Uluslararası Ekonomi Politik

Prof. Dr. Atilla SANDIKLI
27 Haziran 2008
A- A A+

Uluslararası Ekonomi Politiğin Ana Çerçevesi

Modern uluslararası ekonominin başlıca özelliği çokuluslu üretim, ülkelerarası finansal akımlar ve uluslararası ticaret

hacminin çok büyük boyutlara ulaşmasıdır.

Günümüzde gerçekleşen ekonomik işlemlerin anlamı ve önemi konusunda bireyler, sınıflar ve diğer toplumsal gruplar ve devletler arasında mevcut olan görüş ayrılıkları modern uluslararası ekonomide siyasi anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Giderek derinleşen ekonomik bütünleşme ve bunun doğurduğu refah artışı ile ulusal özerklik ve politik kontrolü elde tutma arzusu arasındaki çelişki global ekonominin başlıca sorunsalını oluşturmaktadır. Bu nedenle uluslararası ekonomik süreçlerin politik temellerini araştıran uluslararası ekonomi politik büyük önem kazanmaktadır.

Uluslararası ekonomi politik konusunda yapılan analizlerde birbirinden farklı çok sayıda faktörün karşılıklı etkileşiminin dikkate alınması gerekmektedir. Bu faktörlerin iki grupta ele alınması, söz konusu etkileşimin daha kolay anlaşılmasını sağlamaktadır. Uluslararası ekonomik ilişkilerin politik içeriği ile ilgilenen disiplinin karakteristik özelliklerinden birisi olan teorik farklılıklar büyük ölçüde bu sınıflandırma ile ilişkilidir. Bu farklılıklar başlıca iki noktada ortaya çıkmaktadır: ulusal ve uluslararası ekonomi politik arasındaki ilişki; sosyal güçlerle devlet arasındaki ilişki.

Günümüzün karmaşık dünyasında hem ulusal hem de küresel güçlerin önemli olduğu bütün araştırmacılar tarafından kabul edilmekte ise de, hangi grup güçlerin öncelikli öneme sahip olduğu konusunda fikir birliği oluşmamıştır. Bazı araştırmacılar uluslararası güçlerin ulusal çıkarları büyük ölçüde etkilediğini belirtirken, diğerleri ulusal meselelerin küresel konuları arka plana ittiğini vurgulamaktadırlar.

Uluslararası ekonomi politik açısından, örneğin, ABD’nin ticaret politikalarının, Japonya’nın finansal hedeflerinin veya Güney Kore’nin kalkınma stratejilerinin büyük önem taşıdığı düşüncesine kimsenin itiraz etmeyeceği belirtilebilir. Ancak belli bir ulusun veya genel anlamda ulus devletlerin dış ekonomi politikalarının kaynaklarının nasıl izah edilmesi gerektiği konusunda görüş ayrılıkları mevcuttur. Bazı bilim adamlarına göre, ulusların dış ekonomi politikaları küresel faktörlerin etkisiyle şekillenmektedir. Ulusal politikaların şekillenmesi sürecinde en güçlü devletlerin bile manevra alanı uluslararası sistemin doğasında var olan kendine özgü faktörler tarafından sınırlandırılmaktadır. Karşıt görüşü savunan uzmanlara göre ise, dış ekonomi politikaları aslında her bir ülkenin dâhilinde cereyan eden siyasi ve ekonomik süreçlerin doğal bir sonucu veya devamı niteliğindedir. Bu yaklaşıma göre uluslararası sistem, kendilerine özgü siyasi ve ekonomik koşullara sahip olan ulus devletlerin oluşturduğu bir kümedir.

Ulusal-uluslararası ayrımı uluslararası ekonomi politik çerçevesinde yapılan birçok tartışmanın başlıca odak noktasıdır. Örneğin, üçüncü dünya ülkelerinin fakirliğinin, küresel ekonomik düzendeki dengesizliklerden kaynaklandığı görüşünün yanı sıra, bu sorunun gelişmekte olan ülkelerde söz konusu olan yanlış ve yetersiz politik ve ekonomik uygulamaların sonucu olduğu düşüncesi de öne sürülmektedir. Benzer şekilde, birçok araştırmacı çokuluslu şirketleri büyük güce sahip, bağımsız küresel yapılanmalar olarak görürken, diğerleri bu şirketleri, ait oldukları ülkenin ulusal sisteminin bir parçası olarak kabul etmektedirler. Ayrıca, bazı bilim adamları ülkeler arasındaki jeopolitik ilişkilerin, temelini bu ülkelerdeki sosyal düzenden alan gelişmeler üzerinde belirleyici etkiye sahip olduğunu öne sürmektedirler.

