Orta Doğu Krizindeki Gelişmeler ve Türkiye (III)

A- A A+

Tarihsel Gelişim:

 

Atatürk, büyük bir zaferle kazandığı Kurtuluş Savaşı’nı takiben bir yandan harap ve fakir ülkenin imar ve kalkındırılması diğer yandan da çağdaşlığa dayalı Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi için, hem ülke içinde hem de dış çevrede bir barış ve istikrar çemberinin yaratılmasını gerekli görmüştü Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” vecizesinde ifadesini bulan bu gereklilik ülkenin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının temel taşını teşkil etmiştir. Bu prensip ışığında Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunu  takiben, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında vuku bulan olumsuzlukların üzerine sünger çekerek o tarihlerde İngiltere’nin ve Fransa’nın mandası altında kurulan  bütün Orta Doğu ülkelerinin hepsi ile  diplomatik  ilişki   kurmuştur.   Türkiye,  tüm  bu  ülkelerle  her  alanda karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde ilişkilerini çeşitlendirmeye ve geliştirmeye çalışırken Araplar arası ihtilaflarda da taraf tutmamaya, hemen her biri ile eşit mesafede durmaya özen göstermiştir. 

 

Kuruluş döneminde Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerinde fazla bir gelişme olduğunu söylemek güçtür. Söz konusu ülkelerin manda rejimi altında bulunmaları nedeniyle Türkiye ile ilişkilerin esas  itibarı ile İngiltere ve Fransa’nın güdümünde yürütülmesi; Atatürk’ün başardığı bağımsızlık savaşını takiben uyguladığı reformların söz konusu Batılı ülkelerin sömürge politika ve çıkarları ile her zaman tam uyuşmaması; çağdaşlaşmayı öngören reformların bazılarının, özellikle hilafetin ve şeriatın kaldırılarak yerine kadın-erkek eşitliğine dayalı çağdaş, demokratik laik bir rejimin tesisinin “mandater” ülkelerce Arap kamuoylarında, fanatik çevrelerde kasten istismar edilmiş olmasını bu duruma etki eden faktörlerin başında saymak mümkündür. Ne var ki, sömürgeci ülkelerin bu çabalarına rağmen Türk Milli Mücadelesinin, devrimlerinin ve çağdaşlaşmasının sembolü olan Atatürk’ün Kuzey Afrika dahil Arap ülkelerinde milliyetçilik ve bağımsızlık faaliyetleri yürüten aydınlara ileriki yıllarda  ne büyük örnek ve  destek teşkil  ettiğini ilgili olaylar  göstermiştir. Bu çerçevede, Irak’ta 1930’larda kurulan Ahali Partisi’ni, General Bekir Fethi ve Hikmet Süleyman’ın giriştikleri darbeyi, l940’ların sonunda Suriye’de iktidarı ele geçiren milliyetçi  subayların   Atatürk’e   hayranlık  beyanlarını, daha sonraları Mısır’da darbe ile krallık rejimini yıkan  General Necip ve Nasır’ın da Atatürk Devrimleri’nden etkilenmiş olduklarını, Tunus’ta Burguiba’nın Atatürk modelini seçtiğini hatırlatmak yerinde olacaktır.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesini takiben Türk dış politikası esas  itibarı ile   savaşan  taraflar  arasında  dengeli  bir  tarafsızlık siyaseti güderek hiçbir suretle savaşa müdahil olmamaya odaklanmıştır. Bu nazik dönem zarfında, ne kadar bağımsızlık statüsüne kavuşmuş olsalar da Orta Doğu ülkelerinin, eski “mandaterlerin” çeşitli maksatlarla bu  ülkelerde mevcudiyetlerini sürdürmeleri hatta bazılarında kuvvet bulundurması gibi nedenlerle kendi kabuklarına çekildikleri görülmektedir. Bu sebeplerden ötürü, Türkiye’nin bölge ülkeler ile ilişkileri sınır dokunulmazlığı, karşılıklı saygı esasına dayalı asgari içerikli olmaktan ileri gidememiştir Savaş sonrası dünyanın özellikle Avrupa’nın siyasi manzarası  değişmiş,  Avrupa’da  Demir  Perde’nin  inmesi ile  bloklaşma hareketleri başlamıştır. O sıralarda, Türkiye hem askeri hem de ekonomik  yönden  zayıf ve  yalnızdır.  Savaş  sonrası  Avrupa’da  doğan boşluklardan yararlanan Sovyetler Birliği’nin 1945 Mart’ında 1925 Türk – Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Anlaşmasını fesh ederek, yenilenmesi  için  Türk Boğazlarında  üs  ve  Kars  ve  Ardahan’ı da istemesi Türkiye’yi yaşamsal bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu sorun Türk dış politikasının o sıradaki ve sonraki uzunca bir dönemin ana sorununu teşkil etmiştir. Bu durum Türkiye’nin Batı İttifakı ve NATO içinde yer alması sonucunu doğurmuştur. Bu dönemde ayrıca Orta Doğu ülkelerinde de çeşitli değişikler meydana gelmiştir. Bunların en önemlisi şüphesiz Filistin’in bölünmesi ve İsrail Devleti’nin kurulmasıdır. Türkiye’nin İsrail Devletini tanıyan ilk ülkeler arasında yer almasına karşın daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin’in bölünmesi kararına Arap Ülkeleri ile birlikte aleyhte oy vermiş olduğunu da vurgulamak yerinde olur.

