Orta Doğu Krizindeki Gelişmeler ve Türkiye

A- A A+

1.   İRAN:

 

a) Nükleer alanda P5+1  (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Daimi Üyeleri+ Almanya) ile yıllardır süren çetin müzakereler geçtiğimiz   Temmuz ayında imzalanan bir anlaşma ile sonuçlanmıştır. Bu her iki taraf için de kazanımdır. Anlaşma İran’ın hâlihazır nükleer donanımına (infrasturucture) dokunmamakta, nükleer yakıt konusunda kısıtlamalar getirerek nükleer programını 10 yıl süre ile dondurmaktadır. Anlaşma gereğince İran’a uygulanan ve İran’ı bir hayli etkilediği görülen yaptırımlar sonlandırılacak ve dondurulmuş bulunan İran’ın varlıkları serbest bırakılacaktır. Bunların İran’ın ekonomisine büyük katkı sağlayacağı halkın refah seviyesini de yükselteceği açıktır. Bazı gözlemciler tarafından takriben 150 milyar dolara ulaştığı tahmin olunan varlıkların İran tarafından bölgedeki Şii militan grupların kuvvetlendirilmesi için de faydalanacağı ileri sürülmektedir. Spekülasyonlar bir yana varılan anlaşmanın İran’ın bölgedeki ağırlık ve etkisini arttıracağında şüphe yoktur.

 

b) Anlaşma Washington ve AB ülkelerinde memnuniyetle karşılanırken Suudi Arabistan ve Körfez Ülkelerinde değişik ölçülerde endişe ve tepkilere neden olmuştur. İsrail ise anlaşmanın hiçbir surette İran’ı bomba yapmaktan alıkoyamayacağını ifadesiyle Obama’yı oyuna gelmekle suçlamıştır. Suudi Arabistan Tahran’ın nükleer güç durumuna gelmesinin İran’ın bazı hegemonik eylemlere girişmesine yol açacağı ve bölgede bir nükleer güç yarışını tetikleyeceği görüşünü ileri sürmektedir. Hafta başındaki basın haberlerinde Rusya’nın İran’ın 2010’da sipariş ettiği S-300 füzelerini ambargonun kalkması nedeniyle satma konusunda karar verdiği yolunda haberler çıkmıştır.

 

c) Varılan mutabakatı  her şeyden önce İran Devlet Adamları’nın ve diplomasisinin büyük bir sabır ve maharet ile yürüttüğü müzakerelerin ürünü olarak görmek uygun olacaktır. Mutabakattaki bütün kısıtlamalar ve yaptırımlara rağmen İran’ın nükleer teknolojiyi elde etmiş olduğu artık herkes tarafından kabul edilen bir vakıadır. Uluslararası camiaya geri dönmüş nükleer teknolojiye sahip bir İran’ın uluslararası alanda ve özellikle de bölgemizde sağlayacağı ağırlık ve prestij açıktır.

 

2.   SURİYE:

 

a) Son aylarda Suriye cephesinde fazla bir değişiklik olmadığı zaman zaman şiddetlenen çatışmaların aynen devam edegeldiği, iç savaşın  büyümesiyle ılımlı muhalefetin  aldığı bütün yardım ve desteklere rağmen başarılı olamadığı gibi yerini giderek İslamcı radikal gruplara ve bu  arada IŞİD’e bıraktığı, bunların etkilerinin Arttığı açıkça görülmektedir. Bu durumun Batı’nın önceliğini Suriye rejiminin devrilmesinden IŞİD’e kaydırdığı, Esed Konusunu ikinci plana ittiği hissedilmektedir. Bu öncelik değişikliğinde şüphesiz kendi vatandaşlarından IŞİD’e Katılımların zamanla artmasının yanı sıra bu kişilerin kendi ülkelerine geri döndüklerinde yaratacakları muhtemel sorunların rol oynadığı açıktır.

 

b) Beşar Esed’in en güçlü destekçileri olarak Rusya ve İran öne çıkmaktadır. Çin’in de çeşitli nedenlerle Esed’i desteklediği bilinmektedir. Rusya ve Çin’in Suriye’nin yanında yer almaları BM Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir karar çıkmasını önlemektedir. İç savaşın büyümesi ve ılımlı muhalefetin yerini radikal İslamcı grupların alması Tartus’ta üssü bulunan Rusya’nın yapageldiği askeri yardımlara ilaveten soruna daha aktif şekilde müdahil olmasına neden olmuştur. Bu çerçevede Rusya’nın bir yandan Tartus Üssüne yolladığı 3 kruvazör, 3500 askerle güçlendirirken çeşitli savaş uçak ve helikopter ile füze rampalarını sevk ettiği basın haberlerinden öğrenilmektedir. Buna ilaveten Son haftalarda Rus hava kuvvetlerine mensup savaş uçaklarının muhaliflerin ve IŞİD’in mevzilerini bombaladıkları  basın haberlerinde yer almaktadır. Moskova’nın fiilen çatışmalara müdahil olması ilk başta ABD ve bazı ülkeleri rahatsız etmiş olsa da sonunda Rusya’nın ABD ile Suriye hava sahasındaki uçuşlar konusunda bir işbirliğine gittiği anlaşılmaktadır. İran’ın da keza Şii milislerle kısıtlı da olsa çatışmalara katıldığı bilinmektedir. Bugünkü şartlarda Beşar Esed’in kuvvet yolu ile düşürülmesinin güç olduğu artık anlaşılmıştır. Rusya’nın  fiilen çatışmalara katılmasının diğer bir neticesi de Suriye toprakları üzerinde tesis edilmek istenen güvenli bölge veya uçuşa yasak bölge planlarının gerçekleştirilmesini zorlaştırmıştır.