Araştırmacıların uluslararası ekonomi politik alanındaki trendleri değerlendirirken farklı yaklaşımlar öne sürdüğü ikinci önemli konu politikacılar ve politik kurumlarla özel sosyal aktörlerin nisbi önemiyle ilgilidir. Devletle toplum arasındaki karşılıklı ilişkiler uluslararası ekonomi politik çerçevesinde farklı tartışmalara neden olan diğer çizgiyi oluşturmaktadır. Dünya ekonomisinin politik boyutunun öğrenilmesi sırasında bağımsız hükümet kurumları ve bunların uygulamaları ile politikaların şekillenmesi sürecinde söz konusu olan çeşitli sosyal baskılar arasındaki nisbi önem derecesine ilişkin sorular sürekli ön plana çıkmaktadır.

Diğer siyasi bilimler gibi, uluslararası ekonomi politiğin de ilgi odağında devletin rolü meselesi bulunmaktadır. Dış ekonomi politikalarının ilgili politika yapıcıları tarafından hayata geçirildiği kuşkusuzdur. Fakat dış ekonomi politikalarının şekillenmesinde belirleyici olan iç ve dış faktörlerin göreceli önemi nasıl araştırmacılar arasında tartışma konusu ise, politika yapıcıların kendi mantıksal değerlendirmelerine dayanarak mı hareket ettiği, yoksa ülkelerindeki farklı sosyoekonomik baskı grupları veya sınıfların görüş ve beklentilerini mi yansıttığı meselesi de ciddi görüş ayrılıklarına neden olmaktadır. Bir görüşe göre, devlet toplumsal süreçlerden kaynaklanan siyasi, ekonomik ve sosyal baskılardan göreceli olarak bağımsız veya otonom niteliğe sahiptir. Devlet toplumu şekillendirmekte, dış ekonomi politikaları da bu kapsamlı şekillendirme sürecinin bir parçası olmaktadır.

Karşıt görüşe göre ise politika yapıcılar temel toplumsal hak ve taleplerin ileticisi fonksiyonunu üstlenme görevinden daha fazlasını yapmamaktadırlar. Politik sistem en iyi halde bu taleplerin belli bir düzene sokulmasını sağlayabilir, devlet ise aslında sosyoekonomik ve politik çıkarların hayata geçirilme aracıdır. Dış ekonomi politikaları da, tıpkı diğer devlet faaliyetleri gibi, toplumsal taleplere cevap olarak değişim göstermekte ve diğer görüşün aksine olarak, toplum devleti şekillendirmektedir.

Uluslararası Ekonomi Politik Alanındaki Perspektifler

Uluslararası ekonomi politikte devletin rolüne ilişkin yukarıda üzerinde durulan görüşler bir arada değerlendirildiği zaman uluslararası ekonomi politiğin 4 farklı perspektifi öne çıkmaktadır. Uluslararası politik yaklaşım, küresel jeostratejik ve diplomatik ortamda faaliyet gösteren devletlerin faaliyet alanını kısıtlayan faktörler üzerinde durmaktadır. Bu yaklaşım, daha mantıklı ve arzu edilen bir şey olan işbirliğinin kolay sağlanamadığı bir dünya düzeninin doğasında var olan çatışma ve sorunlara odaklanmaktadır.

Uluslararası ekonomik yaklaşım da dış kaynaklı kısıtlamaların ulus devletler açısından önemine dikkat çekmekte, fakat küresel sosyoekonomik faktörlerin politik faktörlere göre daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Başka deyişle, teknoloji, telekomünikasyon, finans ve üretim alanlarındaki uluslararası gelişmeler ulusal hükümetlerin politikalarının şekillendiği ortamı etkilemektedir. Ulusal yaklaşımlarda ise uluslararası ekonomi politiği değerlendirirken ülke içindeki etkenlerden hareket edilmektedir.

