Obama’nın Küba Ziyareti: Batı Yarıküresinde Değişim

A- A A+

Küba’ya 20 Mart 2016’da tarihi bir resmi gezi düzenleyen Barack Obama, 88 yıl sonra bu ülkeyi ziyaret eden ilk ABD Başkanı oluyordu. Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından geçen çeyrek asra rağmen, Küba’da Sovyetlerin etkisini caddelerde, binalarda görmek hala mümkün. Küba, kapitalizmin merkezi ABD’nin burnunun dibinde tüm ambargolara rağmen başka bir ekonomik ve siyasi sistemin mümkün olabileceği iddiasını veren bir ülke konumunda. ABD ile Küba arasında yarım yüzyılı aşkın süredir yaşanan sorunların temelinde de Havana’nın bu iddiasında ısrar etmesi yatmaktadır.

 

Küba ve ABD arasında ilişkilerin değişimi 17 Aralık 2014 tarihinde iki ülke liderinin eşzamanlı olarak kameraların karşısına geçerek diplomatik ilişkileri kurma kararını açıklamasıyla başladı. O gün Obama’nın açıklamasında kullandığı şu ifade ABD’nin Küba’ya yönelik izolasyon ve ambargolara dayalı yarım yüzyıllık Amerikan dış politikasının sonuçsuz kaldığının en üst seviyeden itirafıydı: “50 yıldır aynı şeyi yapmayı tekrar ediyoruz ve artık bundan farklı bir sonuç alabileceğimize inanmıyorum.” 1959 Küba Devrimiyle iki ülke arasında bozulan ilişkiler; 1960’ta ABD’nin ekonomik yaptırımları ve hemen ardından 1961’de diplomatik ilişkilerini kesmesiyle tamamen kopmuştu. 54 yıl sonra Temmuz 2015’te iki ülke diplomatik ilişkileri tekrar kurma kararı alarak, karşılıklı olarak başkentlerinde büyükelçilik açtılar. Uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında bu noktada sormamız gereken soru; Küba-ABD ilişkilerinde Aralık 2014 sonrasında gerçekleşen paradigma değişiminin sebebinin ne olduğudur? Bu yazı iki ülke arasında başlayan yakınlaşmayı, Obama’nın kişisel tercihleriyle açıklamanın yetersiz kaldığının altını çizerek, tarihsel kırılmayı irdeleyecek ve ekonomik, siyasi ve dış politik değişimleri analiz etmeye çalışacaktır.

 

Monroe Doktrini ve Küba Krizi

 

Portekiz ve İspanyol sömürge imparatorluklarının çökmesiyle Latin Amerika ülkeleri, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde bağımsızlıklarını kazandı. ABD Devlet Başkanı Monroe 1823 yılında yaptığı ve daha sonra kendi ismiyle tarihe “Monroe Doktrini” olarak geçecek konuşmasında; Kuzey ve Güney Amerika’ya Avrupalı devletlerin müdahale etmesi ve etki alanı oluşturmasının ABD çıkarlarına aykırı olduğunu ilan etmişti. Monroe’ya göre bundan sonra Amerika kıtası üzerinde Avrupalıların değil, Amerikalıların sözü geçecekti ve kıtanın en güçlü ülkesi olarak ABD bu bağlamda özel bir misyon üstleniyordu. 1898 ABD-İspanya savaşında Küba’da İspanyol hâkimiyetine son verilirken, bunun hemen sonrasında yürürlüğe giren Platt Yasasıyla Washington Küba’ya istediği takdirde tek taraflı olarak müdahale edebileceğini ilan ediyordu. ABD’ye Guantanamo üssünü veren Havana, Avrupalı devletlerle yakın ekonomik ilişkiler kurmayacağını da kabul ediyordu. Kısaca Monroe Doktrinine uygun şekilde Küba İspanya’nın hâkimiyetinden çıkıp ABD’nin etki alanına giriyordu. 20. yüzyılın ilk yarısında Amerikan şirketleri Küba’nın başta tütün ve şeker kamışı olmak üzere tüm üretiminde etkin hale gelirken, ülke ekonomisi ve dolayısıyla siyaseti ABD’nin kontrolündeydi. Bir anlamda Küba ABD’nin de facto kolonisine dönüştürüldü. Bu bağlamda yoksulluk ve gelir eşitsizliğinin yaygın olduğu Küba toplumu, yaşadığı sorunların önde gelen sorumlusu olarak ABD’yi ve onun desteğiyle ekonomik ve siyasi iktidarı elinde tutan elitleri görüyordu. 1959 Küba Devrimiyle birlikte gerçekleştirilen toprak reformu, şirketlerin millileştirilmesi gibi adımlar ülkede Amerikan etkisini sona erdirirken, iktidarın iplerini elinde tutan Amerika yanlısı elitler ABD’ye göç ediyordu.

