Batı’nın Tepkisizliği Ne Kadar Masum?

A- A A+

15 Temmuz gecesi darbesi, o safhaya kadar her türlü saldırıya karşı durmuş Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasının en ciddi, en sert adımıdır. Avrupa-Atlantik dünyasının darbe teşebbüsü gecesi ve sonrasında bir süre için neden Ankara’yı desteklemede hareketsiz kaldığının cevabı da burada yatıyor.

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığını doğrudan hedef alan ve başarısızlıkla neticelen 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin yapıldığı gece ve hemen ertesinde, Batı, maalesef kendisinin savuna geldiği demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerlerin aksine bir yönelimle Türk halkının verdiği demokrasi mücadelesinin yanında yer almakta gecikmiştir. Bu tespiti yaparken duygusal davranmıyoruz. Değerlendirmemizin soğukkanlı bir durum tespiti olduğunu iddia etmemizi sağlayan ve Batı'nın tutumunu eleştiren Batılı seslere kulak vermemiz, bunu anlamamız için yeterli. Mesela eski İsveç Başbakanı Carld Bildt Amerikan merkezli Politico sitesi için kaleme aldığı yazıda Avrupa'nın ve Avrupalı siyasi liderlerin darbe teşebbüsü karşısında tepkisiz kalmalarını sert bir dille eleştirdi. Bildt yazısında öncelikle önemli bir tespit yaptı: Bugüne kadar AB üyesi ya da üyelik sürecini sürdüren hiçbir ülkeye yönelik, Türkiye'nin 15 Temmuz'da karşı karşıya kaldığı saldırıya benzer ciddi bir darbe girişimi gerçekleşmemişti. Bu açıdan yola çıkarsak iddia edebiliriz ki Avrupa ve Batı'nın kayıtsızlığını, kendi dışındakileri bilerek ya da bilmeyerek ötekileştirmeye dayanan, kendi dışındaki herşeyi nasılsa olur kaderciliğine bırakan “yeni oryantalist” bir bakış açısıyla açıklamak mümkün. Ancak Bildt'in de altını çizdiği gibi Batı'nın çok da tecrübesiz olmadığı, demokrasi, siyasi egemenlik, sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesi, özgür irade gibi değer ve normların saldırı altında kaldığı bir geceden bahsediyoruz. Öyleyse Bildt'in Avrupa'ya yönelttiği soruyu tekrar soralım: ''Brüksel uykuda mı yoksa sadece umursamıyor mu?”. Bu sorunun cevabı ne olursa olsun; uyku ya da aymazlık, Avrupa/Batı'nın Dünya'daki duruşu açısından verdiği kötü sınavın bir yansıması olacaktır.

BATI'NIN TEPKİSİZLİĞİ SADECE AYMAZLIK DEĞİL

Bildt'in, Batı'nın içinde bulunduğu durum için ortaya koyduğu iki şık da; pasif, izole bir siyaset yapımını içeriyor. Batılı çevrelerin darbe teşebbüsü esnasındaki tepkilerini özellikle ''bekle-gör'' şeklinde sınırlamayı tercih ettikleri bir gerçek. Sözün özü, Batılılar kendilerini Türkiye'nin demokrasi mücadelesinin resmine koymaktan imtina ettiler, oysa Batılı siyasi liderlerin Paris terör saldırısı sonrasında Paris'e bizzat giderek Fransız halkı ve devletine verdikleri moral destek, Fransız sokaklarında kol kola yürüyen o kafile hala aklımızda. Bu destek Türk halkından sakınıldı. Ankara'nın Batılı müttefiklerinden beklentisi tabii ki Batılı devlet temsilcilerinin Ankara hükümeti ve parlamentosundaki siyasi partilere destek vermek üzere hemen Ankara'ya gelmeleriydi fakat bu beklenti gerçekleşmedi. Ancak Batı'nın tepkisi sadece uyku ve aymazlıkla sınırlı değil gibi. Bu bağlamda Batı basılı ve görsel yayın kaynaklarının darbe gecesi ve hemen sonrasındaki performansları o kadar üzücüydü ki. O hiç de iyi bir ünü olmayan “CNN impact” (CNN etkisi) tanımlamasının ne olduğunu bizzat gördük.