Ulusal kurumsal yaklaşım, tıpkı uluslararası yaklaşımda olduğu gibi, devletler üzerine odaklanmakta, fakat devlet kurumları ve devletin rolünün uluslararası sisteme kıyasla ulusal sistem içinde daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Zaman zaman sadece kurumsalcılık olarak da adlandırılan bu yaklaşım gerek uluslararası sistem, gerekse de ulusal toplum kaynaklı kısıtlamaların etkisini göz ardı etme eğilimindedir. Politik kurumlar ve bu kurumlar bünyesinde faaliyet gösteren ulusal politika yapıcıları ülkelerin öncelikli hedeflerinin belirlenmesi ve bu hedeflere ulaşılması sürecinde başlıca rol oynamaktadırlar. Kurumsalcılık çerçevesinde ortaya çıkmış bazı akımlar devletin toplumsal aktörlerden bağımsız olduğunu vurgularken, diğerleri devlet otoritesinin toplumsal güçleri nasıl değiştirebileceği ve bu güçler arasındaki uzlaşıyı hangi yollarla sağlaması gerektiği konusunu öne çıkarmaktadırlar.

Ülke içi toplumsal perspektif de ülke içi kurumsalcılık gibi, ulusal sınırlar dahilindeki gelişmelere önem vermekte, fakat ekonomik ve sosyopolitik aktörlerin politik liderlerden daha etkili olduğunu vurgulamaktadır. Toplumsal bakış açısı olarak da bilinen bu yaklaşım uluslararası nitelikli kısıtlamaların rolünün asgari düzeyde olduğunu belirtirken, iç kaynaklı sosyoekonomik baskıları ön plana çıkarmaktadır. Başka sözle, ulusal politikaların temel belirleyicisi politika yapıcıların bağımsız davranışları değil, bireyler, firmalar ve sosyal grupların istek ve ihtiyaçlarıdır.

Bahis konusu olan ve ilk bakışta basit görünen kavramlar aslında günümüzdeki teorik yaklaşımların karmaşıklığını ve bu kavramlar arasındaki farklılıkların detaylarda saklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hemen hemen tüm araştırmacılar dış ekonomi politikalarının gerek iç gerekse de dış kaynaklı etkenler tarafından sınırlandırıldığı görüşünde birleşmektedirler. Bu faktörlerin etki derecesi ilgili konuya, zamana ve ülkeye göre değişiklik arz etmektedir. Örneğin, güvenlikle ilgili sorunları olan küçük ve zayıf ülkeler kuvvetli ve güvenlik tehdidinden uzak ülkelere göre uluslararası jeopolitik sorunlardan daha çok etkilenmektedirler. Aynen bunun gibi, sosyal veya kurumsal nitelikli iç sorunlar önemli toplumsal ve siyasi huzursuzlukların yaşandığı dönemlerde kendini daha çok göstermekte ve etki derecesi kuvvetli olmaktadır.

Bununla birlikte, uluslararası ekonomi politik alanında çalışan araştırmacıların konuyla ilgili yorum ve değerlendirmelerinde farklılıklar vardır. Görüş ayrılıkları daha çok politikaları şekillendiren temel faktörlerin göreceli ağırlığıyla ilgilidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bazı bilim adamları sosyal aktörlere öncelik verirken, diğerleri devletin rolüne vurgu yapmaktadırlar. İç ve dış faktörlerin önceliği konusunda da görüş ayrılıkları mevcuttur. Bu perspektifler global ekonomi politik alanındaki genel veya spesifik nitelikli konularla ilgili yapılan değerlendirmelerde önemli farklılıklara neden olmaktadır.

Uluslararası Ekonomi Politikte Alternatif Yaklaşımlar

Yukarıda bahsedilen perspektiflere ek olarak, bazı bilim adamları uluslararası ekonomi politik konularını farklı açıdan ele almayı tercih etmektedirler. Bu çerçevede başlıca üç yaklaşımdan bahsedilebilir: Liberalizm, Marksizm ve Realizm.