 

1950’lerden  itibaren Araplar arasında bölünmüşlüğün giderek daha  belirginleşmeye  başladığı,  Nasır’ın  ortaya  attığı  Milliyetçi   Arap Sosyalizm hareketinin hem muhafazakar Arap rejimlerini hem de Mısır’ın Batı ile ilişkilerini etkilediği görülmektedir. Diğer taraftan, bu dönemde, Sovyetlerin bölgeye giderek artan şekilde alaka duymaları, yavaş yavaş bölgeye sızma girişimlerinde bulunmaları dikkati çekmektedir. Bu çerçevede, ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in 1953 yılında Ankara’yı ziyareti ile başlayan temaslar  1955 yılında Türkiye, Pakistan, İran, Irak ve İngiltere’nin katılımı ile Bağdat Paktı’nın imzası ile sonuçlanmıştır. Paktın planlayıcısı olan ABD doğrudan üye olmamış Daimi Konsey nezdinde gözlemci bulundurmakla yetinmiştir. Pakt, hemen hemen bütün Arap ülkeleri tarafından şüphe ve tepki ile karşılanmış bu konuda en sert tepkiyi Nasır dile getirmiştir. Nasır’ın tepkisi o kadar sert olmuştur ki bu sırada patlak veren Kıbrıs sorununda Yunanistan’ın destekçisi olmuştur. Pakt, 1958 yılında ihtilali müteakip Irak’ın çekilmesi ile CENTO adını almış ve 1979 yılında İran devrimini takiben önce İran’ın sonra Pakistan’ın çekilmesi ile son bulmuştur. Türkiye’nin Bağdat Paktı ve Batı ile yakın ilişkilerine rağmen  imkanlar nispetinde sınırlı da olsa Arap ülkelerine yardımcı olmaya çalıştığı da bir vakadır. Bu çerçevede, 1956’da Bağdat Paktı üyesi İngiltere’nin Fransa ve İsrail ile birlikte Nasır’ın Mısır’ına karşı giriştiği harekata Türkiye’nin tereddütsüz şekilde Arap ülkeleriyle birlikte karşı çıkmış olmasını, Cezayir Kurtuluş Hareketi’ne el altından Tunus üzerinden gizlice yaptığı silah ve mühimmat yardımlarını hatırlatmak yerinde olur.

 

Bu dönemde Sovyetler önce Mısır, Suriye ve Cezayir ile yapılan dostluk ve işbirliği antlaşmaları imzalamış, daha sonra 1960’ların sonu 1970’lerin başından itibaren Suriye ve Irak ordularının Sovyet silahları ile donanımı, bu ülkelerde Sovyet uzmanlarının artan şekilde faaliyetleri, Tartüs Limanı’nda Sovyetlere tanınan ayrıcalıkları elde etmişlerdir. Bu gelişmelerin Türkiye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğü yönünden yarattığı ciddi tehdit Türkiye’yi NATO’ya daha da yakınlaşma neticesini doğurarak bütün dış ilişkilerine de NATO/Batı damgasını ister istemez vurmuştur.