 

Washington’un Küba’da devrimle iktidara gelen Castro rejimini devirme çabasına Havana, Soğuk Savaşın diğer bir süper gücü SSCB ile ittifak yaparak karşılık vermiştir. SSCB’nin Küba’da artan etkisi ve bu ülkeye füzeler yerleştirmesini ABD, Monroe Doktrinine karşı açıkça bir meydan okuma olarak algıladı. Küba füze krizi nedeniyle 1962’de dünya nükleer savaşın eşiğinden dönerken, Moskova ve Washington arasında varılan mutabakatla SSCB adaya yerleştirdiği füzeleri geri çekmeyi kabul etti. Bunun karşılığında ABD, Küba’da rejimi değiştirmeye yönelik bir müdahalede bulunmayacağının garantisini verdi.

 

Soğuk Savaşta Küba-ABD İlişkileri

 

1960’lardan itibaren Castro rejimini dışarıdan müdahaleyle deviremeyeceği gerçeğini kabullenen ABD, Küba’nın Sovyet yanlısı dış politikasını değiştirmenin zeminini yoklamaya başlamıştır. Özellikle de Çin’e karşı yapılan açılımın mimarı Henry Kissinger ve Başkan Nixon döneminde pragmatizmin de etkisiyle Washington, Castro rejimiyle anlaşmanın yollarını aradı. Buna göre Havana Sovyet yörüngesinden çıkarak Latin Amerika’da devrimci gruplara verdiği desteği sonlandıracak, karşılığında ABD Castro rejimiyle ilişkilerini normalleştirecekti. Ancak Castro için SSCB ile ilişkiler ve devrim ihracı Küba’nın varlık sebebiydi. Bu bağlamda ABD’nin yaptığı girişimler, Küba’nın 1977’de Etiyopya’ya 12 bin asker göndermesiyle tam anlamıyla sonuçsuz kalmıştır. Soğuk Savaşta Küba’nın 17 Afrika ülkesinde 65 bin asker bulundurduğu, Latin Amerika’da Nikaragua ve El Salvador’da askeri mevcudiyetiyle ABD karşıtı aktif bir dış politika izlediği düşünülürse; Küba-ABD ilişkilerinin neden normalleşemediği daha net anlaşılır. Gerçekten de Washington için Soğuk Savaş boyunca sorun, Castro rejiminin Amerikan çıkarlarını tehdit eden Sovyet yanlısı dış politikasıydı. Ta ki SSCB’nin çöküşüne kadar.

