10 Kasım

A- A A+

Türklerin Avrupa ile ilişkileri Anadolu’ya yerleşmeleriyle başlamış ve Rumeli’nin fethedilmesiyle birlikte hızla gelişme göstermişti. Osmanlı Devleti kuruluş ve yükselme dönemlerinde batıdan gelen kültür unsurlarına açıktı. Bu yolla birçok yenilik Osmanlı devlet sistemine girmiş ve sistemin devamlı gelişmesini sağlamıştı. Fatih döneminde ulaşılan ekonomik, sosyal ve idari boyutlu olgunlaşma, Kanuni döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de gelişmenin ortaya koyduğu imkânlar nedeniyle, bir gevşeme ve bozulmayı da beraberinde getirdi. Avrupa Rönesans, Reform ve coğrafi keşiflerle sınırsız denilebilecek bir gelişme gösterirken, Osmanlı Devleti’ni yönetenler sistemin ve usullerin eşsiz olduğuna inanmaya ve her yeniliği sapma olarak değerlendirmeye başladı. Avrupa ile etkileşim kesildiği için bir zamanlar içte ve dışta hayranlık uyandıran klasik Osmanlı sistemi, değişen iç ve dış dinamiklere ayak uydurmakta yetersiz kaldı ve bu durum buhran döneminin başlangıcının habercisi oldu.

 

Osmanlı Devleti Avrupa güçleri karşısında düştüğü kötü durumu uzun süre sistem içinde çözümlemeye çalıştı. Ancak sorunların aslında çok daha derinde yatan nedenlerden kaynaklandığı anlaşılınca, başlangıçta Batıyı incelemeye, müteakiben batıya üstünlük sağladığı düşünülen bazı kurum ve teknolojileri almaya başladı. Batıya benzeme, Batıdan yeniliği aktarma, Batı tarzı ordu kurma, asker yetiştirme çabası olarak başlayan Batılılaşma düşüncesi, Fransız İhtilali’nin yaydığı yeni özgürlükçü düşüncelerin etkisiyle giderek sosyal, bilimsel ve ekonomik içerikten yoksun bir şekilde yayıldı. Devlet düzeyinde gerektikçe ıslahat yapmak şeklinde uygulanan batıcılık daha çok siyasi bir yapı olan devletin kurtarılmasını amaçladı. Ancak yapılanlar çoğu kez esastan uzak, biçimsel ve taklitçi bir batıcılık anlayışı ile yapıldığı için yetersiz kaldı.

 

Cumhuriyet’e kadar olan dönemde batılılaşma çabaları yeterli sosyal, bilimsel ve ekonomik içerikten yoksun olarak sürdürüldüğü için istenilen sonuca ulaşılamadı. Gerçekte batılılaşmanın bir tercih sorunu olmaktan çok, dünyada tek olan uygarlığın dışında kalıp kalmama sorunu olduğu anlaşılamadı. Dolayısıyla, çözüm onu reddetmek değil, onu asıl yörüngesine oturtabilmek, doğru olarak uygulayabilmekti. Kaldı ki Avrupa uygarlığı sadece eski Yunan ve Roma uygarlıklarının üzerinde değil, insanlığın yarattığı tüm eski uygarlıkların üzerinde yükselen bir uygarlıktı. Çağdaşlaşmanın başta zihniyet değişikliği olmak üzere geniş kapsamlı bir değişim ve gelişme sorunu olduğunun bilincine varılması, Atatürk’ün önderliğinde Türk İnkılabını yarattı.

 

Atatürk dönemi Türk dış politikasının hedefi; milli egemenliğe dayanan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletini, medeni dünyada layık olduğu seviyeye yükseltmek ve milletin huzur, güven ve refahını sağlamaktır.

 

Atatürk’ün bu hedeflere ulaşmak için 1919-1939 yılları arasında uygulamaya koyduğu politikalar incelendiğinde, aşağıdaki dış politika prensiplerini dikkate aldığı görülmektedir.

 

• Akılcılık

  •           Akıl, Mantık ve Bilim
  •           Öngörü
  •           Strateji ve Planlama

• Gerçekçilik

• Eşitlik

• Esneklik

• Uluslararası İşbirliği

  •           Diyalog ve Görüşmeler
  •           Çok Boyutluluk ve Dengecilik
  •           Kendi Gücüne Dayanma, Gerektiğinde İttifaklara Girme
  •           Düşmanlıkta ve Dostlukta Aşırılıktan Kaçınma

• Proaktif Bir Dış Politika

• Yurtta Barış Dünyada Barış

• Uluslararası Hukuka Saygı

  •           Devletlerin Bağımsızlıklarına
  •           Saygı Mazlum Milletlerin Sorunlarına İlgi
  •           Hak ve Kuvvet Dengesi

• Tutarlılık ve Güvenilirlik

 

Atatürk’ün dış politika stratejisi günümüzde hala geçerli midir? Çağın ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? Bu hedef ve prensipler değişmez katı kurallar mıdır? Sorunsalına verilecek cevapların kaynağı belirlenmiş olan hedef ve prensiplerdir. Çünkü tarihimizde ilk defa dış politika uygulamalarına sistem yaklaşımı getiren lider Atatürk’tür. Atatürk dış politika uygulamalarının hepsinde, iç ve dış politika ortamını değerlendirmiş, belirlenen prensiplere ve değişen koşullara uyum sağlayacak uygulamalar gerçekleştirmiştir. Bu husus, onun devrimci karakterine, değişime ve gelişmeye açık kişiliğine uygun olarak esneklik prensibi içinde yer almaktadır. Dolayısıyla,

 

Atatürk’ün dış politika anlayışı değişen koşullara ve çağın gereklerine süratle uyum sağlayan esnek ve dinamik prensiplerden oluşmaktadır.

 

Sonuç olarak; Atatürk’ün dış politika stratejisinin hedefi, milli egemenlikten güç alarak tam bağımsızlığı sağlayan, çağdaş dünyanın değerlerini benimseyerek Türk kültürünü bilimsel metotlarla geliştiren, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletini çağdaş dünyada layık olduğu seviyeye yükselten, milletin huzur, güven ve refahını artıran bir hedeftir. Bu hedef akılcı ve gerçekçidir. Eşitlik çerçevesinde uluslararası işbirliğine açıktır. Proaktif politikaların üretilmesine imkan sağlayan, yurtta ve dünyada barışın yerleşmesine katkıda bulunan, uluslararası hukuka saygılı, tutarlı ve güvenilir bir hedeftir. Günümüzün dış politika ortamı ile birlikte Türkiye’nin milli gücü, tarihi ve kültürel paradigması, jeopolitik durumu, uluslararası konjonktür ve zaman dikkate alındığında Atatürk’ün dış politika stratejisi, hedef ve prensipleri günümüzde de Türk Milletine güvenli ve umut dolu bir gelecek sunmaktadır.

Back to Top