anlaşması imzaladığı, bunlara ilaveten Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bölge olması kararını 1974’te desteklediği, bu konuda hemen bütün kararlara taraf olduğu bilinmektedir. İran uranyum zenginleştirmenin NPT anlaşmasının tanıdığı bir hak olduğunu, bu hakkını kullanarak uranyumu barışçı amaçlarla kullanmak üzere zenginleştirdiğini ileri sürmektedir.

ABD, AB ve UAEA ise İran’ın nükleer programını, imzaladığı uluslararası anlaşmalar ışığında yükümlü olduğu uluslararası teftişten kaçarak gizli olarak yürüttüğünü, bazı tesislere UAEA müfettişlerinin girmesine izin vermediği, gerçekleştirmeye çalıştığı uranyum zenginleştirme derecesinin ve haiz olduğu santrifüj sayısının ve uranyum stoklarının miktarının barışçı kullanım gereğinin üzerinde olduğunu ileri sürmektedir.
      
İki taraf arasında başlatılan müzakere süreci çeşitli evrelerden geçtikten sonra nihayet Nisan 2015’te Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri+Almanya (P5+1)  ile İran arasında 30 Haziran’da imzalanacak anlaşmanın ana hatları üzerinde varılan mutabakatla sonuçlanmıştır.  

Varılan mutabakata göre, İran’ın malik olacağı santrifüj sayısı 19.000’den 5060’a indirilecek, 15 yıl boyunca İran’ın elindeki uranyum stokları azaltılacak, uranyum % 3.67’ten fazla zenginleştirilemeyecektir. Yer altında inşa edilmiş bulunan Fordo tesislerinde 15 yıl süresince zenginleştirme yapılamayacak, bu tesis teknoloji ve araştırma merkezi olarak çalıştırılabilecek,  uranyum zenginleştirme sadece Natanz tesisinde yapılacak, buradaki 2. nesil 1000 santrifüj sökülerek UAEA’nın kontrolüne verilecektir. Ayrıca tüm tesislere UAEA müfettişlerinin serbest erişimi sağlanacak, nükleer silah yapımında kullanılabilecek plütonyum üreten Arak’taki ağır su reaktörü UAEA kontrolünde yeniden tasarlanıp inşa edilecektir. Bunlara mukabil, İran ekonomisine büyük darbe (10 yılda 500 milyar dolar) vurduğu anlaşılan ambargo/yaptırımlar kaldırılacaktır. Anlaşma 10 yıl geçerli olacaktır.  

Mutabakatın Nisan ayı başında ilan edilmesini takiben yapılan beyanlardan taraflar arasında yaptırımların kaldırılması konusunda bir yorum farkının ortaya çıktığı görülmektedir. P5+1 ve özellikle ABD, anlaşmanın 30 Haziran’daki imzasını takiben, yaptırımların askıya alınacağını ve ihlal halinde tekrar uygulanacağını, İran’ın anlaşmadaki yükümlülüklerinin hepsini eksiksiz yerine getirilmesi durumunda yaptırımların kaldırılmasının söz konusu olabileceğini, bunun da 6 ay ile bir yıl sürebileceğini beyan etmektedir. ABD Senatosu’nun anlaşmayı reddetmesi durumunda Başkan Obama’nın bu kararı veto edebileceği, Başkan’ın vetosunun aşılabilmesi için Senato’nun 2/3 çoğunluk sağlaması gerektiği vurgulanmaktadır. Son olarak Senato Dışişleri Komisyonu 14 Nisan 2015 tarihinde ittifakla aldığı bir kararla anlaşmanın imzasından sonra 60 gün içinde anlaşmayı inceleyebileceğini belirtmiştir.

İran ise anlaşmanın imzası ile yaptırımların kalkacağı tezinde ısrar etmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Tahran’a dönüşünde verdiği mülakatta aksi halde İran’ın nükleer programına hiçbir kısıtlama yapmadan geri döneceğini vurgulamıştır. ABD Senatosu’nun varılan mutabakatla ilgili bazı tereddütlerinin olduğunun basında yer alması üzerine Ruhani bu konuda yaptığı açıklamada, İran’ın sadece ABD ile müzakere etmediğini 6 ülke ile müzakereler yürütülüp bir mutabakata varmış olduğunu belirtmiştir.