 

1990’larda Küba 300 bin askerden oluşan ordusunun mevcudiyetini altıda bire düşürerek 50 bin askerin altına indirmesi, Afrika’da bulunan tüm Kübalı askerleri geri çekmesiyle; Castro rejimi Soğuk Savaşta uyguladığı aktif dış politikaya son veriyordu. Havana bu dönemde Sovyet yardımlarının kesilmesiyle oluşan ekonomik kriz ortamında ayakta kalmayı amaçladı. Küresel anlamda uluslararası ilişkilerde yaşanan dönüşüm ve buna Castro iktidarının yerel çapta ayak uydurma çabalarının farkına varan Amerikan dış politikası için artık hedef; Küba’nın dış politikasını değiştirmek değil tekrardan 1950’lerin sonu ve 1960’ların başındaki gibi rejimi yıkmaktı. Bu bağlamda özellikle Clinton döneminde Küba’ya uygulanan yaptırımlar hem yasalaştırıldı hem de ağırlaştırılmıştır. ABD’nin Castro rejimini yıkmayı hedefleyen dış politikasında özellikle de Florida eyaletinde güçlü bir lobi teşkil eden Castro karşıtı grupların çok etkili olduğunu söylemek gerekir. ABD’de Küba lobisi olarak tanımlanan gruplar SSCB’nin çöküşüyle Castro’nun devrileceği ve adada bıraktıkları mal varlıklarına tekrar kavuşacakları günün hayaliyle ABD dış politikasının sertleşmesinde önemli rol oynamıştır.    

 

Obama-Castro: El Sıkışmanın Çok Ötesinde Bir Ziyaret

 

Soğuk Savaşın ardından geçen çeyrek asra rağmen Castro rejimi hala ayakta. Dahası 1990’larda girdiği ekonomik krizin üstesinden gelerek hem Latin Amerika hem de Avrupa Birliği ülkeleriyle yakın ekonomik ilişkiler kurmuş durumda. ABD’nin Küba’yı izole etmek zemininde yürüttüğü stratejisine son dönemde hem içerden hem de dışarıdan ciddi tepkiler gelmeye başladı. ABD’de doğan ikinci kuşak Küba asıllı Amerikalılar mevcut dış politikanın anlamsızlığına ve sonuç vermediğine inanarak, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesini savunmaktalar. Dışarıdaysa Washington’a Küba konusunda en büyük tepkiyi Latin Amerika ülkeleri veriyor. Tüm Kuzey ve Güney Amerika ülkelerini içeren Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ABD’nin isteğiyle 1962’de Küba’nın üyeliğini dondurmuştu. O tarihten bu yana Küba OAS’ın zirvelerine katılamadı. Ancak 2015’te Panama’da düzenlenen OAS zirvesi öncesinde, hemen tüm Latin Amerika ülkeleri Küba’nın katılması konusunda görüş birliğindeydi. Bunda son dönemde Venezüella, Ekvador, Bolivya ve Brezilya gibi ülkelerde Castro rejimine sıcak bakan sol lider ve partilerin iktidara gelmesinin önemli payı var. Ancak tarihsel olarak ABD’ye yakın olan Kolombiya’nın bile OAS’a Küba’nın katılmasını desteklemesi, Obama yönetimine Küba’ya yönelik yarım asırlık dış politikada yolun sonuna geldiğini işaret etmekteydi. 2015 OAS zirvesi öncesi ABD, ya Küba’nın katılımını protesto ederek zirveye katılmayacak ve Latin Amerika ülkeleri nezdinde dışlanacaktı, ya da Küba’yla ilişkilerini gözden geçirerek değişen şartlara ayak uyduracaktı. Obama ikinci şıkkı tercih etti.  

 

