Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu Üzerine Bir Değerlendirme

Prof. Dr. Cenap ÇAKMAK
17 Haziran 2015
A- A A+

Avrupa Parlamentosu’nda 10 Haziran 2015’te kabul edilen rapor, Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasi gelişmelerle ilgili önemli eleştiriler içermektedir. Bu eleştirilerin gerek içeriği gerekse tonu raporun önemini arttırmaktadır. Beklendiği üzere Türkiye rapora sert tepki göstermiş ve bazı bölümlerin kabul edilemez olduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte bu tepki neredeyse sadece AB Bakanlığı seviyesinde kalmıştır. Bir başka deyişle ağır eleştiriler barındıran bu rapor, Türkiye’de normalde AB süreci ile angaje olması beklenen farklı aktörleri harekete geçirememiştir. Ne cumhurbaşkanı ne başbakan ne bakanlıklar ne de sivil toplumun temsilcileri konu ile ilgili ciddi bir tavır göstermemiştir. Bu durum Türkiye’nin AB üyelik sürecinin kamuoyunda ve siyaset sahnesinde nasıl algılandığını göstermesi bakımından önemli bir işaret olarak görülmelidir.

 

Esasen bu açıdan bakıldığında raporun içeriğinin iki temel faktörden etkilendiğini söylemek mümkündür. Bunlardan birincisi, doğrudan doğruya raporda ele alınan konular ile ilgili Türkiye’de yaşananlardır. Yani hukukun üstünlüğü, demokratikleşme ve çözüm süreci gibi doğrudan AB’nin ilgi alanına giren konularda yaşanan ilerleme ya da gerilemeler raporun içeriğinde etkili olmuştur. Ama buna ilave olarak Türkiye ile AB arasında yaşanan siyasi süreçteki tıkanma ve soğumanın da burada etki yaratmış olabileceğini dikkate almak gerekmektedir. Her ne kadar her iki taraf Türkiye’nin üyelik sürecinin önemine vurgu yapıyor ise de gerçekte durumun böyle olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin bir süredir çok ciddi bir AB üyelik motivasyonu bulunmamaktadır ki bu motivasyon eksikliğinin birçok farklı sebebi bulunmaktadır. Ancak siyasi alanda gözlemlenen bu kayıtsızlığı destekleyen ve AB sürecini tehlikeye atan önemli bir faktör de AB konusunun öneminin ve görünürlülüğünün kamuoyunda giderek azalması ve AB’nin “Türkiye karşıtları” blokunda resmedilmesidir.

 

İçerdiği ciddi eleştirilere rağmen raporu, Türkiye ile köprülerin atılması türünden ağır bir tavır olarak görmek söz konusu değildir. Zaten AB’nin Türkiye ile ilişkilerinin tarihi, çok keskin ve sert karşılıklar yerine mümkün olduğunca ölçülü ve dengeli bir yaklaşımın esas alındığını göstermektedir. Bu çerçevede rapor Türkiye’ye önemli bir stratejik ortak olarak işaret etmekte ve Türkiye-AB ilişkilerinin son derece önemli bir potansiyel taşıdığına dikkat çekmektedir. Bu nedenle de taraflar arasındaki müzakerelerin yakın işbirliği ve diyalog temelinde sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan rapor, Türkiye’ye reform sürecini öncelikleri arasına alması çağrısında bulunmaktadır. Rapor ayrıca müzakerelerin ilerlemesi için Türkiye’nin çaba göstermesi gereğinin altını çizmektedir. Yani esasen AB’ye göre bugün Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan gerilemenin sebebi Türkiye’nin isteksizliği ya da zayıf performansıdır.

 

Bununla birlikte raporda 24 Nisan öncesi kabul edilen ve 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımlayıp Türkiye’den de tanıma talep eden AP kararına atıf yapılması, Türkiye’nin hassasiyetlerinin yeterince gözetilmediğini göstermektedir. Ermeni meselesinin, Avrupa Parlamentosu’nun daha önce aldığı bir karara atıf şeklinde dahi olsa metinde yer almasının Türkiye’nin tepkisine sebep olacağı bilinen bir gerçektir. Ancak bu durum Türkiye’nin yükümlülüğündeki diğer konuların göz ardı edilmesi için bir gerekçe teşkil etmemelidir.

 

Rapor ağırlıklı olarak hukukun üstünlüğü, demokratikleşme ve insan hakları gibi konulara odaklanırken, dile getirilen eleştiri ve vurgulanan noktalar, AB’nin Türkiye’deki iç siyasi gelişmeleri yakından izlediğini göstermektedir. Siyasal katılımın önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik önlemleri öven rapor, yüzde 10’luk seçim barajının hala kaldırılmamış olmasını eleştirmekte ve Türkiye’de de önemli bir tartışma konusu olan yeni anayasaya yer ayırmaktadır. Rapor, anayasa yapım sürecinde Venedik Komisyonu ve çalışmalarına atıf yaparak Türkiye’nin izlemesi gereken yol haritasının ipuçlarını vermektedir.

 

Özellikle yasama süreçlerinde sivil toplumun katılımına olanak sağlayacak düzenlemelerin önemine vurgu yapan rapor, sivil toplum örgütlerinin özgürce ve etkin bir biçimde rol oynayabilmeleri için gerekli önlemlerin alınmasını ve ilgili mekanizmaların kurulmasını güçlü bir şekilde tavsiye etmektedir. Siyaset alanının sadece kamu gücü ve aktörleri ve seçilmiş siyasetçilere açık olduğu düşüncesinin belirgin bir şekilde kabul gördüğü Türkiye’de, güçlü bir toplumsal ve siyasal karşılığı bulunmamakla birlikte sivil toplumun AB’nin önceliklerinden biri olduğu unutulmamalıdır.

