Dış Politika ve İklim Değişikliği: Çözümü Zor Bir Sorun!

Kadir EFELER
23 Aralık 2009
A- A A+

Danimarka’nın Kopenhag kentinde 7-18 Aralık tarihleri arasında İklim Değişikliği Zirvesi gerçekleşti. Zirve sonuç bildirisinde dünya kamuoyunu tatmin edici bir sonuca ulaşılamadı. Hatta iklim değişikliği konusundaki çoğu uzmana göre, Kopenhag zirvesi Kyoto protokolünde sağlanan kararlılığın zaafa uğramasına neden olmuştur. Hâlbuki iklim değişikliği olgusu insanlığın geleceğini tehdit eden son derece hassas bir sorundur.

 

Konu hakkında yapılan bilimsel çalışmalara bakıldığında iklim değişikliğinin neden olduğu başlıca problemler şu şekilde sıralanabilir: Sıcaklık değerlerinin bölgesel olarak normalin üzerinde yükselmesi ve  azalması. Bazı canlı türlerinin yok olması. Buzulların erimesi, sel ve benzeri doğa olaylarının yerleşim ve tarım alanlarına zarar vermesi ve verim düşüklüğü. Kuraklık dönemlerinin uzaması ve yağış miktarı oranlarının değişim göstermesine bağlı olarak tatlı su kaynaklarının azalması; tarımsal verimlilikte düşüş ve buna bağlı olarak gıda kıtlığı. Kitlesel göç dalgaları, deviz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak ekonomik ve demografik öneme sahip kıyıların su altında kalması ve sınır problemlerini ortaya çıkması. Enerji kaynakları ve yolları üzerinde hâkimiyet mücadelesi.

 

İklim değişikliğinin neden olduğu sorunlar teorik olarak, elde bulunan tahminler çerçevesinde, kendisini farklı bölgelerde farklı şekilde göstermektedir. Akdeniz havzası, Orta ve Batı Amerika, Ortadoğu, Orta Asya ve Güneydoğu Asya yukarıda sayılan tehditlerden en önce ve en çok etkilenecek bölgeler olarak ifade edilmektedir. Örneğin önümüzdeki 10 yıl içerisinde Akdeniz Havzası’nda mevcut ekilebilir alanların %75, Nil bölgesinde %15 düzeyinde azalacağı tahmin edilmektedir. Su kaynaklarının üçte ikisini kendi sınırlarının dışından temin eden ve uzun suredir üzerinde su savaşları senaryolarının yapıldığı, siyasal açıdan problemli bir coğrafya olarak kabul edilen Ortadoğu bölgesi, daha fazla problemli bir bölge haline dönüşecektir. Mevcut enerji kaynaklarının yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının konmaması halinde, dünya ekonomisi enerji temini konusunda tam bir kaos ortamının oluşmasına neden olacaktır.

 

Yaklaşık iki miyar kişinin sahil şeridinde yaşadığı Güneydoğu Asya bölgesinde, deniz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak en az 40 milyon Asyalı göç etme mecburiyetinde kalacaktır. Temiz ve kullanılabilir su kaynaklarının yetersiz olduğu ve su kaynaklarının bir birine bağımlı olduğu Orta Asya bölgesinde, ihtiyaçlar karşılanamayacak ve bu durum tarım ve enerji alanlarında son derece ciddi ve çok yönlü problemlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu durum, uygulamaya başladıkları piyasa ekonomisinin geçiş döneminin önüne geçecek, bölgede yeni çatışma ortamı doğuracak ve sınır sorunları baş gösterecektir. Güney Amerika kıtasında ise kuraklığa bağlı olarak tarımsal alanların çoraklaşarak tarımsal verimliği yitireceği, deniz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak su baskınlarına maruz kalacağı ön görülmektedir. Kuzey kutup bölgesinde buzullarının erimesine bağlı olarak, ekonomik değeri yüksek hidrokarbon enerji kaynaklarının ortaya çıkması ve yeni ticaret yollarının açılması ile birlikte, bazı bölgelerin stratejik öneminin değişmesi yeni güvenlik alanları sıkıntısını ortaya çıkaracaktır.