AB Güvenlik ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, darbe gecesi Türkiye Büyük Millet Meclisi dâhil Ankara'da pek çoğu stratejik önemdeki hedef F-16'lar tarafından bombalanırken ilk yaptığı açıklamada Ankara'ya ''itidalli'' olmayı ve demokratik kurumlara saygı göstermeyi tavsiye ediyordu. Darbenin hemen sonrası Birlik'ten yapılan Ankara'ya yönelik eleştiriler arasında bazı merkezi Avrupa ülkelerinin, işi Türkiye'nin AB üyelik perspektifinin askıya alınmasına kadar tırmandırdıkları gözden kaçmadı. Gerçi, jeopolitik körlüğün de sınırları var: örneğin sonradan Brüksel'deki NATO karargâhından yapılan açıklamalarla NATO üyeliğine yönelik bu ifadeler yalanlandı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Mogherinie'ye sorduğu acaba İtalya Parlamentosu bombalansa sizin tepkiniz ne olurdu? sorusu cevapsız kaldı. Örnekleri uzatabiliriz ama biz Carl Bildt'in de yanıtlayamadığı asıl sorumuza geri dönelim; acaba Avrupa-Atlantik Dünyası'ndaki müttefiklerimiz, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında Türk halkının verdiği demokrasi mücadelesinin yanında yer almak konusunda neden geciktiler?

CEVAP ORTADOĞU'DAKİ MÜCADELEDE…

Bu sorumuzun cevabının aranması gereken yer sürpriz değil; cevap, uzun bir süredir Batı'nın Ortadoğu'da uygulamakta olduğu kendi askeri ve siyasi stratejilerinin içinde bulunabilir. Washington ve Brüksel'in bölgede uyguladığı siyasa, bölgeye bakışı ve bölgeyi tanımlama, sınırlama biçimi popüler bir nitelemeyle örtülü bir emperyalist güç mücadelesinin ipuçlarını bir süredir veriyordu. 19.yy'dakinden farklı bir mücadele ve güç dağılımı karşısında olmakla beraber Ortadoğu'nun nüfus ve etki alanlarına bölündüğü, bu bölünmenin bölge insanının demokratik tercih ve ihtiyaçlarını göz ardı edilerek yapıldığı bir gerçek. Emperyalizm ve oryantalizm kol kola ortaya çıkmıştı; bugün de “yeni emperyal mücadele” ve “yeni oryantalizm” esas önceliğini yeni Ortadoğu haritasının çizilmesine vermiş görünüyor. Bu doğrultuda bu bölgenin ülkelerinin özellikle güçsüz ve zayıf bırakılması öncelikli hale geldi. Zayıflıktan kastedilen şuydu; Ortadoğu ülkeleri ya askeri vesayet rejimleri altında siyaseten var olmaktan uzak yaşamlarına devam edecekler ya da Irak, Suriye, Yemen, Libya gibi parçalanmış devletçikler haline dönüştürüleceklerdi. Mücadele örtülü olduğu için, yine popüler bir tanımlama kullanalım, bu örtülü büyük oyunda, Batılı güçlerin kendi arasında, Batılı ve Batılı olmayan güçlerin birbirleriyle olan mücadelesinde ne gibi farklılaşmalar olduğu net değil. Farklı isimler (Büyük Ortadoğu Projesi, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi, Komşuluk Projesi, Geriden Liderlik Stratejisi vb.) ve nüansla ayrışmış taktikler mevcut, ancak bölgede esas amaç bölge dışı aktörlerin nihai jeo--stratejik ve jeo-ekonomik çıkarlarının öncelenmesi.