Anlaşma Ankara, Tahran, Washington ve AB ülkelerinde memnuniyetle karşılanmış, Tahran’da coşkulu şekilde halk tarafından kutlanmıştır. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri anlaşmayı farklı ölçülerde endişe ve tepki ile karşılamışlar İsrail ise anlaşmanın hiçbir suretle İran’ı bomba yapımından alıkoyamayacağını ifade etmiştir.

Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri İran’ın nükleer güç olması durumunda bölgedeki etkinliğinin artacağı ve İran’ın hegemonik eylemlere girişebileceği endişesini dile getirirken bazı gözlemciler böyle bir durumun bölgede bir nükleer güç yarışını tetikleyeceğini, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin de nükleer silah imaline yöneleceğin vurgulamaktadır. Buna mukabil, anlaşmadan memnuniyetini dile getiren Obama Mayıs 2015’te Suudi Arabistan ve Körfez liderlerini Camp David’e davet ederek bu ülkelere konuyla ilgili gerekli teminatları vermiştir. Türkiye açısından bakıldığında ülkemiz NATO üyesi olarak ittifakın nükleer politikasını desteklemekte ve NATO’nun topyekün savunma politikasının güvencesi altında bulunmaktadır. Orta Doğu’da nükleer silahların yayılmasının önlenmesi gerektiğini savunan Türkiye’nin bölgede sözü edilen türden bir silahlanma yarışına gireceğinin ileri sürülmesi gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Bazı basın haberlerinde Rusya’nın söz konusu anlaşmanın imzasını takiben; ABD’nin Türkiye ve bazı Orta Avrupa ülkelerinde konuşlandırdığı radar üslerini kaldırması gerektiğini ileri sürdüğü vurgulanırken, İran’ın daha önce Rusya’ya sipariş ettiği ancak BM Güvenlik Konseyi’nin 2010 yılındaki ambargo kararına takılan S-300 hava savunma füzelerini satmaya hazırlandığı, bu hususta Putin’in kararnameyi onayladığı belirtilmektedir. Yine basın haberlerinde ambargo ve yaptırımların kalkmasıyla İran’ın daha fazla petrol ihraç edeceği, dolayısıyla dünya petrol fiyatlarını daha da düşeceği, bunun da  Rusya’nın gelirlerini azaltacağı, İran’ın uluslararası camiaya dönmesinin bir bakıma gaz ihtiyacının % 30’unu, petrol ihtiyacının % 35’nin Rusya’dan sağlayan AB ülkelerinin Rusya’nın şantajından kurtaracağı vurgulanmaktadır. Bu spekülatif görüşler ister istemez bizzat Putin tarafından ortaya atılan Türk Akımı projesinin istikbalini akla getirmektedir.

Varılan mutabakatı  her şeyden önce İran devlet adamlarının ve diplomasisinin büyük bir sabır ve maharet ile yürüttüğü müzakerelerin ürünü olarak görmek uygun olacaktır. Mutabakattaki bütün kısıtlamalar ve yaptırımlara rağmen ve bugün barışçı amaçlarla kullanacağını ilan etse de İran’ın nükleer teknolojiyi elde etmiş olduğu artık herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Uluslararası camiaya geri dönmüş nükleer teknolojiye sahip bir  İran’ın uluslararası alanda ve özellikle de bölgemizde sağlayacağı ağırlık ve prestij açıktır.