 

Hükümetlerin görünürde, insanlığın önüne bu kadar büyük tehditler otaya koyan bir sorunu çözüme kavuşturma konusunda, tehditleri önleyici ve sorunları ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir anlaşma ortaya koyamamaları, çevre sorunları üzerine fikir beyan edenler tarafından kabul edilebilir değildir. Uluslararası sistemde söz sahibi olan aktörlerin tavır ve davranışlarına bakıldığında; iklim değişikliği konusunun dış politika araç, amaç ve hedefleri içerisinde yer almadığı görülmektedir. Oysa uluslararası sistemi ilgilendiren bir sorunun çözüme kavuşması, söz konusu sorunun dış politika yapım ve uygulama sürecinde kendine yer bulmasına bağlıdır. İklim değişikliği olgusunun, dış politika yapım surecinde gerektiği gibi etkin olarak yer almamasına üç temel değişken neden olmaktadır. Söz konusu üç değişken: İklim değişikliğinin, epistemolojik açıdan tanım yetersizliğine sahip olan küreselleşme kavramı ile birlikte ele alınması, iklim değişikliği konusunda bilimsel somut veri yetersizliği, iklim değişikliğinin temel olarak siyasal alan üzerinde değil, daha ziyade bireyler ve toplum üzerinde etkili olması şeklinde ifade edilebilir.

 

Küreselleşme kavramının epistemolojik meselesi ve iklim değişikliğinin etki hali

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte uluslararası ilişkiler, ekonomi ve siyaset bilimi üzerine yapılan yayınlara bakıldığında en çok kullanılan kelimelerden birinin küreselleşme kavramı olduğuna dikkat çekmektedir. Bu gerçekle çalışanlar, kavramın anlamsal içeriği üzerinde yapılan açıklamalar etrafında belli dereceye kadar ortak bir görüşte buluşmuş olsalar da; gelinen noktada herkesin üzerinde anlaşacağı bir tanıma sahip değiller. Bununla birlikte açıkça belirtmek gerekir ki, genel kabul bulan tanım veya tanımlar, kavramın isim veya fiil hali üzerine değil; fakat sadece sıfat hali olan “küresel” kelimesi üzerinedir. Bu nedenle, sözün eyleme dönüştüğü noktada küreselleşme kavramının dış politika alanında nasıl bir duruş sergileyeceği problem oluşturmaktadır. Çünkü var olan özne veya fiil değil; ancak her ikisini de tanımlayan sıfattır. Dil bilgisi kurallarının sahip olduğu kültürel ve siyasal yapı farklılıkları, bütün dilleri eşit derecede de ilgilendiren bir kavram üzerinde tanımsal kargaşaya neden olup; düşüncenin fiiliyatında farklı paradigmalar ortaya koymaktadır. Düşüncenin eyleme dönüşmesinin belirtilememe durumu ise; bütün toplumları ilgilendirecek temel bir kavramın tanımında,  bir yetersizliğe bürünmektedir.

 

Tarihsel olay ve verilere bakıldığında, mevcut kavramların bireyler ve toplumlar tarafından benimsenmesi, kavramların yaşam içerisinde eylemsel hale dönüşmesi dâhilinde geçekleştiği görülmektedir. Oysa küreselleşme tanımları yerel bir dilin diğer diller tarafından yapılan tanımlama içeriğini kabul etmek zorunda kalmaktadır. Gelinen noktada, tarihi bir hafızaya ve siyasi bilinç yapısına sahip devletler, tanımlama olgusunu empoze bir kelime olarak kabul etmekte ve siyasal, sosyal ve ekonomik yapısına bir müdahale olarak algılamaktadırlar. Bu açıdan küreselleşme kavramı, dış politika yapım sürecinde “açık ve kesin bir tanıma sahip olma gerekliliğinin” yetersizliği durumuna sahip olması nedeniyle; “küreselleşme ifadesi ile birlikte ele alınan her hangi bir durum veya olgu devletlere, uluslararası siyasette sahip olunan erkin kullanılabilirliği ölçüsünde hareket imkânı vermektedir. Aksi takdirde ortaya çıkacak vaziyet, uluslararası kamuoyunun desteğinin alınmaması ve meşruiyet sorunu ortaya çıkaran bir eylem haline dönüşmektedir. Söz konusu çerçevede, iklim değişikliği olgusu küreselleşme ile doğrudan mahiyet bütünlüğüne sahip olması nedeniyle, dış politika yapım ve uygulama sürecinde olumsuz ve niteleyici bir etkiye sahiptir. Dolayısıyla iklim değişikliğinin küresel bir sorun olması, uluslararası kamuoyuna yön veren aktörlerin iklim değişikliği konusunu çözüme kavuşturmak adına ortaya koymaları gereken net duruşu sergilemesine engel teşkil etmektedir. Sergilenen duruş niteleyici bir durumun ötesine geçememekte ve bu durum belirsizlik şeklinde kendini problem olarak sunmaktadır. Oysa dış politikada hedef belirleme ve sonuca ulaşma ancak, özne ve onun eylemselliği olarak tanımlanan kavramların olumlu bir şekilde varlık göstermesine bağlıdır, olumsuz bir sıfatın varlığına değil. Bu nedenle aktörler zirvelerde sadece iklim değişikliğinin niteliklerini tartışmaktadırlar.