 

1967’de  çıkan  ve  İsrail’in   topraklarını takriben 4 misli genişletmesi ile sonuçlanan Arap-İsrail savaşı öncesi Türkiye’nin özellikle Nasır’ı savaştan vazgeçirmek için yaptığı girişimler, savaş  sonrası  İsrail  ile  diplomatik  ilişki  düzeyini ikinci katip düzeyine düşürmesi, uluslararası forumlarda Arap davasına destek verdiği ve bunlara ilaveten Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) terörden uzaklaşıp uluslararasında mevcudiyetine kabul ettirmeye başlaması ile birlikte 1970’lerin ortasında FKÖ’nün Ankara’da ofis açmasına müsaade edilmesi, Filistin Devleti’nin kurulması takiben hemen Türkiye tarafından tanındığı unutulmamalıdır.

 

 1960’lı yıllardan itibaren özellikle 1965’te Adalet Partisi’nin iktidara gelmesini takiben Türkiye ile bölge ülkeleri arasında çeşitli kesimlerden çeşitli kademelerde ziyaretler teati edilmiştir. Türkiye’nin 1969 yılında El Aksa Camisi’ne saldırı üzerine toplanan İslam Zirvesinde ve İslam Konferansı Örgütü’nün bu zirvede kurulmasında gayet faal ve yapıcı rol oynadığı ve hemen bütün Arap ve Müslüman ülkelerin takdirine mazhar olduğu bilinmektedir. Arap ülkeleri ile bu iyi ilişkilere paralel olarak  İsrail ile de ilişkilerin sorunsuz şekilde yürütüldüğü hatırlanacaktır. Bu dönemde Arap ülkeleri ile ilişkiler açısından belirlenen prensipler şunlar olmuştur.

 

-   Tüm Arap ülkeleri ile ilişkilerin her alanda geliştirilmesi,

- Arap ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklara karışılmaması ve taraf tutulmaması,

- Arapları bölecek paktlara ve bölge anlaşmalarına katılmaması,

 

1980 yılında başlayan   İran- Irak   Savaşı   sırasında   İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) çerçevesinde kurulan “Arabuluculuk Misyonu”’na  öncelikle    seçilmesinin    yanı  sıra  Irak’ta   İran’ın,   İran’da  da   Irak’ın çıkarlarını korumasının bizatihi savaşan taraflarca istenmiş olması Türkiye’nin Cumhuriyetin kurulmasından bu yana Orta Doğu’da yürüttüğü  akılcı, gerçekçi ve inandırıcı politikanın bölge ülkelerinde yarattığı güvenin göstergesidir. Özal devraldığı bu önemli birikimi daha da genişleterek Arap ülkeleri ile dostluk ilişkilerini, özellikle ticari ve ekonomik ilişkileri daha da geliştirmiştir.  Birinci  Körfez  Savaşı’nda  Türkiye’nin  Kuveyt’in  işgaline gösterdiği  ciddi  tepkinin   yarattığı olumlu etki  ve Türkiye’nin  itibarına yaptığı katkı herkes tarafından bilinmektedir. Ancak, Kuveyt’in işgalini takiben toplanan İKÖ ve Arap Ligi toplantılarında Irak’ın kınanması konusunun gösterdiği gibi Araplar arasında bizatihi kendilerini alâkadar eden konularda dahi görüş birliğinin sağlanamadığı görülmüştür. Özal’ı  takip  eden  dönemde de İsrail dahil Orta Doğu   ülkeleri ile   ilişkiler olumlu şekilde her yönü ile gelişmeye devam etmiş, bu dengeli ve akılcı politika nedeni ile Türkiye bölgedeki saygın durumunu daha da kuvvetlendirmiş ve müteakiben bölgedeki ihtilaflarda sözü dinlenen bir ülke konumuna gelerek Lübnan’daki krizde, İsrail-Suriye ihtilafında arabulucu roller üstlenmiştir.

 

Türkiye’nin bölgede belirli bir ağırlık ve saygınlık kazanmasının nedenleri arasında şüphesiz Türkiye’nin Batı Camiasının üyesi olarak başta NATO olmak üzere hemen bütün kurumlarda üye olmasının yanı sıra geleneksel olarak bölge ülkelerinin içişlerine karışmaktan ve Arap Ülkelerinin birbirleri ile ihtilaflarında taraf tutmaktan titizlikle kaçınmış olması, bölge devletlerinin toprak bütünlüğü ve hükümranlıklarına büyük hassasiyet göstermesi sayılabilir. 2003 yılından itibaren bölgede izlenen proaktif dış politika uygulamaları ve aslında Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” politikasının bir türevi olan komşularla sıfır sorun politikası genellikle olumlu karşılanmış ve özellikle ticari ilişkilerimiz belirli ivme kazanmıştır. Arap Baharı başladığında Türkiye model ülke konumunda idi ancak Arap Baharı bölgede demokratik dönüşüme destek olacağı düşüncesi ile Türkiye tarafından önce olumlu karşılanmıştır. Ancak sürecin; din referanslı siyasi hareketlerin iktidar olması, Suriye’de kaotik bir ortam yaratması, ve Suriye Kürtlerinin hududumuz boyunca özerklik talepleri ile teşkilatlanıp konuşlanması gibi gelişmelere yönelmesinin Türkiye yönünden sakıncalar doğurduğu açıktır.