Liberal bakış açısı piyasaların ve politikanın, katılımcıların kendi iradeleriyle değişim işlemlerini gerçekleştirdikleri ve herkesin yararına uygun davranabildiği ortamlar olduğunu vurgulamaktadır. Uluslararası ekonomi düzeyinde ise liberaller, tıpkı devlet içinde olduğu gibi, devletler arasında da çıkar uyumunun olduğunu savunmaktadırlar. Karşılıklı çıkarlar temelinde mal ve hizmetlerin ülkeler arasında serbest dolaşımından bütün ülkeler kazançlı çıkacaktır. Eğer uluslararası ticaret tam anlamıyla serbest olursa, bütün ülkeler bundan maksimum fayda sağlayacak ve ekonomik faktör, savaşlar ve diğer uluslararası çatışmaların sebebi olmaktan çıkacaktır. Liberaller hükümetlerin uluslararası ekonomiyi de, ulusal ekonomileri yönettikleri gibi yönetebileceklerine inanmaktadırlar. Hükümetler çoğu zaman “uluslararası rejimler” olarak nitelendirilen kurallar sistemi oluşturmakla, çeşitli ulusal paralar arasındaki değişim işlemlerini kontrol etme ve herhangi bir ülkenin veya ülke dâhilindeki grubun haksız uluslararası rekabetten zarar görmesini engelleme imkânına sahiptirler.

Marksizm düşüncesi XIX. yüzyılda yaşamış ve kapitalizmle onun savunucusu olan liberalleri çok sert şekilde eleştiren Karl Marks’ın çalışmalarına dayanmaktadır. Marksistlere göre, toplumsal sınıflar ekonomi politiğin başlıca aktörleridir. Bu çerçevede toplum ekonomik koşullara göre tanımlanan başlıca iki gruba veya sınıfa ayrılmaktadır: üretim araçlarının sahibi olan sermaye sınıfı ve işçilerin temsil ettiği emekçi sınıf. Sınıfların kendi ekonomik çıkarlarına uygun şekilde davrandığını varsayan Marksistlere göre, bu davranışlar tüm toplumun değil, belli bir sınıfın refahını artıracaktır. Başka deyişle, kapitalist ekonominin temelinde emeğin sermaye tarafından sömürülmesi yatmakta ve kapitalizmin doğası gereği, emekçi sınıfı çabalarının karşılığını tam olarak alamamaktadır. Bireyler arasındaki mübadelenin tüm toplumun refahını artıracağı iddiası Marks tarafından reddedilmekteydi. Dolayısıyla, kapitalizmin doğasında var olan uyuşmazlık bu sistemin sonunu getirmelidir ve getirecektir, zira kapitalizm yıkılacak ve yerine sosyalizm egemen olacaktır.

Bugün uluslararası ekonomi politik ile ilgilenen Marksistler başlıca iki konu üzerinde durmaktadırlar: sermayenin giderek uluslararasılaştığı bir dünyada emeğin geleceği ve üçüncü dünya ülkelerindeki fakirlik ve geri kalmışlık.

Çokuluslu şirketlerin giderek güçlenmesi ve küresel çapta entegre olan finansal piyasaların hızla gelişmesi Marksistler tarafından emeğin ekonomik ve politik etkinliğini azaltan faktörler olarak değerlendirilmektedir. Eğer belli bir ülkede işçiler daha yüksek ücret, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin iyileştirilmesi talebinde bulunsalar, kapitalistler üretimlerini kendileri için daha elverişli şartların bulunduğu ülkelere taşıyacaklardır. Bu yüzden Marksistlerin çoğu, emeğin, refahın daha adil dağılımı için sermaye sınıfı ile giriştiği mücadelede önemli ölçüde zayıflamasından endişe etmektedirler.