3. Türkiye ile İlişkiler     

Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler her zaman inişli-çıkışlı bir seyir takip etmiştir. Bunun tarihten gelen gizli bir rekabetten kaynaklandığı söylenebilir. İki ülke, iki büyük imparatorluğun varisleridir. Geçmişi daha eskiye dayanan Pers İmparatorluğu önce Müslümanlığı yaymakta olan Arap ordularının işgaline uğramış, Doğu’dan gelen Türk boyları da son darbeyi vurmuştur. Müslümanlığı kabul ettikten sonra yollar bu kez Şiilik ile ayrılmış, günümüzde Azerbaycan olarak anılan topraklarda yerleşen Türkmen boyları, Ehl-i Beyt’e sahip çıkıp Şiilik mezhebini kurmuşlardır. Anadolu topraklarında Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran farklı Türkmen boyları da Sünni mezhebinin öncülüğünü yapmıştır. Nedeni Şii inancının Anadolu’da yayılmasını önlemek olan Çaldıran Savaşı günümüze kadar zihinlerdeki yerini korumuştur.

Sasaniler hariç, Rıza Pehlevi’nin Kaçar hanedanına karşı gerçekleştiği darbeye kadar, İran’ı idare eden tüm hanedanlar Türk asıllıdır. Son Şah Muhammed Rıza’ya erkek evlat veren üçüncü eşi Şah Banu da Türk kökenlidir. Fars kültürü Orta Asya’ya kadar yayılmış ve Osmanlı dilini de etkilemiştir. Orta Asya aynı zamanda Türklerin anavatanıdır. Türkler asker karakterlidir, İranlılar da Pers ordularının zaferlerine dayanarak bu yönlerini savunmaktadırlar. Atatürk’ün kurduğu Batı’ya dönük, devrimci, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti ise, sömürgeciliğe karşı verdiği mücadele ve başlattığı sınai kalkınma  hamlesi ile tüm Müslüman ülkelere örnek olmuştur. İki ülke arasında mevcut gizli rekabetin günümüzde daha açık bir şekilde devam ettiği söylenebilir.

1979 Humeyni ihtilali, dünyayı uygulamalarıyla endişeye sevk etmiş, zamanla bunun etkisi Türkiye’de de görülür olmuştur. Bu arada laik ve NATO üyesi Türkiye’ye  düşmanca davranışlar sergilenmiştir. Muhafazakar olmakla birlikte, din ve devlet işlerinin ayırımından yana olan ihtilalin ilk başbakanı Mehdi Bazargan’ın gerek Azeri oluşunun gerekse pragmatik düşünce tarzının etkisiyle bu düşmanca davranışlar bir ölçüde dengelenmiştir.   

Ekonomik ilişkiler açısından da 1979 bir kırılma yılı olmuştur. Soğuk Savaş döneminde, CENTO’nun, alt yapılarını geliştirmek ve birbiriyle ahenkli kılmak üzere Türkiye ve İran’a yaptığı mali yardımlar, İran içinde istenen sonucu verirken Gürbülak’tan geçen Trabzon bağlantılı transit karayolu dışında, diğer karayolu ve demiryolu bağlantılarında olumlu bir sonuç vermemiştir.

Şah döneminde Türkiye’nin İran’dan petrol ithalatı büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Din ve mezhep farkları bir kenara, Orta Doğu’da yaşayan halklar dört etnik gruptan oluşmaktadır. Türkler, Farslar, Kürtler, Araplar ve Yahudiler. Araplar ve Yahudiler kendi toprak sorunlarını çözme peşindedirler. Türkler, Farslar ve Kürtler yüzyıllardır birlikte yaşamakta olup birbirleriyle adeta akraba olmuşlardır. İki Kürt lehçesinden biri Fars dilinin diğeri Türkçenin etkisi altındadır. Türkler, Farslar ve Kürtler başka komşu ülkelere de yayılmış olup aralarında kalıcı bir anlaşmaya varmaları tüm Avrasya’ya barış getirebilir.

