Türkiye-İran-Suudi Arabistan Etkileşemi

A- A A+

Son yıllarda İslam dünyasında etkinliğini artıran üç ülke Türkiye-İran-Suudi Arabistan. Zaman zaman işbirliğinin zaman zaman da rekabetin yaşandığı bir etkileşim. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da yapılan 13. Zirvesi’nde ortaya çıkan sonuçlar, Türkiye ve İran Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Ruhani’nin Ankara’daki görüşmeden sonra yaptıkları açıklamalar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdulaziz arasındaki ilişkiler bu konuda önemli emareler veriyor. Üç ülke İslam birliği ve kardeşliği konusunda benzer yaklaşımlar sergilerken gerçekten samimiler mi? İslam’daki birlik ruhu rekabetin acımasız gerilimini sonlandırabilir mi?  

İŞBİRLİĞİ VE REKABET İKİLEMİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam İşbirliği Konferansı’nda “Müslümanlar olarak üstesinden gelmemiz gereken sorunların başında mezhepçilik fitnesi geliyor. Irkçılık fitnesi geliyor. Her zaman ifade ettiğim gibi benim dinim Sünnilik de değildir. Şiilik de değildir.  Benim dinim İslam’dır.” açıklamasını yaptı. Benzer şekilde İran Cumhurbaşkanı Ruhani “Bizim kimliğimiz mezhepler değil, bizim kimliğimiz İslam’dır.” dedi. Suudi Arabistan Kralı Selman, yönetimi devraldıktan sonra yaptığı ilk açıklamada; “Arap halkı ve İslam ümmetinin en çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğunu vurgulamıştı.”

Üç lider yaptıkları açıklamalar ile aslında bütün İslam dünyasının ortak duygu ve görüşlerini dile getirdi. Ancak bu üç ülke arasında yaşanan rekabet İslami referanslara rağmen yapılan açıklamaların hayata geçirilmesini engelledi. Günümüzde İslam dünyası çatışmaların, terörün, ölümlerin ve göçlerin yaygın bir şekilde yaşandığı bir coğrafyaya dönüştü. Her zaman olduğu gibi yine yaşanan sorunların nedenlerini Batılıların müdahalelerine bağlayabiliriz ancak bu sorunlarımıza bir çözüm getirmiyor. Sorunlarımızla yüzleşmeliyiz. Batılıların müdahalelerde başarılı olmasının nedeninin gerçekte Müslüman ülkeler arasındaki rekabet olduğunu görmeliyiz. Rekabetin yarattığı olumsuzlukları diyalog, uzlaşma ve yardımlaşma ile aşmalıyız. Peki, ama nasıl?

UZLAŞMA VE İŞBİRLİĞİ ARAYIŞLARI

Her şeyden önce etkin bir sonuç alınıp alınamayacağına bakılmaksızın karşılıklı diyalog ve uzlaşma arayışları artırılmalıdır. Sorun odaklı realist yaklaşımlar terkedilmelidir. İslam ülkeleri arasındaki işbirliğinin herkesin çıkarına olduğu anlaşılmalıdır. Mezheplerin ilişkiler üzerindeki olumsuz etkileri görmemezlikten gelinemez. Ancak mezheplerin varlığı da bir gerçek ve yok sayılamaz. Bu nedenle mezheplerin birbirlerine yakınlaştırılması başarılı sonuç vermez. Belki mezheplerin varlığı kabul edilirken, mezhepler arasındaki ötekileşme ve düşmanca yaklaşımlar yumuşatılabilir. Tarih ve dini kitaplardaki olumsuz anlatım ve söylemler karşılıklı olarak kaldırılabilir.

İslam işbirliği Konferansı sonuç bildirgesinde açıklandığı gibi “İslam ülkeleri arasında, iyi komşuluk ilişkileri, içişlerine karışmama, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı, farklılıkları İİT, BM şartı ve uluslararası hukuk içerisinde barışçı bir biçimde çözme, tehdit ve güç kullanmaktan geri durma temelinde” yaklaşımlar benimsenmelidir. Beklentilerimiz ve umutlarımız; uzlaşma ve işbirliğinin, ayrışma ve çatışmaya üstün gelmesi; tüm İslam dünyasında barış huzur ve refahın hâkim olmasıdır. Bunun sağlanabilmesi için kin ve düşmanlık duygularını nefsimize yöneltmemiz, bunların yerine iç dünyamızda hoşgörü ve birlik anlayışını inşa etmemiz gerekir.

 

Bu yazı 19.04.2016 tarihinde Yeni Yüzyıl Gazetesinde yayımlanmıştır.
http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/turkiye-iran-suudi-arabistan-etkilesemi-2047

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top