Çin ve Yeni Dünya Düzeni

A- A A+

Çin, gelecek yıllarda dünya düzenindeki dinamikleri yeniden yapılandırma potansiyeline en fazla sahip olan ülkelerden biridir. Analistler, akademisyenler ve uzmanlar, devamlı olarak Çin Devleti'nin dikkat çekici yükselişinin dünya düzenindeki temel ilkelerde yaratabileceği fırsat ve risklerin niteliğini tespit etmeye çalışmaktadır. Mevcut dünya düzeni, ilk olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde şekillenmeye başlamış ve uzun Soğuk Savaş yılları boyunca ve sonrasında Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğindeki Batı kampının liderliğinde pekişmiştir. Bu konudaki sorulardan biri, Pekin'in potansiyel süper güç statüsüne yükselişinin şu anki süper güç ABD ile büyük güç rekabetine ve muhtemel bir topyekûn savaşa yol açıp açmayacağıdır. Çin ne tür bir güçtür? Pekin yönetiminin dünya siyasetinin yapısına yönelik normatif iddiaları nelerdir? Çin yönetimi dış ve güvenlik politikasındaki çıkarlarını sadece reel-politika açısından mı belirlemekte ya da diğer küresel aktörlerden farklı olarak Çin'in işleri kendine özgü yürütme yolları bulunan farklı bir uluslararası aktör olduğu tartışılabilir mi? Pekin'in yeni dünya düzeni anlayışının temel ilkeleri nelerdir? Bu analiz, Çin'in yükselişini daha iyi anlayabilmek için bu tür sorulara cevap vermeye çalışacaktır.

 

Bu bağlamda belirtilmesi gereken ilk nokta, Pekin yönetiminin etkileyici ekonomik büyümesinin yanı sıra bölgesel hâkimiyetini sürdürebilmek için istikrarlı ve öngörülebilir bir bölgesel ve uluslararası düzene ihtiyacı olduğudur. Bir başka deyişle, yükselmekte olan Çin'in bir numaralı dış politika çıkarı, Çin-dostu istikrarlı bir bölgesel ortamın oluşmasına eşlik etmektir. Ancak böyle bir ortamda, Çin maddi imkânlarını içerideki ekonomik kalkınmaya ve siyasi modernleşme süreçlerine yönlendirebilecektir. Çin devleti, iç dönüşüm sürecini henüz tamamlamamıştır ve bunun kesintisiz olarak gerçekleşebilmesi için istikrarlı bir dış ortamın varlığı kritik önemdedir. 'Barışçıl kalkınma/barışçıl yükseliş' olarak adlandırılan strateji, Çin’in kalkınmasının sonraki aşamalarında küresel liderliğe oynayabilmesi için zaman kazanmayı amaçlayan tümüyle savunmacı bir reel-politika yaklaşımıdır.

 

Çin yönetimi toplam ekonomik çıktı bakımından ABD'den sonra dünyadaki en zengin ikinci ülke olmasının yanı sıra birçok ekonomik üründe de dünyanın ya bir numaralı ithalatçısı ya da ihracatçısıdır. Ayrıca pek çok ülkenin başlıca ticaret ortağıdır. Bununla birlikte, ülke 1,5 milyara yaklaşan büyük bir nüfusa sahiptir ve yoksulluk sınırının altında yaşayan Çinlilerin sayısı hala pek çok gelişmiş ülke nüfusunun toplamından büyüktür. Ülkede kişi başına düşen gelir 5000 ABD Dolarının altındadır. Çin devleti, dünyadaki en yeni ve en gelişmiş demiryollarına ve otobanlara sahip olabilir, ancak ülkenin kesintisiz ekonomik kalkınma süreci şimdiden çevre, sağlık koşulları ve gelir dağılımı açısından büyük bedeller ödetmiştir. Ülkede kalabalık azınlıklar vardır ve Pekin, Doğu ve Güney Çin Denizlerindeki bazı adaların sınırları konusunda komşularıyla sürdürülebilir bir uzlaşmaya varamamıştır. Tayvan'ın statüsü de Çin'in dünya çapında pek çok ülke ile ilişkisinde pürüz olmaya devam etmektedir.

