Kopenhag İklim Zirvesi Yolunda Avrupa Birliği

A- A A+

eçtiğimiz perşembe günü (29 Ekim 2009) başlayan ve iki gün süren Brüksel’deki AB liderler zirvesinin gündem maddelerinden biri de Aralık ayında Kopenhag'da yapılacak Dünya İklim Zirvesi hazırlıkları ve iklim değişikliğiyle mücadele yolları idi. Birlik, daha önce karbon salımlarını 2020'ye kadar % 20 oranında azaltmayı taahhüt etmiş ve Avrupa Komisyonu da Birlik üyelerine, kalkınmakta olan ülkelere küresel ısınmanın etkileriyle başa çıkabilmeleri için 2013 yılına dek yılda 15 milyar dolar yardım yapılmasını önermişti. Ancak, Dünya İklim Zirvesi öncesi AB, iklim değişikliğiyle mücadeleye yapacağı katkı miktarına ilişkin uzlaşma sağlayamadı. AB’nin bütçe belirlemeden önce, ABD, Çin ve Hindistan’ın tutumunu görmesi gerektiğini savunan Almanya Başbakanı Angela Merkel, böylece AB’nin bu konuda somut bir paket oluşturmasını da engelledi. Bu uzlaşmazlık, Doğu Avrupa Ülkeleri’nin çevre uyumlu yeni teknolojiler için zengin AB ülkelerinin para ödemesini, Almanya ve Fransa başta olmak üzere daha zengin devletlerin ise Doğu Avrupalı ülkelerin de bu konuda harcama yapmasını savunmasından ileri gelmektedir.


1990’lı yılların başından itibaren dünyanın gündemine oturan konulardan biri de kuşkusuz küresel ısınma ve iklim değişikleridir. İnsan kaynaklı zararlı sera gazı salınımlarının yol açtığı küresel ısınma nedeniyle, başta iklim değişikliği olmak üzere, dünyanın ciddi bir tehdit altında olduğu bugün artık genel kabul görmüş bir olgudur. Uluslararası toplumun, bu gazların belirli bir düzeyde tutulması ya da azaltılmasına ilişkin ilk önemli girişimi 1992 yılında Rio’da yapılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı sırasında kabul edilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. Sözleşmeye taraf olan devletlerin yükümlülükler ise “gelişmiş ülkelerin insan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeylerinde tutmak” şeklinde belirlenmiştir. Ancak bu amaca hizmet edecek mali kaynaklar, teknoloji transferi ve fonlar gibi konular Sözleşme ekinde belirtilen gelişmiş ülkelerin yükümlülüğündedir. Sözleşmeye günümüzde 186 ülke taraftır.

 

Daha sonra 1997 yılında, ülkelerin, özellikle sera gazı salımlarının azaltılmasına ilişkin yükümlülükler konusunda Sözleşme’nin yeterli olmadığı yönündeki görüşleri üzerine Kyoto Protokolü adı verilen uluslararası bir antlaşma Mart 1998’de 172 ülke tarafından imzalanarak 2005’te yürürlüğe girmiştir. Bu Protokol 2012 yılına kadar küresel ısınmayla mücadele amacıyla sera gazlarının atmosfere salımını hissedilir biçimde azaltılmasını (2012 yılında 1990 yılındaki rakamların % 5,5 altına inilmesini) öngörmektedir.

 

Çevre sorunları, özellikle sanayileşmiş ülkelerdeki ekonomik gelişmenin olumsuz bir sonucu olarak çıkmıştır. Bu nedenle, bu sorunlarla mücadelede AB’yi oluşturan genelde sanayileşmiş ülkelerin sorumluluğu yadsınamaz. Zaten, günümüzde Avrupa Birliği, ABD ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü en çok karbondioksit gazı salan aktörü konumundadır.  Gerek uluslararası toplumdan gelen tepkiler, gerekse AB güvenliği kavramının, küresel bir tehdit haline gelmiş olan çevre sorunlarından bağımsız düşünülemeyecek oluşu, AB’yi iklim değişikliği ile mücadelede özel bir politika belirlemeye itmiştir.