 

Raporun genelinde hissedilen olumsuz tona rağmen çözüm sürecine ilişkin değerlendirme ise son derece olumlu ve yapıcıdır. PKK’nın AB tarafından terör örgütü olarak tanındığının hatırlatıldığı rapor, hem Türk hükümetinin çözüm adına aldığı tedbirleri övmekte hem de silah bırakma kararına atıfta bulunmaktadır. Henüz PKK-KCK cenahından bu türden bağlayıcı bir karar olmamasına rağmen, AB’nin PKK’nın silah bırakmasına işaret etmesi çözüm sürecinden beklentilerinden birinin bu olduğunu teyit etmektedir.

 

Türkiye’de özellikle 17-25 Aralık 2013 soruşturmalarını takiben ortaya çıkan yolsuzluk tartışmalarına işaret eden rapor, Türk hükümetinin ve meclisinin yolsuzluk iddialarına karşı etkin önlem almadığını belirtirken yolsuzluk davalarını takip eden gazetecilere yönelik ceza kovuşturmalarını da eleştirmektedir. Yolsuzluğun hem demokratik temeli aşındıran ve hem de yatırımları azaltan önemli siyasi ve ekonomik sonuçlarının olabileceğini öngören rapor bu konuda Türkiye’yi güçlü bir şekilde uyarmaktadır.

 

Türkiye’de önemli iç siyaset tartışmalarına konu olan HSYK Kanunu değişikliklerine değinen de rapor, bu konuda AB’nin yargı bağımsızlığı ilkesi çerçevesinde endişelerini dile getirmektedir. Hakim ve savcıların ve bazı güvenlik görevlilerinin görevden alınmasını, görev yerlerinin değiştirilmesini ve tutuklanmasını yargının etkinliği ve tarafsızlığı bağlamında önemli bir sorun olarak nitelendirmektedir. Bu türden tasarrufların, güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerini ihlal ettiğini belirten rapor, bunun Kopenhag siyasi kriterleri ile bağdaşmadığını hatırlatmaktadır. Benzer kaygılarla MİT Kanunu’nu da eleştiren rapor, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru mekanizmasını ve bugüne kadar bu çerçevede gösterdiği performansı ise övmektedir.

 

Raporda temel haklar alanında son yıllarda yapılan bir dizi kurumsal reform ve Romanlara yönelik genel iyileştirmeler övülürken, özellikle basın özgürlüğü ile ilgili önemli sorunlara işaret edilmektedir. 14 Aralık 2014 tarihinde bazı gazeteci ve medya mensuplarının tutuklanmasına ise bu çerçevede özellikle vurgu yapılmaktadır. Raporda Türkiye’de medya özgürlüğüne yönelik ihlaller ve medya özgürlüğünün önemine yeterince vurgu yapılmaması ile ilgili eleştirel bir dil ve sert ton özellikle dikkat çekmektedir.

 

Hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanında ciddi eleştiriler getirmesine rağmen, raporda özellikle karşılıklı çıkarlar ve komşuluk ilişkileri kısmında Türkiye’ye ciddi önem verildiğini görmek mümkündür. Bu eleştiri ve dengeli övgüler bağlamında ise raporla ilgili üç temel değerlendirme yapılabilir:

Bunlardan en önemlisi, Türkiye’de meydana gelen gelişmelere AB’nin sessiz kalmadığı ve bu gelişmeleri, kendi önceliklerine göre yakından takip ettiğidir. Türkiye’de halen yeterli öneme haiz olmasa da mesela sivil toplumun geliştirilmesi ve basın özgürlüğü AB’nin öncelikleri arasında yer almaktadır. Dolayısıyla AB’nin—Türkiye ile siyasi ilişkileri kopmadığı sürece—bu konular ile ilgili eleştiri yapmaya devam edeceğini söylemek elbette mümkündür. Bu eleştirilerin AB açısından meşru zemini ise Türkiye’nin AB’ye tam üye olma isteği ve aday ülke statüsüdür.

 

İkincisi AB, öncelikleri ile Türkiye’nin siyasi ve ekonomik önemi ve genel olarak dünya siyasetinin gerekleri arasında bir denge kurmakta ve bunu da ilgili metinlere yansıtmaktadır. Son rapor da bunu teyit eder mahiyettedir.

Üçüncüsü ise AP’nin bu tür eleştiriler getirmesi ciddi yaptırım gücü olduğu anlamına gelmemektedir. Birlik’in eleştirilerden daha öte bir tutum takınması, olağanüstü gelişmeler dışında pek ihtimal dahilinde değildir. Yine hatırlatmak gerekirse AB’nin bu eleştirilerinin hareket noktası Türkiye’nin adaylık statüsüdür. Dolayısıyla Türkiye üzerinde AB’nin etkisi ve eleştiriler ile ilgili yaptırım gücü bu statü ile sınırlıdır. Bu statünün ortadan kalkması Türkiye’nin demokratikleşmesi adına AB’nin etkisini doğrudan ortadan kaldıracaktır. Tam da bu nedenle aslında AB’nin daha ağır eleştirilerden kaçındığını söylemek mümkündür.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top