 

Tüm bunlar, reel-politika nedeniyle Pekin'in komşularına ve ABD gibi küresel kilit aktörlere karşı koyarak, ülkedeki iç dönüşüm sürecini tehlikeye atamayacağını göstermektedir. Bu yüzden, son zamanlarda Çin milliyetçiliğinde gözlenen tırmanma ve Doğu ve Güney Çin Denizlerinde takip edilen iddialı politikalar, Çin yönetiminin ülke içindeki meşruiyetini güvenceye alma ve Çin halkının dikkatini iç modernleşme sürecindeki istenmeyen sonuçlardan uzak tutma çabalarında kullandığı özel araçlar olarak okunmalıdır. Çin'in dikkatli yükselişi bölgedeki diğer aktörlerin endişelenmelerine yol açmıştır. Ayrıca hâlihazırda ABD'nin Japonya, Hindistan, Güney Kore, Endonezya ve Avustralya gibi aynı düşünceye sahip bölge ülkeleri ile stratejik ilişkilerini güçlendirme ve bu devletlerin ikili ya da çok taraflı bölgesel işbirliğini artırmalarını teşvik etme yoluyla Çin'in yükselişini kontrol altına alma çabalarını artırdığı bilinmektedir.

 

Bir diğer önemli nokta ise Çin'in ABD ile özel bir ilişkisi vardır ve bu ilişki Çinli liderleri Washington karşısında dengeli ve ihtiyatlı bir yaklaşım benimsemeye zorlamaktadır. Daha önce pek çok kişinin ifade ettiği gibi, Washington-Pekin ilişkisi dünya üzerindeki en önemli ikili ilişkidir. Bu ilişkinin nasıl gelişeceği sadece bu iki ülkeyi değil aynı zamanda diğer büyük başkentlerdeki stratejik hesapları da etkileyecektir. Bazıları bu ilişkiyi “Çimerika” olarak tanımlarken, diğerleri "G-2" olarak ifade etmişlerdir.

 

Çin yönetiminin nezdinde kesin olan nokta, ABD ile artan karşılıklı ekonomik bağımlılığın Pekin'in ekonomik kalkınma süreci için gerekli olduğudur. Çin, dünyada en çok ABD Doları rezervine sahip ülkedir ve Amerikan pazarına, teknolojisine ve doğrudan dış yatırımlarına erişimi önümüzdeki yıllar için hala önem taşımaktadır. Bunun yanında, Çinli liderler, Amerikalı liderlerin Çin'in Doğu Asya ve dünyaya hâkim olarak ABD'nin yerini almasından memnun olmayacağı gerçeğinin farkındadır. Buna ilaveten, Çinli yöneticiler ABD'nin Çin'in yükselişini baskı altında tutma çabalarını da dikkate almaktadır. Pekin, ayrıca ABD'nin, Çin'in küresel sorunların çözümüne daha fazla kaynak ayırarak ve mevcut uluslararası kurumlar bünyesinde hareket ederek küresel siyasette daha sorumlu davranmasını beklediğinin de bilincindedir.

 

Amerikalılar, Batı dünyası dışındaki yükselen güçlere yer açmak için İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel örgütlerin yeniden yapılandırılması gerektiğinin farkındadır. Ancak bu güçlerin Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS ve BRICS bünyesinde yer alan Yeni Kalkınma Bankası gibi bazı yeni uluslararası kuruluş ya da kurumsal yapılar inşa etme girişimlerine şüpheyle bakmaktadır. ABD'nin Çin karşısında "çevreleme+iş yapma (congagement)" stratejisini benimsediği açıktır. Bu strateji, Çin devletini mevcut ikili ve çok taraflı platformlara dâhil ederken, aynı zamanda Çin karşıtı güç bloklarının oluşumuna destek vererek bu ülkenin yükselişini kontrol altına almayı içermektedir. Çinlilerin bakış açısından önemli olan husus, Pekin'in Washington karşısında dengeli ve ihtiyatlı bir yaklaşım izlemesi gerektiğidir. Şimdilik, Çinli liderler nerede duracaklarını biliyor gibi görünmektedir. Özellikle ABD ile ilişkileri bakımından Çin dış politikasının başlıca özelliği, ABD'nin temel ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren meselelerde kesin bir tutum sergilemekten kaçınmasıdır. Bu, Çin yönetiminin Ukrayna krizinde Batı ile Rusya arasındaki anlaşmazlığa yaklaşımında ve Orta Doğu'daki sözde Arap Baharı'na verdiği tepkide görülmüştür.