 

AB, 1992 Rio toplantısından hemen önce Haziran 1992’de Avrupa İklim Politikası stratejisi çerçevesinde karbondioksitin emisyonunun 2000 yılına kadar %12 esas alınarak azaltılabileceğini içeren bir de paket hazırlanmıştır. Daha sonra bu oran Kyoto Sözleşmesine uygun olarak 2012 ‘ye kadar % 8 olarak kabul edilmiştir. AB iklim politikasının önündeki en büyük engel şüphesiz çabaların ulusal önlemlere dayanması, dolayısıyla tüm ülkelerin aynı çabayı göstermemesidir.  Kyoto Sözleşmesi’ndeki yükümlükleri yerine getirme amaçlı olarak, 2000 yılında kabul edilen Avrupa iklim değişikliği programı ile daha az karbondioksit salan bir ekonomik sistemin kurulması ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesi hedeflenmiştir. Ancak, bu hedeflerin getireceği mali yük Birlik üyesi ülkeler arasındaki en önemli anlaşmazlık konusudur. Fransa gibi elektriğin büyük bir bölümünü nükleer enerjiden temin eden ve bu nedenle yenilenebilir enerjiye çok sıcak bakmayan ülkeler de diğer bir anlaşmazlığa sebebiyet vermektedir.

 

Bununla birlikte, 28 Mart 2001’de ABD’nin Kyoto Protokolü’nden resmen çekildiğini ilan etmesi AB’yi zora sokmuş olsa bile Birliğin Kyoto Protokolü’ne bağlı kalması onu iklim değişikliği konusunda tartışmasız bir lider haline getirmiştir. Bu gelişme, AB’yi iklim değişikliği ile mücadelede daha somut adımlar atmaya yöneltmiştir. 2. Avrupa iklim değişikliği programı, 2005 yılında uygulamaya girmiş ve akabinde AB Komisyonu tarafından “Küresel iklim değişikliği ile mücadele” adli 2012 yılı sonrası Avrupa iklim değişikliği politikalarını belirleyen strateji belgesi hazırlandı. Bu belgeye göre, aralarında ABD, Ҫin ve Hindistan’ın da olduğu en çok karbondioksit gazı salımı gerçekleştiren ülkelerde yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır, ulaşım sektörü basta olmak üzere mümkün olduğunca çok sektör karbondioksit emisyonunun azaltılması faaliyetine katılmalıdır, daha az emisyon üreten teknolojiler geliştirilmelidir, ve bir karbondioksit salımı piyasası ve kota sistemi oluşturulmalıdır. 2007 yılındaki AB liderler zirvesinde, 2020’ye kadar sera etkili gazların % 20, başta ABD olmak üzere diğer ülkeler de, bu yükümlülüğü kabul ederse % 30 oranında azaltılması kararlaştırıldı.

 

Özetle, AB’nin küresel ısınma ve çevre kirliliğini önleme konusunda önemli çalışmalarda bulunmakla birlikte henüz üye ülkeler arasında bu konuda tam bir uzlaşma sağlanamamıştır. Kuşkusuz, 27 üye devletin tamamını aynı noktada buluşturmak her zaman mümkün olmamaktadır. Nitekim 29 Ekim tarihli Brüksel zirvesinde de üye ülkeler arasındaki anlaşmazlık sonucu somut bir karar alınamamıştır.

 

Bununla birlikte bir diğer önemli husus, küresel ısınma konusunun sadece AB’nin çabalarıyla çözümlenemeyecek bir sorun olmasıdır.  ABD, Japonya, Kanada, Güney Kore gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra atmosfere yüklü miktarda karbondioksit gazı salan Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük ölçekli ülkelerin de bu konuda duyarlı olmaları gerekmektedir. Ancak, AB üyesi ülkeler arasında anlaşmazlık dünya çapında da yaşanmaktadır. ABD ve AB, gelişmekte olan Çin ve Hindistan gibi ülkelerin, geri teknolojilerle dünya kirliliğini arttırdığını, bu nedenle bu ülkelerin kirliliği azaltmaları gerektiğini öne sürmektedir.  Gelişmekte olan  ülkeler ise yeni ve çevreci teknolojiler için parayı, daha önce dünyayı hayli kirleterek kalkınmış ve zenginleşmiş Batılı ülkelerin ödemesi gerektiğini savunmaktadır.

 

Sonuç olarak, iklim değişikliği sorununun uluslararası işbirliği olmadan çözülemeyecek oluşu ülkelerin aralarında uzlaşmaya varmasını mecburi kılmaktadır. Bu noktada 2012’de sona erecek olan Kyoto Protokolü’nün yerini alacak yeni bir küresel iklim anlaşmasının hazırlanmasında ilk durak olan Aralık ayında yapılacak Kopenhag zirvesi oldukça önem kazanmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top