 

c) Esed’in devrilmesi konusunda gerek ABD’nin gerek diğer Batı Ülkelerinin zaman zaman çelişkili tutumlar takınmakla birlikte sonunda hepsinin müttefik olduğu husus önceleri Esed dışında bir lider iken son Viyana anlaşması ile bu konuda da ısrardan vazgeçmiş görünmektedirler. Her hal ve kârda Rusya’nın sonuna kadar Esed’i desteklemesi beklenmelidir. Bölge ülkelerinden Suudi Arabistan’ın resmen İran’a karşı Müslüman Kardeşlerin dışında bir Sünni iktidarı desteklemekle birlikte Suudi zenginlerinin Müslüman Kardeşlere yardımda bulunmalarına göz yumduğu bilinmektedir. Buna mukabil İran’ın olan gücü ile Esed’i desteklediği, Katar’ın açıkça beyan etmemekle beraber Müslüman Kardeşlerden yana olduğu Yolunda yorumlar mevcuttur. Bu karışık durumdan istifade eden Rusya’nın konuyu enternasyonalize ederek kendisini de önemli bir oyun kurucu durumuna getirdiği görülmektedir. Bu konuda ne ABD’den ne de Batılı Ülkelerden fazla bir itiraz gelmediği de bir vakıadır. İran büyük bir ustalıkla geriye çekilerek Rusya’nın en büyük destekçisi konumuna gelmiştir.

 

Rusya ABD’nin de onayı ile ilk önce Türkiye ve Suudi Arabistan’ın katıldığı 4’lü bir Viyana Toplantısı düzenlemiş bilahare bu toplantı başta İran ve Mısır olmak üzere genişletilerek diğer alakalı bölge ülkelerine de teşmil edilmiştir. Toplantıların ana konusunu Suriye’de ateşkes, çözüm süreci ve Esed’in durumu teşkil etmiştir. Türkiye Toplantılarda Esed ile ilgili görüşlerini kayda geçirmiştir. Geçen hafta başında Rusya’nın geçiş dönemi ile ilgili hazırladığı teklif basına sızdırılmıştır.  BM Suriye Özel Temsilcisinin seçeceği muhalif grupların kendi aralarında oluşturacağı “birleşik delegasyon” ile Suriye Hükümeti arasında başlatılacak istişarelerle bir Anayasa Komisyonu kurulmasını öngören teklifin Viyana’da yapılan Üçüncü uluslararası    toplantısında kabul edildiği basında bildirilmektedir. Buna göre, Suriye rejimi ile muhalefetin 1 Ocak 2016 tarihi itibarı ile müzakerelere başlaması, 6 ay içinde bir geçiş döneminin kurulmasını takiben 18 ay içinde seçime gidilmesi hedeflenmektedir.

 

 d) Viyana’da alınan bu son kararında Esed’in akıbeti konusunda herhangi uzlaşmanın söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Rusya’nın  gelişmeleri Esed’i mümkün olduğunca iktidarda tuttuktan sonra akıbetinin Suriye halkı tarafından belirlenmesi gerektiği yolundaki politikası istikametine yönlendirmeğe çalıştığı görülmektedir. Bu hususta Paris’teki son İŞİD saldırısının da Esed lehine kullanılacağı sanılmaktadır.

 

e)  İç savaşın ortaya çıkardığı 2 yeni ve önemli olgu IŞİD ile PYD/YPG olmaktadır. IŞİD ile ilgili olarak ayrıca bilgi sunulmaktadır. Burada kısaca PYD/YPG üzerine durulacaktır. Esed ve Baas Partisinin Suriye’de yaşayan Kürtlere vatandaşlık hakkı vermediği bilinmektedir. İç savasın başlamasını takiben Suriye’deki çeşitli Kürt oluşumları Barzani’nin teşebbüs ve gayretiyle 2011 sonlarından itibaren aynı çatı altında toplanmışlardır. Çatı kuruluş Suriye Kürt Ulusal Konseyi olarak hayata geçirmiştir. Kürt Konseyi’nin gayesi Suriye’deki kürtlerin yaşadıkları ve birbirinden uzakta olan yerleşim bölgelerini coğrafi  olarak birleştirdikten sonra özerk bir idare kurmak olduğu açıktır.

