Amerikan Mihveri ve Çin’in A2AD Stratejisi Çerçevesinde Doğu Asya Güvenliği

Doç. Dr. Vişne KORKMAZ
22 Aralık 2015
A- A A+

Uluslararası İlişkilerin önemli isimleri, özellikle realist gelenekten gelip büyük güç mücadelesine odaklananlar Doğu Asya güç mücadelesinin gelecek açısından ne kadar belirleyici olacağının altını bir süredir çiziyorlar. Nitekim en son örneğinin Ekim 2015'de gerçekleştiği ABD-Çin gerilimi, Asya'daki güç gösterisi kapasitesinin sergilenmesinin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Gerilim, ABD’nin savaş gemisi USS Lassen’in Spratly Ada Zinciri çevresinde Çin tarafından inşa edilen yapay bir adacığın yakınına gelmesi ile başlamıştır. Bu kriz, gündemin Güney Çin Denizi Sorunu içerisinde Spraty Ada Zincirinin önemiyle ilgili yorumlarla, Güney Çin ve Doğu Çin Denizi Sorunlarının teknik ayrıntılarıyla ve tarafların FON (Denizlerde Dolaşım Serbestliği) ve UNCLOS’a (BM Deniz Hukuku Konvansiyonu) yaptıkları atıflarla dolmasına sebebiyet vermiştir.

 

Taraflar arası tarihsel yaşanmışlıklardan kaynaklanan güvensizlikler sorunların derinleşmesine neden olmaktadır ancak asıl belirleyici unsur bölgedeki devletlerin deniz altı zenginlikleri ve enerji kaynaklarını iktisadi güvenlikle, iktisadi güvenliği de ulusal güvenlikle ilişkilendirmeleridir. Çin'in tartışmalı deniz alanları üzerinde kontrol sağlamak için izlediği stratejiler (düşük yoğunluklu kuvvet kullanımından yapay adalar yoluyla aidiyeti sorunlu alanlar üzerinde de-facto hâkimiyet kurmaya kadar değişiklik gösteren stratejiler) bölgede hissedilen güvensizliği artırmaktadır. Bu güvensizliğin Doğu Asya jeopolitik mücadelesini beslediği ve başta ABD olmak üzere tarafları yeni politikalar geliştirmeye ittiği bir gerçektir.

 

ABD’nin 2010 yılından itibaren görünürlük kazanan Doğu Asya jeopolitiğinin güvenliğini yönetmek için geliştirdiği Mihver/Pivot stratejisinin diplomatik, ekonomik ve askeri ayakları mevcuttur. Diplomatik ayak, Washington’un bölgedeki geleneksel müttefiklerine (Japonya, Güney Kore, Tayvan, Avusturalya ve Yeni Zelanda) derin işbirliğinin süreceği yönünde yeni teminatlar vermesine dayanmaktadır. Ancak bu teminatlar bölge ötesi yeni işbirliklerinin (ABD- Güneydoğu Asya Devletleri, ABD-Hindistan) oluşmasını yadsımamaktadır. ABD bunun dışında strateji çerçevesinde Çin ile de diyalog kanallarının açık tutulacağını, hatta bu kanalların güçlendirileceğini belirtmiştir. Bu nedenle strateji ilan edilir edilmez bu politikanın Çin’le iyi ilişkiler tesis etme politikası olduğu da iddia edilmiştir. Elbette Çin, Mihver stratejisinin bir diyalog rejimi oluşturma amacı taşındığından şüphelenmektedir. Bu şüphenin en önemli nedeni stratejinin ekonomik ve askeri ayaklarının taşıdığı dengeleme yani Beijing’i dışarıda bırakma mantığıdır. Washington’ın Çin’in alım ve dış yatırım çekme gücünü dengelemeyi amaçladığı ve güç/gündem koyma yeterliliğini kaybeden APEC yerine düşündüğü TPP (Trans-Pasifik Partnership-Pasifik Ötesi Ortaklık) bu açıdan önemlidir. Mihver’in heyecana neden olan asıl ayağı ise askeriydi ve ABD’nin bölgedeki mevcut üslerindeki askeri varlığını konvansiyonel olarak artırmasını, bölgeye sağladığı nükleer caydırıcılık unsurlarını ve kuvvet gönderim yeterliklerini güçlendirmesini, müttefiklerine konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık teminatı vermeye devam edeceğini açıklamasını kapsamaktaydı. 

 

Back to Top