 

 

Bu dönemde Türkiye’nin giderek uluslararası alanda ve Arap ülkelerin de dahi büyük kuşku ile yaklaşılan Hamas’ın avukatlığına soyunmasının, keza hiçbir Arap ülkesinin çaba göstermediği Gazze konusunda bir nevi hamililiğine üstlenerek İsrail ile ilişkilerin bozulmasının (Davos ve Marmara Gemisi), Müslüman Kardeşleri korumak ve demokrasiyi yerleştirmek amaçları ile Suriye ile savaşın eşiğine gelinmesinin, Arap aleminde ve Afrika’da en önemli ülkelerden biri olan Mısır ile keza aynı görüşlerle ilişkilerin gerginleştirilmesinin, Müslüman Kardeşlere verilen desteğin başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere bölge ülkelerince şüphe ile karşılanmasına yol açtığı da bir vakıadır. Son olarak giderek Orta Doğu’da söz sahibi olan Rusya ile uçak düşürme ve IŞİD petrollerinin satışı konusunda iddialar nedeni ile yaşanan krizin İran ve Irak’ında IŞİD petrollerinin satışı konusunda aynı iddiaları tekrarlamalarının Türkiye’yi bir hayli dara soktuğu açıktır. İşin ilginç yönü bu gerginlik noktalarına bakıldığında bunların büyük kısmının Türkiye ile doğrudan ilgili konular olmadığı da görülmektedir. Irak ile Musul yakınındaki Başika askeri birlik rotasyonu çerçevesinde gidecek askeri birlik göndermeden kaynaklanan gerginliğin MİT Müsteşarı ve Dışişleri Müsteşarının Bağdat’a vaki ziyaretine rağmen aşılamadığı, Irak’ın egemenlik hakkının ihlali iddiası ile Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyine ve Arap Birliğine  şikayette bulunması üzerine   Türkiye birliklerini yeniden tanzim çerçevesinde geri  çektiği yolunda beyanlarda bulunmuştur. Buna karşın Irak Başbakanı Türkiye’nin askerlerini çekmeyip Irak toprakları içinde yer değiştirdiği iddiasını ileri sürmektedir. Arap Birliği bu konuda Türkiye’nin Irak’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal ettiği gerekçesi ile Türkiye’yi oy birliği ile kınamıştır.  Bazı yorumculara göre Irak’ın bu hareketinde son zamanlarda belirlenmeye başlayan Rusya-İran-Irak ve Suriye yakınlaşmasına rol oynamıştır.

 

Bugün Suriye’de Esad 5 yıla yakın süredir iktidarını devam ettirdiği gibi Esad’ın devrilmesini isteyen son devlet olan Fransa’nın dahi bundan vazgeçtiği izlenmektedir. Suriye’de Türkiye’nin tasarladığı şekil ile Batının giderek IŞİD’e öncelik veren planının uyuşmadığı zaman içinde daha çok açığa çıkmaktadır. Esad’ın hiç olmazsa geçiş döneminde iktidarda kalmasını Viyana görüşmeleri sırasında Türkiye de kabullenmek durumunda kalmıştır. Esad’ın devrilmesini amaçlayan Türkiye’nin de desteklediği iç savaşın en önemli neticelerinden biri de şüphesiz Suriye’de yaşayan Kürtlerle ilgili gelişmedir. Bilindiği gibi Türkiye’nin güney sınırları boyunca üç ayrı yerleşim bölgesinde yaşayan Suriye Kürtlerinin çatışmalardan faydalanarak bu üç ayrı yerleşim bölgesini kantonlar halinde birleştirmek üzere harekete geçmişler ve iki kantonu birleştirmişlerdir. PYD’nin Rojava’da Kuzey Irak modeli bir yapılanmayı hedeflediği, bunun da Türkiye yönünden çeşitli sakıncalar yaratabileceği açıktır.