 

Barzani’nin yardım ve desteği ile YPG kısa sürede belirli bir askeri güç haline dönüşmüş ve IŞİD’i  Kobani’den çıkararak zafer ve prestij kazanmıştır. Göründüğü kadarı ile IŞİD’e karşı ciddi bir kara kuvveti olan YPG’ye inkâr etse de ABD’nin ve hatta Rusya’nın çeşitli destek ve yardımda bulunduğu anlaşılmaktadır. YPG’nin kontrol altına aldığı bölgelerde bir nevi etnik temizliğe giriştiği özellikle Türkmenleri ve Arapları bölgenin dışına çıkarmaya zorladığı yolunda haberler Ankara’da endişe ile karşılanmıştır. PYD Başkanı Salih Müslim İTÜ mezunu olup geçen yıllarda Ankara’ya gelerek temaslarında Türkiye’ye bazı teminatlar verdiği yolunda basın haberleri mevcuttur. Ancak YPG’nin PKK ile Kobani savaşında işbirliği yaptığı yolundaki haberleri endişeyi daha da arttırdığı görülmektedir. Bugün Ankara YPG’yi de aynen PKK gibi terör örgüt olarak tanımlamakta ve hiçbir suretle Fırat’ın batısına geçmemesini ihtar etmekte, aksi halde müdahalede bulunacağı uyarısını tekrarlamaktadır.

 

Ancak YPG’nin bugün Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan yegâne kara gücü olduğu ve bu bölgede de IŞİD’e karşı savaş süregeldiğine göre bu uyarının hayata geçirilme ihtimalinin zor olacağı düşünülmektedir. Tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında;  YPG’nin Kobani zaferi ile son olarak Peşmergelerin Sincar’da kazandıkları zaferin bölgedeki tüm Kürt toplumlarında heyecan ve sevinç yarattığı şüphesizdir. Türkiye’nin sınırları ötesindeki Kürt toplumları ile Kürt asıllı Türk vatandaşları arasında akrabalık bağlarının bu toplumlarla ilgili politikalarında önemli bir faktör olarak dikkate alınmalıdır. Bugün ise Irak Kürtlerine karşı politika ile Suriye Kürtlerine karşı politikalarımız arasında ciddi bir uyumsuzluk görülmektedir. PYD/YPG yönünden endişelerimiz ne kadar yerinde olursa olsun Suriye’deki gelişmelerin kaçınılmaz sonuçlarını da göz önünde tutmak gerekmektedir.  

 

 f)  Suriye’de Esed ailesinin 45 yıldır süregelen iktidarının ve laik Baas Partisi’nin  Sünniler dâhil toplumun hemen her kesimine hitap eden politikasının gücünü göz ardı ederek Esed’i devirme teşebbüsünün faturasının giderek ağırlaştığı görülmektedir. 5 yıla yakın bir süredir devam eden savaş  260.000’nin üzerinde ölüme ve 12 milyon kişinin (gerek komşu ülkelere iltica ve gerekse Suriye içinde göçler) mülteci  haline gelmesine sebep olmuştur. Esed iktidarını sürdürmektedir. Geçen ay sonunda Moskova’ya resmi ziyarette bulunmuş, Putin’in belirli bir desteğini sağlamış görünmektedir. Suriye’deki bu üzücü durum ister istemez 1981’deki Hama olaylarını akla getirmektedir. O tarihte Hama’da isyan çıkaran Müslüman Kardeşlere karşı baba Esed’in derhal şehirdeki vatandaşlarını tahliye ettikten sonra şehri topa tutmak suretiyle isyanı birkaç gün içinde sonlandırmıştı. Hama isyanında 30-35.000 kişinin hayatına mal olduğu ileri sürülen bastırma hareketinin dünya basınında Esed’e karşı sert tenkitlere yol açtığı hatırlanacaktır. 

 

Mülteci sorununun insani veçhesinin yanı sıra bölgesel ve küresel siyasi bir boyutu da zaman içinde belirmeye başladığı görülmektedir. Bu çerçevede Lübnan ve Ürdün’e iltica eden mültecilerin söz konusu ülkelerin demografik yapılarını giderek etkilemeye başlamıştır. Örneğin mülteci sayısı ülke nüfusunun %10’na yaklaştığı Lübnan’da bu akının devamı halinde bir müddet sonra Lübnan’da Sünni bir iktidarın işbaşına gelebileceği dahi belirtilmektedir.

 

h)  Bölgedeki diktatörlüklerin demokrasi vaadiyle yıkılması sonucu ortaya çıkan belirsizliklerin, demokratikleşme hareketi olarak başlayan Arap Baharının yozlaşmasına neden olmuştur. Bunları takiben Suriye’de başlayan 260.000 ölü ve 12 milyon Suriyelinin mülteci durumuna düşmesine yol açan ve 5 yıla yakın bir süredir devam eden iç savaşın ortaya çıkardığı gerçekler maalesef bölgede giderek yerleşen ve etkisini arttıran radikal İslamcı grupların yarattığı terör ile çeşitli etnik grupların özerklik taleplerini beraberinde getirmektedir.  Bu gelişmelerin uluslararası camia tarafından ciddi bir şekilde önü alınamadığı halde başta bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağı gibi başka yerlere de sirayeti önlenemeyecektir.

 

 

Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), Ünal Çeviköz Büyükelçi (E),  M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top