 

Bilimsel somut veri yetersizliği

 

İklim değişimi üzerine ortaya konan bilgiler, iklim değişikliğinin kesin nedenleri ve bu nedenlerin nasıl ve ne kadar bir süre içerisinde önlenip, iklim değişimi olgusunun durdurulup durdurulmaması yönünde kantitatif olarak algılanabilen veriler ortaya koyamamaktadır. Var olan mevcut bilgiler, iklim değişikliğini tarihsel süreçte geldiği nokta hakkında istatistik verilerin kullanılıp, ileriye ait tahmin yürütülmesinin ötesine geçememektedir. İklim değişikliği olgusu, mevcut teknolojik imkânların yetersizliği ve saha çalışmasına uygun olmayıp belli bir siyasi ve coğrafi alandan bağımsız olması nedeniyle üzerinde deney yapılmasına imkân vermemektedir. Bununla beraber, en azından iklim değişikliğinin yavaşlatılması veya önüne geçilmesi adına yapılacak harcamalar, bazı devletler için çok yüksek bir bedel olarak belirmektedir. Bu nedenle, iklim değişikliği olgusu siyasi otoriterler açısından son yıllardaki verilere rağmen siyasal bir kavram olmanın ötesine geçememiştir. Çünkü bu durum tek bir ülkeyi ilgilendirmemesi nedeniyle alınan önlemler sonucunda istenilen amaca ulaşılamaması ve ülke ekonomisinin zarar görmesi sonucunda, söz konusu ülkenin dünya sıralamasında arkada kalması durumunu ortaya koymaktadır. Çünkü mevcut kaynaklar marjinal verimlilik anlayışı içerisinde değerlendirilmemiş olmaktadır. Bu, siyasi otoriteyi kamuoyu önündeki hesap verebilirliğini tehlikeye atıp meşrululuk tartışmalarının başlamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bilimsel kesinlilik, demokratik yönetimlerin söz konusu olduğu bir çağda, hükümetlerin iktidar gücünü ve karşılaştıkları sorunları çözüme kavuşturmada sorumluluk ve istek güdüsünü etkilemektedir. Ortaya çıkan hâl, siyasi karar alma mekanizması içerisinde büyük bir kaos oluşumuna neden olmakta ve siyasi otoriteyi uluslararası sistem, egemenlik ve seçmen arasında nasıl hareket edeceği yönünde kararsız bırakmaktadır. Bu gidiş ancak iklim değişikliğinin istatistik verilerle birlikte, bilimsel verilerle desteklenerek, ortaya konan bilimsel bulguların kamuoyu tarafından kabul edilmesiyle aşılabilir.

 

Siyasal otoritenin egemenlik anlayışı ve insan yaşamı arasındaki mesele

 

İklim sorunu, dış politika karar alım mekanizmasında var olan- siyasi sınırlar coğrafi sınırları belirler- temel yaklaşımını sorgulamaya başlamıştır. Sorgulamada dikkat çeken en önemli unsur, sistem yapımı veya uygulanması sürecinde var olan değişkenlerin sistem kurucusu tarafından belirlenememesidir. Daha önce, sistem içinde kendini bir değişken olarak sunan iklim, bugün itibariyle sistem üzerinde kendini özne olarak ifade etmektedir. Bu doğrudan doğruya siyasal bir organizma olan devletin eylemlerini gerçekleştirdiği alan coğrafya üzerinde sahip olduğu etkiyi azaltmaktadır.  Var olan durum açık/kapalı veya yarı kapalı olarak tanımlanabilen herhangi bir sistem işleyişiyle örtüşmemekte ve kakafonik bir durum sergilemektedir. Bu durum dış politikada karar alıcı ve uygulayıcı aktörlerin büyük bir risk ile karşı karşıya gelmelerine neden olmaktadır. Söz konusu risk, uluslararası sistemin işlevsel kılınmasında gerekli olan rejim oluşturma süreci olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat bu rejimin hangi temel parametreler ve paradigmalar etrafında inşa edileceği belli değildir. Çünkü uluslararası kamuoyunda iklim değişikliğinin neden olduğu olumsuzlukları, ortadan kaldırma adına alınması gereken önlemler, uluslararası sistemde var olan güç dengelerinin değişmesine neden olmaktadır.