İki ülkenin elçilikler açması, karşılıklı olarak mahkûmları değiştirmesi, ABD’nin 2015’te Küba’yı “terörizmi destekleyen devletler” listesinden çıkarması olumlu adımlardı. Geçtiğimiz yıl ABD vatandaşlarının Küba’ya seyahatlerine getirilen kısıtlamaların gevşemesi sonucunda 150 bin Amerikalı adayı ziyaret etti. Küba asıllı Amerikalılar Küba’da yaşayan yakınlarına 2015’te 1.4 milyar dolar gönderdi. Tüm bu gelişmelere rağmen normalleşmenin önünde hala ciddi sorunlar var. Öncelikle ABD’nin Küba’ya yönelik ambargoları, 1990’larda Kongre’den geçerek yasalaştı. Dolayısıyla bu ambargoların kalkması için tekrardan Kongre’nin onayı gerekiyor. Bunun kısa zamanda gerçekleşmesinin çok olanaklı görünmediğini belirtmek gerekir. ABD, ambargoların tam anlamıyla kalkması için Küba’nın demokratik ilkeleri benimseyerek serbest ve adil seçimler yapmasını şart koşuyor. Dahası Küba’nın devrim sonrası el koyduğu Amerikan vatandaşlarının mal ve mülklerinin iadesini de talep ediyor. Küba’nın bu talep ve isteklere kısa zaman içinde olumlu yanıt vermesi beklenmemeli. Küba Dışişleri Bakanı Rodrigez 2013 yılında yaptığı konuşmada, ABD’nin 50 yılı aşkın bir zamandır uyguladığı “haksız” ambargoların ülkesine maliyetini 1.1 trilyon dolar olarak açıklamıştı. Dolayısıyla Havana’ya göre taraflar birbirine tazminat ödeyecekse öncelikle buradan başlamalılar. Dahası Küba yönetimi içinde de atılan bu adımlara kuşkuyla yaklaşanlar var. Fidel Castro Obama’nın ziyareti sonrasında kaleme aldığı yazısında Obama’nın geçmişi unutalım çağrısını eleştirmiş, 50 yıldır çekilen acılar sonrasında hiçbir şey olmamış gibi davranamayacaklarının altını çizmişti. Fidel Castro’ya göre tarihte İspanyol imparatorluğuna isyan etmiş Küba, şimdi başka bir “imparatorluktan hediye beklemiyor.” Tüm bunlara bakınca iki ülke ilişkilerinde atılan olumlu adımlara rağmen ilişkilerin tam anlamıyla normalleşmesinin uzun bir döneme yayılacağı öngörülebilir. Her ne kadar ABD’de Cumhuriyetçiler Küba konusunda Demokratlara göre daha sertlik yanlısı olsalar da, yapılan kamuoyu yoklamalarında Amerikan toplumunun çoğunluğunun Obama döneminde atılan olumlu adımları desteklediği ve Washington’un Havana’ya yönelik Soğuk Savaş zihniyetine dayalı izolasyoncu politikalarının Latin Amerika ülkeleri nezdinde ciddi eleştiri aldığı düşünülürse gelinen bu noktadan tekrar geriye dönüş mümkün görünmüyor. 

  

Küba-ABD arasında diplomatik ilişkiler kurulması ve Obama’nın bu ülkeyi ziyareti her açıdan önemli bir dönüşüm. Şimdi sürekli konuşulan, ambargolara ve yaptırımlara rağmen yarım asırdır ayakta kalmayı başaran Castro rejiminin, yeni şartlara nasıl ayak uyduracağı. Bu bağlamda Amerikan kapitalizminin bu ülkenin kapılarından içeri hücum ederek Küba’yı hem ekonomik hem de siyasi yönden dönüştüreceği beklentisi gerçekçi değil. 1961 doğumlu Obama ve 1959 Küba devriminden bu yana rejimin en üst kademelerinde yer almış Raul Castro’nun el sıkıştığı fotoğraf karesine tekrardan bakmak bu açıdan anlamlı. Bir yanda 8 yıldır başkan olan ve bu senenin sonunda görevini tamamlayacak olan Obama, diğer yanda ise Temmuz 1962’de Moskova’da Sovyet liderleriyle füzeleri Küba’ya getirmek için iki hafta pazarlık eden dönemin Küba savunma bakanı, 11 ABD devlet başkanı görmüş ve 12’inciye hazırlanan Raul Castro. Hangisi daha uzun dönemli düşünüyor dersiniz?

Back to Top