Türkiye-İran ilişkilerinde, görüntüde fazla ele alınmayıp fiiliyatta devamlı sürtüşme nedeni olabilen konu Kürt meselesidir. Kürtlerin ana yurdu İran’dır, en kalabalık Kürt nüfusu Türkiye’de yaşamaktadır. İlk Kürt cumhuriyetinin İran topraklarında kurulmuş olması Tahran’ı rahatsız etmektedir. Temel amaçlarının “yakan topu” kendilerinden uzak tutmak olduğu sanılmaktadır. İhtilali takiben, İran’ın Kürdistan eyaletinde ayaklanmalar olmuş, bunlar kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu arada Başbakan Bazargan, Türkiye’ye kaçan asilerin İran kuvvetleri tarafından takibi hususunda Ankara’dan müsaade talep etmiş fakat bu talep reddedilmiştir. Kürt azınlıklarından gelen isteklerin nasıl karşılanacağı her devletin kendi iç sorunudur. Bununla beraber Orta Doğu’da cereyan eden olayların durumu ve getirebileceği vahim sonuçlar dikkate alındığında Türkiye ve İran hükümetlerinin sınır güvenliği konuları da dahil bu tür sorunları birlikte çözme yolları aramaları önem taşımaktadır.

Bölgesel barıştan söz ederken İran’a ve Türkiye’ye atfedilen, Şii ve Sünni eksenleri kurma iddialarına da bir açıklık getirmek lazımdır. İki ülkenin bu iddiaları reddetmeleri olumlu bir göstergedir. Ancak ortada, yadsıması olanaksız, Suriye, Lübnan ve Yemen olayları vardır. İran, Nusayrilerin yönettiği Suriye ile önce devrik Irak lideri Saddam Hüseyin’e karşı işbirliği yapmış, ardından Şam üzerinden sevk edilen gönüllülerle Lübnan’da silahlı Hizbullah örgütünün kurulmasını sağlamıştır. Suriye’de çıkan iç savaşın bütün aktörleri dikkate alınmadan çözüme kavuşturulması mümkün değildir. Füze saldırılarına karşı savunma amacıyla Türkiye’de NATO ittifakı çerçevesinde konuşlandırılan “Patriot” füzeleri ile bunlara istikamet veren radar üslerinin İran açısından hassasiyet yarattığı görülmektedir. Yemen, Aden Körfezi’nin kontrolü ve Kızıl Deniz’den yapılan petrol ve sair mal sevkiyatının güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır. Şii Husilerin İran’dan destek aldığı iddiası, başta Suudi Arabistan olmak üzere birçok ülkeyi ayağa kaldırmıştır.

İran, ihtilalden bu yana önemli değişikliklere sahne olmuştur. Seçimler sırasında sıkça görülen ayaklanma denemeleri sonuç vermemiş ve dini yönü ağır basan rejim etkinliğini sürdürmüştür. Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde açılımın daha da etkin olacağı ve ABD ile bir yakınlaşmanın gerçekleşebileceği beklentisi vardır. Türkiye-ABD ilişkilerinde giderek artan çekişme ve AB ile müzakerelerde bir ilerleme kaydedilmemesinin yarattığı karamsarlığın devamı halinde, İran’ın Batı’ya açılımının Türkiye açısından bazı olumsuz sonuçları olabilir. Türkiye ve İran, Avrasya’ya açılım yapacak devletlerin yakın ilişki kurmak isteyecekleri iki ülkedir. Stratejik konumları itibariyle, süper güçlerin ilgisini çekmektedir. Bu güçler açısından iki ülkeyi birden kaybetmek senaryoların en kötüsüdür, dolayısıyla, birisiyle ilişkileri bozulanın diğerini kazanmaya çalışacağı açıktır. Dışarıdan gelebilecek müdahale ve manevraları önlemenin en kestirme yolu, Türkiye ve İran’ın aralarında kalıcı ve sürekli işbirliği olanaklarının araştırılmasıdır.

“NATO Füze Savunması” çerçevesinde Türkiye’ye radarların yerleştirilmesi, Suriye krizinde Ankara ile Tahran’ın birbirlerini ayrı saflarda bulmaları, Suriye’den potansiyel olarak gelebilecek füze saldırılarına karşı Türkiye’nin talebi üzerine NATO’nun sınır bölgesine “Patriot”  füze savarları  konuşlandırılması Tahran’ın ciddi tepkisine ve ikili ilişkilerin gerilmesine yol açmış. Ruhani’nin iktidara gelmesini takiben İran Dışişleri Bakanı’nın Ankara’yı ziyareti ve akabinde Dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Tahran’ı ziyareti sonucu ilişkilerde bir yumuşama yaşanmıştır. Son olarak İran’ın Suriye’den sonra Yemen’de Şii Husilere destek vermesi, Ankara’nın sert bir dil ile Tahran’ı kınamasına  yol açmıştır. İran Ankara’nın kınamasına çok ağır ifadelerle cevap vermiş, ikili ilişkilerde yeni bir gerginlik havası esmeye başlamıştır.