 

Küresel sistemde temel aktörler Avrupa Birliği, ABD, Çin ve Rusya olarak devam etmektedir. Hindistan’ın var olan güç potansiyeli değişkenlerinin nasıl bir işlev kazanacağı belli değildir. Uluslararası sistemin mevcut dinamik değişkenleri çerçevesinde iklim konusunda bağlayıcı bir anlaşmanın gerçekleşmesi çok mümkün olarak gözükmemektedir.  Çin, daha çeyrek asır öncesine kadar sahip olduğu nüfus gücü haricinde, uluslararası sistemde ağırlığı olan bir güç değildi. Oysa yeni milenyumda sürekli ekonomik büyüme göstermesi ile bugün dünyanın 3. büyük ekonomisine sahip. Çin demokrasiyle yönetilmemesi nedeniyle mevcut siyasi iktidarını devam ettirmesi için ekonomik büyümesini devam ettirmek zorundadır. Oysa Çin ekonomisinin enerji ihtiyacının vazgeçilmez ham maddesi kömürdür. Diğer taraftan, Çin hükümeti uluslararası kamuoyunda kendisine yöneltilen suçlamalara karşı, ABD’de kişi başına karbondioksit salınımının Çin’de kişi başına karbondioksit salınımının 4 katı olduğu gerçeğini dile getirmektedir. Çin’in kendisini savunma adına öne sürdüğü teze bakıldığında, Çin hükümetinin bilinçaltında, GSMH’da enerji kullanımının karbon kulamı elastikiyetine bakılarak, ekonomik kaynaklı güdüler etrafında hareket ettiği görülmektedir. Bu durum Çin’in dış politikasında, diğer ülkelerin tutumlarını değiştirmemesi durumunda kendi tutumunu değiştirmeyeceğinin en açık göstergesidir. Diğer yönden Rusya, her ne kadar batılı ülkeler ile aynı görüşte olduğunu dile getirse de, kutup bölgelerinin statüsünün hukuksal olarak netlik kazanana kadar ekonomide kullandığı enerji hammadde oranlarında bir değişikliğe gidememektedir. Çin ve Rusya’nın ortaya koydukları tavır, kazan-kazan anlayışının ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

 

İklim değişikliği konusunda uluslararası kamuoyunun ortak iradesi bağlamında önlemlerin alınmasında en istekli taraf hiç şüphesiz Avrupa Birliği’dir. Oysa Avrupa Birliği petrol ve doğalgaz bakımından enerji kaynak yetersizliği olan bir coğrafyadır. Buna karşın, Avrupa Birliği, temiz enerji kaynakları yönünden en gelişmiş teknik bilgi ve alt yapı üstünlüğüne sahip olması nedeniyle, birliği iklim değişikliği konusuna en çok önem veren aktör durumuna getirmiştir. Buna rağmen Avrupa Birliği’nin iklim değişikliği konusunda, birlik içindeki devletleri dış politikada bağlayıcı bir mekanizmaya sahip değildir. Gelinen bu noktada, aktörlerin değişkenler üzerinde sahip oldukları konum itibariyle, en basit anlamda iklim değişikliği üzerindeki tutumları, oyun teorisi çerçevesinde “Mahkûmlar Açmazı” görünümü olarak kendini ifade etmektedir.

 

Düşüncemize göre, iklim değişikliği konusunda herhangi bir ilerleme ancak ve ancak siyasal anlamda iklim olgusunun dış politikada karar alma surecine dâhil edilmesi ile mümkün olabilir. Bugün, uluslararası ilişkilerde devletleri hükmî olarak bağlayacak bir metin yoktur. Bunun nedeni ise, devletlerin dış politika karar yapım aşamasında iklim değişikliği konusunda rejim oluşturma adına gerekli alt yapı desteği isteğinin bulunamamış olmasıdır. Bu bağlamda yapılması gereken en temel şey, iklim değişikliği konusunun insan hakları kavramı içinde yer almasını sağlamaktır. Hiç şüphesiz bu yöndeki bir çaba kolay bir uğraş değildir. Dolayısıyla, bu noktada ilk yapılması gereken, uluslararası kamuoyuna yönelik sivil toplum önderliğinde toplum sözleşmesi anlayışı oluşturmaktır. Bu bir zarurettir. İfade edilen zaruret özel teşebbüs inisiyatifiyle gelişmediği takdirde hükümetler tarafından gelişmesi mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki, iklim değişikliği sorunu ilk başta insan topluluğunu tehdit etmektedir. Siyasal bir varlık olan devletleri değil. Kyoto protokolü etkin bir şekilde uygulanamadığı için, Kopenhag zirvesinden de sonuç alınamamış, zirve başarısız ve etkisiz olmuştur.

Back to Top