Barış İçinde Birlikte Yaşamak: Laikliği ve Yurttaşlığı Yeniden Düşünmek

A- A A+

Demokrasinin yerleşikleştirilmesi gerek küresel gerek ulusal düzeyde siyasetin başat tartışmalarından biri olarak ağırlığını korumaktadır. Demokratikleşme süreci ile ilgili problemlerin makro düzeydeki politika yapım süreçlerinden gündelik yaşamdaki pratiklere kadar ciddi bir etki alanı bulunmaktadır. Bu problemlerin bir sonucu olarak Türkiye’de toplumsal kutuplaşma ve ayrışmaların derinleştiği bir süreç yaşanmaktadır. Bu bağlamda odaklanılması gereken nokta “toplumsal dayanışmayı ve barış içinde birlikte yaşamayı nasıl öğreneceğiz?” sorusu ve bu soruya verilecek cevaplar olmalıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devlet olarak kurulduysa da Osmanlı Devleti’nin çok uluslu ve çok dilli mirasının taşıyıcısı olarak heterojen bir toplum yapısına sahiptir. Osmanlı Devleti bu çeşitliliği “millet” sistemi ile yönetmekteydi. Millet sisteminin tamamen eşitlikçi bir yaklaşım olduğunu iddia etmek doğru olmasa da sistem farklı dini gruplara kendi inanç ve hukuklarına göre yaşama hakkı tanımaktaydı. Millet sistemi bir yandan bu grupların Osmanlı kimliğine entegrasyonunu sağlarken bir yandan da onları kesin çizgilerle birbirinden ayırmaktaydı. Sistem aynı zamanda farklı dini gruplara önemli ölçüde bir otonomi sağlamaktaydı. Millet sisteminde hâkim olan dini kimlik, Osmanlı’da etnik kimliklerin dini kimliklerle şekillendirildiği din üzerinden uluslaşma olgusunu da ortaya çıkarmıştı. Osmanlı Devleti; başlıca Türk, Kürt, Arap, Rum, Sırp, Makedon, Boşnak, Bulgar (Pomak), Roman, Arnavut olmak üzere pek çok etnik kimliği bünyesinde barındırmaktaydı

 

1923’te kurulan yeni ulus devlet her ne kadar parçalanmışlıklarla ve göçlerle bu çeşitliliği kaybetmiş olsa da hala belirli bir oranda dinsel ve etnik farklıkları olan bir toplumdan söz etmek mümkündü. Yeni rejimin demokrasinin yerleşikleştirilmesi adına atması gereken temel adımlardan biri bu heterojen yapıyı bir arada tutabilecek politikalar üretmekti. Bu bağlamda rejimin iki önemli ilkesi devreye girmekteydi: laiklik ve eşit yurttaşlık. Laiklik farklı din ve inançlara sahip olan bireylerin barış içinde birlikte yaşamasını sağlarken, eşit yurttaşlık anlayışı da farklı etnik kimliklere sahip olan bireylerin ulus devlet çatısı altında dayanışmasını sağlamaktaydı. Ancak bu iki ilke uygulamada ulusu bir arada tutan etmenler olmaktan ziyade toplumsal kutuplaşma ve ayrışmayı derinleştiren mekanizmalara dönüşmüştür. Haliyle, bu iki kavramın yeniden düşünülmesi Türkiye’de “barış içinde birlikte yaşama” olgusunda katkıda bulunması açısından oldukça önemlidir.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top