Bu şartlarda başlayan Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ziyareti, iki ülke arasındaki havayı yumuşatmanın ötesinde sürpriz yaratan önemli kararların açıklanmasına vesile teşkil etmiştir. Cumhurbaşkanı’nın ziyaret sırasında bugüne dek Türkiye’nin yalnız kalma pahasına ısrarla takip edegeldiği mezhepsel ayrımcılığa son verilerek savaşan tarafları bir an önce bir araya getirmek suretiyle kan dökülmesinin önlenmesi için İran’a ortak hareket teklif etmesi son derece önemlidir. Ortak hareketin kapsam, şekil ve zamanı hakkında herhangi bir açıklama yapılmamış ise de iki ülke dışişleri bakanlarının bu konuda yakın bir gelecekte buluşacakları yolunda haberler basında yer almıştır. Sayın Cumhurbaşkanının bu sürpriz beyanı bazı çevrelerce Türkiye’nin yıllar sonra Orta Doğu’da yeniden arabuluculuk rolüne soyunma arzusu olarak nitelendirilmiştir. Türkiye’nin böyle bir inisiyatif almasının hem bölgede hem de uluslararası planda ülkemizin imaj ve prestijine yapacağı katkılar açıktır.

İran-Türkiye ilişkilerinde doğuracağı neticeler itibari ile bir diğer önemli gelişme İran’ın P5+1 ülkeleri ile 30 Haziran’da imzalanması beklenen İran’ın nükleer programı ile  ilgili anlaşmadır. Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra ABD ambargosu ve yaptırımların kaldırılmasının Türkiye’nin İran’la ticari/ekonomik ilişkilerini olumlu etkileyeceği ve ülkemize çeşitli alanlarda ilave kazanç sağlayacağı şüphesizdir. Ancak aynı anlaşma ile hem nükleer teknolojiye sahip, hem de her türlü yaptırım ve ambargodan kurtulmuş olarak uluslararası camiada yerini alacak güçlü ve prestijli İran’ın bölgede ağırlık ve etkinliğini arttırarak Türkiye’ye yeniden ciddi bir rakip olacağı da kesindir. Konuya diğer bir açıdan yaklaşıldığında böyle bir İran’ın ister istemez Türkiye’nin ABD ve AB nezdindeki ağırlık ve etkinliğini gölgeleme ihtimalini ortaya çıkaracağını göz önünde tutmanın yararlı olacağı düşünülmektedir.

Önemli işbirliği alanları olarak aşağıdaki noktalar dikkati çekmektedir:

1.Doğu ile Batı arasında iki ülke üzerinden, kesintisiz iletişim ve ulaşım olanaklarının yaratılması.
2. Enerji nakil hatları arasında ticari bağlantıların kurulması.    
3. İki ülke arasında petrol ve doğal gaz boru hatları inşa edilmesi.
4. Mezhepler arası çatışmayı önleyecek yakınlaşmanın sağlanması.
5. Dış mahreçli yeni devlet kurma çabalarının birlikte önlenmesi.
6. Ekonomik işbirliğinin en üst düzeye çıkartılması.
7. Karşılıklı turizmin teşviki.
8. Bölgesel işbirliğini ve güvenliği arttırıcı örgütlenmeye gidilmesi.
9. Nükleer enerji üretiminde kullanılan zenginleştirilmiş uranyumun temininde işbirliği.

 

 

 

Bu çalışma bölümler halinde yayımlanacak olup okumakta olduğunuz kısım çalışmanın ikinci bölümüdür.

 

* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)-Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd: Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral, M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)



 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top