 

Türkiye’nin PKK ile aynı derecede terörist ilan ettiği PYD, IŞİD’e karşı savaşta gösterdiği başarı nedeniyle gerek ABD gerek Rusya ile yakın ilişki kurmuştur. Aksi iddia edilse de ABD ve hatta Rusya’nın PYD’ye silah ve teçhizat yardımı yaptığı anlaşılmaktadır. Bugüne kadar ABD vizesi reddedilen PYD başkanının yakın bir gelecekte ABD’yi ziyaret edeceği, ayrıca PYD’nin hem Washington’da hem de Moskova’da bürolar açacağı yolunda basın haberleri mevcuttur. Bu gelişmelerin PYD’nin uluslararası platformda giderek varlığını tescile yöneldiğine işaret ettiği düşünülmektedir. Türkiye PYD’ye Fırat’ın batısına geçmemesi hususunda sert uyarıda bulunmuş ise de bugünkü şartlarda bu uyarısını ne derecede hayata geçirebileceği bilinmemektedir. Son olarak YPG’nin de dahil olduğu Suriye Demokratik Güçlerinin (Arap oranı % 30)   ABD’nin havadan desteği ile Fırat kıyısındaki Teşrin Barajını ele geçirerek nehrin batı yakasına çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. ABD ve Türkiye tarafından temizlenmeye çalışılan Azez-Cerablus bölgesinin IŞİD’den  arındırılması için yapılmakta olan hava operasyonları 24 Kasım’da Rus uçağının düşürülmesini takiben dondurulmuş bulunmaktadır. Bu durumdan faydalanan PYD’nin Türkiye’nin ikazlarına rağmen bölgeye yöneldiği görülmektedir                                                                                                          

 

Suriye’deki iç savaşın diğer bir neticesi de şüphesiz Rusya’nın hem Suriye’deki mevcudiyet ve etkinliğini arttırması hem de bölge dengelerinde ve özellikle giderek daha önemli hale dönüşen Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde bundan böyle daha da ağırlıklı taraf olmasına olanak sağlamasıdır. ABD’nin de giderek Rusya’nın bölgedeki mevcudiyetini kabul ettiği izlenmektedir. Buna ilaveten bölgede giderek Rusya-İran-Irak-Suriye arasında bir işbirliği tesis edildiği görülmektedir. Doğu Akdeniz’deki zengin hidrokarbon yataklarının sınırlarının tespiti, paylaşılıp işletilmesi hususlarının Mısır, GKRY ve İsrail arasında çeşitli anlaşmalara  konu teşkil ettiği izlenmektedir. Türkiye’nin maalesef Gazze sorunu nedeniyle İsrail’le ve Müslüman Kardeşlere desteği dolayısıyla de Mısır ile ilişkilerini gayet gergin hale getirmiş olduğu cihetle bu gelişmelerin dışında kaldığı veya bırakıldığı görülmektedir. Her ne kadar son günlerde Netanyahu’ya atfen basında bu konuda Türkiye ile görüşmeler yolunda haberler çıkmış ise de Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkilerini düzeltmeden ve Kıbrıs konusunda da bir anlaşmaya varılmadan genel tablo dışında kalacağı açıktır. Son basın haberlerine göre Ocak ayı sonunda İsrail-GKRY-Yunanistan arasında enerji sahasında işbirliği zirvesinin toplanacağı anlaşılmaktadır. Bu durumda Türkiye İsrail ile ilişkilerini bu tarihe kadar rayına oturtamadığı takdirde, İsrail gazını kullanmasının güç olacağı düşünülmektedir.

 

Batının türlü ortak kararlarına (İran ve Rusya ambargoları) katılmaması, Orta Doğu’da Neo-Osmanlı ve mezhepsel yönelimler sonucu yürütülen bu politikaların maalesef bir netice  vermediği gibi batı camiası ve kurumlarında Türkiye’nin olumlu imajını ciddi surette bozduğu ve Türkiye’nin güveninirliğini gündeme getirdiği izlenmektedir. Son olarak Türkiye Suudi Arabistan’ın girişimi ile oluşturulan Teröre karşı İslam İttifakı’na katılmıştır. Bölgenin önemli ülkeleri sayılan İran, Irak ve Suriye’nin yer almadığı 34 ülkenin teşkilatın esas itibarı ile mezhepsel amaçlı Sünni bir ittifak olduğu izlenimini vermektedir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın son olarak 29-30 Aralık’ta Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaret sırasında iki ülke arasında “Stratejik İşbirliği Konseyi” kurulması kararlaştırılmıştır. Ziyaretten hemen sonra Suudi Arabistan’ın Şii Lideri ile birlikte 47 kişiyi idam etmesi üzerine Tahran’da vuku bulan olaylar  nedeniyle  üzerine Suudi Arabistan İran’la diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Başta  Bahreyn olmak üzere bazı Arap ülkeleri  de aynı çizgide hareket etmişlerdir.