Hepimizin bildiği gibi, ABD'nin 2003 yılı Irak müdahalesi bugün Ortadoğu'da yaşanan kaos ve istikrarsızlığın temel tetikleyicisi oldu. Bu müdahale sonrası bölgede “cin şişeden çıktı” ve günümüz istikrarsızlık kaynağı olan tüm etnik ve mezhebi fay hatları birer birer kırıldı. Ankara, Ortadoğu'yu saran ve Ortadoğu'ya dayatılan bu istikrarsızlık kuşağı içinde kendi çevresinde bir süre için bir istikrar çemberi oluşturmayı başarmıştı. Bu başarı Türkiye'nin dönüştürücü bir kapasitesi olduğunu da gösterdi. Bu kapasite bir süre sonra hem bölgedeki otokrat rejimlerin hem de bölge dışı küresel güçlerin tepkisini de çekti. Arap Baharı ile başlayan ve kışa dönüşen, bölge için kanlı ve üzücü bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreci hızlandıran en önemli faktörlerden birisi, Avrupa-Atlantik çevrelerinin Arap sokaklarına verdikleri demokrasi vaatlerini unutarak, Arap Baharına karşı örgütlenen hareket ve gruplara destek vermeleridir. Batı mutfaklarında pişirilen yemeğin reçetesi tanıdık; demokrasi değil istikrar, devrim değil karşı-devrim! Bu süreçte Ankara'nın bölge stratejisi de kaçınılmaz olarak revizyon geçirdi, sonuçta Türk dış politikası bölgeye yönelik yeniden oluşturulma aşamasına girdi. Dönüştürme kapasitesi, entropi ve adaptasyon kapasitesi. Türkiye'nin mücadele içerisinde kapasitelerini geliştirdiği bir süreçten bahsediyoruz.

Bu süreçte bölge, yeniden istikrarsızlaştı. Bu istikrarsızlaşmada El Kaide yerini Daiş'e, o tehdit yerini bu tehdide bırakırken Batı, Irak ve Suriye gibi ülkeleri özellikle parçalanmış bir halde bırakarak aslında ileride Ortadoğu'da oluşturmayı planladığı zayıf devletçikler üzerine kurulacak Batı hâkimiyetini pekiştiren yeni Ortadoğu düzeninin temellerini atıyordu. Bölgenin yeniden dizayn edilme çabaları içerisinde kapasite sahibi aktörlerin, bu arada da Türkiye'nin bölgedeki etkisinin zayıflatılması gerekiyordu. Ankara önce çok boyutlu saldırılarla meşgul edildi. Adını, o zaman da şimdi de koyabiliyoruz; “Türkiye'nin Suriyelileştirilmesi planı”. Buna rağmen, içeride şehirler savaşını püskürtmeyi başarmış bir Türkiye gerçeği ortaya çıktı. Üstelik Ankara tam da kendi iradesiyle dış politikada yeni bir onarım süreci başlatıp İran, İsrail, Rusya ile ilişkilerini normalleştirmenin arifesine gelmişti. İşte tam bu sırada 15 Temmuz gecesi Türkiye darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kaldı. Kısaca söyleyelim, jeopolitik okumada, 15 Temmuz gecesi darbesi, o safhaya kadar her türlü saldırıya karşı durmuş Türkiye'nin istikrarsızlaştırılmasının en ciddi, en sert adımıdır. Avrupa-Atlantik dünyasının darbe teşebbüsü gecesi ve sonrasında bir süre için neden Ankara'yı desteklemede hareketsiz kaldığının cevabı da burada yatıyor.

Dolayısıyla, Batı bugün Ortadoğu'da desteklemiş olduğu çeşitli vekâlet unsurlarıyla, Türkiye'de bir yere varamayacağını anlamış olmalı. Türkiye'nin kimi zaman bölgeyle ortaklaşan ama kimi zaman da farklılaşan bir siyasi tecrübesi var. Bu açıdan olanlara şaşan, farklı şeyler uman kim varsa, söyleyebileceğimiz şu: Anadolu/Türkiye insanının demokratik değerlerine ne kadar bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Batı'nın yüksek mevkideki liderleri bu gerçeği görerek yavaş yavaş Ankara'yı ziyaret etme kararlarını açıklamaya başladılar. Katı bir gerçeklik gibi görünüyor ama günümüz kaotik Ortadoğu koşullarında Türkiye bugün Batı için hâlâ jeostratejik açıdan vazgeçilmeyecek değerde bir ülke. Bu bağlamda, Ortadoğu bölgesinde istikrarlı bir Türkiye'nin varlığı Batı'nın kendi güvenliğinin de bir garantisi. Hal böyle iken, umarız Batılı müttefiklerimiz Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili hatalı hesaplarının bir an evvel sağlamasını yaparlar ve Ankara ile eşit ve adil bir ilişkinin başlaması için gerekli inisiyatifleri başlatırlar.

 

Bu yazı 16.08.2016 tarihinde Yeni Şafak Gazatesinde yayınlamıştır.
http://www.yenisafak.com/hayat/batinin-tepkisizligi-ne-kadar-masum-2511860

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top