 

Basitçe ifade edecek olunursa, Çin bu tür cepheleşmelerde taraf tutmayarak, bunlardan olumlu şekillerde yararlanmaya çalışmaktadır. Örneğin, Batılı güçler gibi Çin de Rusya'nın Kırım'ı ilhakını ve Ukrayna'nın doğusuna askeri yollarla müdahale etmesini onaylamamıştır. Ancak, Çin aynı zamanda Batının öncülüğünde Rusya'ya getirilen yaptırımlara da katılmamıştır. Üstelik Pekin yönetimi önümüzdeki on yılda büyük miktarlarda Rus gazının Çin'e ihraç edilmesi için Rusya ile çok önemli bir enerji anlaşması imzalamıştır. Çin, Suriye krizinde de kesin bir duruş sergilememiştir. Rusya ve İran'la aynı doğrultuda Esed'e destek verdiğini söylemek doğru olmamakla birlikte, Esed karşıtı muhalif bloklara da sempati göstermemiştir.
 

Öte yandan, Çin devletlerarası sınırların değiştirilmesinde askeri güç kullanılmasından hiç hoşnut değildir. Çin yönetimi, hem Birleşmiş Milletlere üye devletlerin toprak bütünlüğünü “kutsayan”  hem de 'demokrasi götürme' ya da 'koruma sorumluluğu' adına devletlerin iç işlerine dışarıdan müdahaleyi yasadışı kılan BM sisteminin temel ilkelerini desteklemektedir. Bu da bizi Çin devletinin yeni dünya düzenine yaklaşımının üçüncü özelliğine getirmektedir; Çin uluslararası ilişkilerde ve dış politikada açıkça realist-gerçekçi bir tutum benimsemektedir. Buna göre Çin yönetiminin uluslararası ilişkilerde mevcut devlet merkezli Westfalya düzeni ile bir sorunu yoktur. Bu düzende, büyüklüklerine ve maddi imkânlarına bakılmaksızın tüm devletler Birleşmiş Milletler çatısı altında eşittir. Ancak bu, Çin'in bazı devletlerin diğerlerinden daha eşit olduğu yönündeki görüşünü inkâr etmez. Coğrafi büyüklük, ekonomik zenginlik, nüfus ve askeri yeterlilik açısından sahip oldukları muazzam güç nedeniyle büyük güçler küresel siyasetin şekillenmesinde daha çok söz hakkına sahiptir. Ayrıca bu güçlerin kendi nüfuz alanları olmalıdır. Rusya gibi Çin de barış ve istikrarın büyük güçler arasındaki ilişkilerin yönetilmesi yoluyla sağlanacağı çok kutuplu bir dünya düzeninden yanadır. 'Avrupa uyumu' türünden bir küresel düzen Çin yönetimi için oldukça uygundur.

 

Çin küresel uygarlık fikrinin yanı sıra insan hakları için küresel standartlar belirlenmesi uygulamasına da karşıdır. Hiçbir ülke, evrensel doğrular ya da değerler üzerinde hak iddia etmemelidir. Bu nedenle, Çin devletinin bakış açısına göre liberal demokrasinin özendirilmesi ya da başka herhangi bir siyasi ideoloji dış politika sözlüğünden çıkarılmalıdır. Normlar, değerler ve ilkeler görecelidir ve farklı zaman ve uzam yapılarının ürünleridir. Ancak, bu, Pekin'in devlet-toplum ilişkilerinde ve dış işlerinde belirli norm, değer ve ilkeler bütününe bağlı olmadığı anlamına gelmemektedir. Aslında Çin devletini Batılı güçlerden ayıran şey; devlet kapitalizmi, toplumsal ahlakı, toplumsal ilişkilerin hiyerarşik olarak düzenlenmesi, merkezi yönetim sistemi, savunmacı ve reel-politika esaslı güvenlik kültürü ve Çin devletini uygarlık olarak kabul eden Konfüçyüsçülük anlayışına bağlılığıdır. Pekin yönetimi, değer ve normlarının başkaları tarafından paylaşılmasını ümit etmekle birlikte, diğer büyük güçler gibi dış ilişkilerini normatif bir anlayışa dayanarak kurmamaktadır. Böyle bir anlayış, Çin'in tarihi ve uygarlık misyonunun değerlerini ülke dışına yansıtmasını öngörecektir. Bilakis, Çinli liderler, Çin uygarlıklarının temel özelliklerinin Doğu ve Güneydoğu Asya'daki devletler arası ve ulus-ötesi ilişkilerin dinamiklerini çoktan şekillendirdiğine inanmaktadır. Realist Westfalya düzeni çerçevesinde, Çin komşularıyla daha çok karşılıklı ekonomik bağımlılık ve stratejik ilişkiler kurdukça, Pekin'in diğer başkentler üzerinde daha çok baskı gücüne sahip olacağı düşünülmektedir.