 

Şii liderin idamından 2-3 gün önce Suudi Arabistan ile Stratejik İşbirliği Konseyi kurma kararı alan Türkiye’nin yakın ve dostane ilişkiler sürdürdüğü bu iki ülkeye itidal tavsiyesinde bulunmakla birlikte olay Türkiye’yi son derece nazik ve güç bir ikilem içine sokmuştur. İran’ın olası bir nükleer güç olarak bölgede kendisine ve rejimine bir tehdit olarak gördüğü Suudi Arabistan’ın bu kez Sünnilik kisvesi altında Selefi-Vahabi ideolojiyi bölgede hakim kılmak gayesiyle  Şiilik ve İran karşı bir cephe kurarak mücadeleye karar verdiği tahmin edilmektedir. Bölgede mezhep çatışmalarının özellikle Sünni kisvesi altında Selefi-Şii çatışmalarının giderek yayılacağı anlaşılmaktadır. Buna ilaveten IŞİD’in Irak ve Suriye’de maruz kaldığı toprak kayıplarının yabancı ülkelerde sansasyonel eylemlere yönelmesine yol açacağı bunun da Türkiye yönünden önemli ilave bir risk teşkil edeceği düşünülmektedir.

 

 Bu karışık ortamda Türkiye’nin taraf tutmasının, çatışmaları ülkemize taşıyabileceği tehlikesinin de göz önünde bulundurulması gerektiği düşünülmektedir. Türkiye her ne kadar Teröre Karşı İslam İttifakı’nın üyesi olmasına ve Suudi Arabistan ile Stratejik İşbirliği Konseyi kurma kararına rağmen, İran’ın da Türkiye yönünden son derece önemli bir ülke olduğunun ve özellikle Rusya’nın çeşitli ambargo kararları aldığı bir dönemde doğalgaz ve petrol yönlerinden özel bir önem taşıdığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Özetlemek gerekirse, bölgede Türkiye’nin Kıbrıs sorununa ilaveten Ermenistan, İsrail, Mısır, Suriye, Irak ve hatta İran ile de ilişkileri kopuk veya gergindir. Buna ilaveten  Müslüman Kardeşler ve Hamas’a yakınlığımızın Batı aleminde kuşku ile karşılanmış olduğu da bir vakıadır. Rus uçağının düşürülmesi ve Suriye mültecilerinin konusu Türkiye’yi  NATO ve AB’ye yönelttiği görülmektedir. Orta Doğu’daki kaotik durumun bu bölgede başta Suriye ve Irak olmak üzere mevcut devlet yapılarının değişeceği istikametinde geliştiği görülmektedir. Türkiye’nin güvenliği itibariyle kendi sınırlarına bitişik bu bölgedeki gelişmelerin dışında kalmamasının hatta bunları etkilemede rol oynamasına imkan verecek gerçekçi ve Türkiye’nin çıkarlarını her şeyin önünde tutan politikalar üretmesinin ve özellikle de eskiden olduğu gibi Batı camiasının ve kurumlarının güvenilir bir müttefiki olduğunu teyit etmesinin hayati önem taşıdığı açıktır. Buna ilaveten 400 yıllık Osmanlı idaresinin Arap aleminde Türklere karşı açığa vurmasa da haklı/haksız en hafif deyimiyle bir nevi kuşku hatta güvensizlik hislerinin yaygın olarak yerleştirmiş olduğunun da hatırdan çıkarılmaması gerekmektedir. Nitekim son Arap Birliği toplantısında Irak’ta asker bulundurduğu gerekçesiyle Türkiye’nin resmen oy birliği ile kınanması, hiçbir dost Arap Ülkesinin Türkiye’yi açıkça kınayan bu karara bir muhalefet koymamış olması yukarıdaki kanımızı desteklemektedir. Bu itibarla Türkiye’nin bir an önce Arap aleminin sorunlarında hiçbir suretle taraf olmama ve bunların dışında kalma geleneksel dış politikasına dönmesi gerektiği aşikardır.

 

Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), Ünal Çeviköz Büyükelçi (E),  M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top