İran Nükleer Anlaşması’nın Yeni Orta Doğu’ya Etkileri

Prof. Dr. Tarık OĞUZLU
24 Ağustos 2015
A- A A+

Tahran’ın nükleer kapasiteleri konusunda uluslararası toplumla işbirliği yapmayı kabul etmesi karşılığında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesi ve Almanya ile İran arasında tarihi bir anlaşma imzalanmıştır. İran üzerindeki ekonomik ve askeri ambargoların aşamalı olarak kaldırılmasını öngören bu anlaşmanın ardından Orta Doğu’da hiçbir şey aynı olmayacaktır. Bu analiz, söz konusu anlaşmanın Orta Doğu'daki etkilerine ve muhtemel sonuçlarına dair akademik bir değerlendirme sunmaktadır.

 

Bu tür bir çaba, her şeyden önce on yıllardır süren nükleer müzakerelerin başlıca iki aktörü olan Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ı uzlaşmaya yönelten başlıca etkenlerin kısaca analiz edilmesini gerektirmektedir.

 

Konuya ABD ile başlanacak olursa, söylenecek ilk şey, bu anlaşmanın Bush yönetiminin yanlış yönlendirilmiş politikalarını düzeltmek amacıyla altı yıl önce iktidara gelen Başkan Obama için tarihi bir başarı olduğudur. Pek çok uzman, Obama’nın, ABD’nin azalmakta olan imkânlarını ülke içinde büyüyen ekonomik sorunların çözümü doğrultusunda ve başta Çin olmak üzere Asyalı güçlerin yükselişini yönetebilmek için yurt dışındaki, özellikle Orta Doğu’daki Amerikan varlığını azaltmaya yönelik irade gösteren bir başkan olduğunu öne sürmektedir. Obama’ya göre, Afganistan ve Irak’ta ABD öncülüğünde yapılan savaşlar, yalnızca Amerika’nın sert ve yumuşak güç kapasitelerini zayıflatmakla kalmayıp, aynı zamanda potansiyel rakiplerin ve ABD’ye meydan okuyan güçlerin nüfuz alanlarını dünya çapında artırmasına yol açan stratejik hatalardır. Bu potansiyel rakipler ve zorlayıcı güçler arasında en dikkat çekeni Orta Doğu’da İran, Doğu Asya’da da Çin'dir.

 

Batılı olmayan güçlerin yükselişi küresel güç dengelerinde Batıdan Doğuya belirgin bir kaymaya yol açmaktadır. Bu açıdan, İran anlaşması ve stratejik Küba ve Myanmar açılımları gibi Amerikan dış politikasında son zamanlarda gerçekleşen diğer girişimler, Amerika’nın geleneksel hasım ve rakipler ile ilişki kurarak omuzlarındaki yükü azaltmayı hedefleyen iyi hesaplanmış Obama stratejisinin bir parçası olarak görülmelidir. Çok-kutuplu ve çok-merkezli bir küresel düzen ortaya çıktıkça, Başkan Obama liderliğindeki ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemin ilk yıllarından beri yürürlükte olan küresel üstünlük stratejisinin yerine aşamalı olarak ölçek küçültme ve seçici angajmanlardan (müdahil olmalardan) oluşan realist politikayı uygulamaya koymuştur. 

Back to Top