 

Belirtilmesi gereken üçüncü önemli bir husus ise Çin devletinin çoğunluğu Afrika'da bulunan dünyanın gelişmekte olan ülkeleriyle olan ilişkilerinde, şartlılık ilkesine bağlı olma eğilimi gösteren Batılı güçlerin aksine, karşılıklı faydaya dayanan ekonomik ilişkiler kurmak istemesidir. Ayrıca Çin,  bu ülkelerin kalkınma yardımlarına hak kazanmak için bazı önkoşulları yerine getirmesini ya da bazı kriterleri karşılamasını da istememektedir. Pekin yönetimi, üçüncü dünyayı ham madde elde edilecek büyük bir kara parçası ve Çin malları için potansiyel bir pazar olarak görmektedir. Bu ülkelerin içeride nasıl yönetildiği hiç de önemli değildir. Bu durum, AB'nin ilkesel destekleri ve ABD'nin aleni askeri liberal perspektifinin tam aksine dış ilişkilerinde Çin'i realist-pragmatik bir ülke yapmaktadır.

 

Belirtilenlere ilave olarak, uzun tarihi boyunca çoğunlukla Çin dışarıdan gelen potansiyel tehditlere karşı sınırlarının korunmasına büyük önem veren bir kara gücü olarak hareket etmiştir. Ekonomik performans, teknolojik yenilik ve askeri kapasite açısından Batı Avrupalı ulusların gölgesinde kalana kadar, Çin uzun bir süre küresel siyasetin beşiği olmuştur. 19. yüzyılın başlarına kadar küresel ekonomik üretimin neredeyse yarısı Çin'de gerçekleşmekteydi. Bu nedenle, Çinliler ülkelerinin son yıllardaki yükselişinin güç basamaklarını tırmanan sıradan bir ülkenin başarı öyküsü olarak yorumlanmaması gerektiğine inanmaktadır. Bunun yerine, Çinliler ülkelerinin geçmişteki görkemli günlerine dönmekte çok geç kaldığı ve Çin yönetiminin son yıllardaki başarılarının büyük güç olarak dünya tarihine geri dönüşünün göstergesi olduğu görüşünü paylaşmaktadır.
 

Son olarak, Pekin yönetiminin Çin-dostu küresel bir düzen oluşturma yeteneğini engelleyen faktör, ülkenin yumuşak gücünü dünya çapında tesis etmekten hala çok uzak olmasıdır. Çin diğer ülkeler için ne ölçüde bir rol-model olarak görülmektedir? Diğer ülkeler Çin değerlerini, ilkelerini, kurumlarını ve siyasetini meşru kabul edip bu ülkenin liderliğini otomatik olarak izlemekte midirler? Diğer ülkelerin gözünde Pekin yönetimi cazip bir güç müdür? Çin diplomasisinin ülkenin ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren meselelerde kendi iddialarının meşruiyeti konusunda diğer ülkeleri ikna etmekte başarılı olduğu bir olay var mıdır? En iyi 100 üniversite içinde kaç Çin üniversitesi bulunmaktadır? ABD ve AB üyeleri mi yoksa Çin mi lisansüstü ve doktora çalışmaları için daha çok öğrenci çekmektedir?
 

Özetleyecek olursak, Çinli liderlerin ne tür bir küresel düzen istediği hala oldukça belirsizdir. Çin devleti, küresel siyaseti etkileyen pek çok meselede kesin bir tutum sergilememektedir ve Çin'in başarılı koalisyonlara öncülük etme ve bu tür koalisyonlar kurma kapasitesi son derece sınırlıdır. Özellikle ABD, AB ve Rusya gibi küresel aktörler neyi destekledikleri ve neye karşı oldukları konusunda net bir görüşe sahiptir. Görünen o ki Çinli liderler küresel görünümleri konusunda hala 'stratejik belirsizlik' ilkesine bağlı kalmaktadır. Ancak, bu, hem küresel hem de bölgesel aktörlerin Çin'in niyetini yanlış okuması riskini taşımaktadır. Bu da komşularıyla ilişkilerinde ve daha geniş bağlamda Çin'in davranışlarının altında yatan etkenlerin yanlış algılanmasına yol açabilir.

Back to Top