Bazı Marksistlere göre, ülke dâhilindeki yönetici sınıflar kendi çıkarlarının peşinde oldukları için ulusal ekonomik gelişme hedefi arka planda kalmakta ve böylece ekonomik kalkınma yönetici sınıflar tarafından engellenmektedir. “Bağımlılık” veya “sömürge” teorisyenleri olarak bilinen Marksistler sınıf yaklaşımını uluslararası ekonomi düzeyine taşımaktadırlar. Bu görüşe göre global sistem iki kısımdan oluşmaktadır: refah bölgesi (“merkez” veya Birinci Dünya) ve fakirlik ve zulüm bölgesi (çevre ülkeler – “periphery” veya Üçüncü Dünya). Uluslararası kapitalizm çevreyi sömürmekte ve merkez bundan kârlı çıkmaktadır. Ülke dâhilinde kapitalistlerin işçileri sömürdüğü düzen uluslararası çapta tekrar söz konusu olmaktadır. Bu yaklaşımın savunucuları sömürü mekanizmasının (uluslararası finans piyasaları veya kurumları, çokuluslu şirketler, uluslararası ticaret vs.) tabiatının araştırılması ve çevre ülkelerin kalkınması sürecine ivme kazandırmak için uygun stratejilerin geliştirilmesi konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Entelektüel temeli Thucydides’in (Tukidid) M.Ö. 400 senesinde yaptığı çalışmalara dayanan realist yaklaşım Niccolo Machiavelli, Tomas Hobbes ve Merkantilist düşünürler Jean- Baptist Colbert ve Friedrich List’in çalışmalarından da önemli ölçüde esinlenmiştir. Realistlere göre, ulus devletler güç peşinde koşmakta ve ekonomiyi de bu amaca göre şekillendirmektedirler. Ayrıca, uluslararası ekonomi politiğin başlıca aktörleri de ulus devletlerdir. Realistlere göre, uluslararası sistem içinde anarşi hakimdir. Ulus devletleri bağımsız yapan koşullar üzerindeki tek belirleyici etken ise bu devletlerin davranışları olup, herhangi başka bir otorite bu konuda rol oynamamaktadır. Ulus devletlerden daha yüksek otorite olmadığına göre, tüm aktörler onlara tabi olmak zorundadır. Başka deyişle, liberaller “birey”, Marksistler “sınıf” kavramına belirleyici rol tanırken, realistler “ulus devletler”i ön plana çıkarmaktadırlar.

Güç faktörüne vurgu yapılması Realist yaklaşımın uluslararası ekonomi politik yorumunun kendine has tarafıdır. Ekonomik faktörlerin çoğu durumda güç faktörünü tamamlayıcı niteliğe sahip olabildiği belirtilirken, gücün ekonomik faktör üzerinde etkili ve buna göre daha önemli olduğu öne sürülmektedir. Realistler ulus devletlerin rakiplerini zayıflatmak ve kendilerini askeri veya diplomatik alanlarda güçlendirmek için ekonomik çıkarlarından taviz verebildikleri savını hesaba katmaktadırlar. Bu yüzden ticari korumacılık politikası, genel anlamda ülkenin elde ettiği gelirlerin azalmasına sebep olabilse de, ulusal politik gücün artırılmasına hizmet ettiği gerekçesiyle benimsenebilir.

Realist ekonomi politik, temelde uluslararası güç dengelerindeki değişimin uluslararası ekonomiyi nasıl etkilediği konusu üzerinde durmaktadır. Bu açıdan en çok bilinen yaklaşım hegemonik istikrar teorisidir (theory of hegemonic stability). Teori, sistemin istikrarını sağlama ve düzen tesis etme kapasitesine sahip tek bir hakim veya hegemon gücün olması durumunda, açık uluslararası ekonominin mevcutluğunun en uygun seçenek olduğunu öne sürmektedir. Ulus devletlerin güç peşinde olmaları uluslararası ekonomiyi şekillendiren temel faktördür.

Uluslararası ekonomi politik kapsamındaki konuların yukarıda bahsedilen üç farklı yaklaşım çerçevesinde ele alınması birçok açıdan kolaylık sağlamaktadır. Özellikle de ekonomik etkinlik, sınıf mücadelesi ve jeostratejik faktörler gibi konuların önemine ilişkin farklı değerlendirmeler sunması açısından söz konusu görüş ayrılıkları önem taşımaktadır. Fakat üç yaklaşımı birbirinden ayıran çizgiler o kadar da net değil. Örneğin, bazı Marksistler devletler arasındaki çatışmalar konusuna odaklanan Realist görüşle mutabık iken, diğerleri liberallerin ekonomiye verdikleri önemi paylaşmaktadırlar. Aynen bunun gibi, birçok liberal, realistlerin önem verdiği konulardan olan devletler arasındaki karşılıklı stratejik etkileşimi veya Marksistlerin üzerinde durduğu sınıf mücadelesini araştırmak için neoklasik analiz yöntemlerine başvurmaktadırlar.

Uluslararası Ekonomi Politik Sistemin Dünü ve Bugünü

II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyada geçerli olan iki kutuplu sistem uluslararası ekonomi politiğin de çerçevesini belirlemiştir. Bir tarafta SSCB önderliğinde sosyalist blok ve bunun ekonomik işbirliği örgütü olan COMECON kurulurken, kapitalist sistemin ekonomi politiği savaştan sonra geçen 25 – 30 yıl boyunca ABD’nin liderliği temelinde şekillenmiştir. Bu modelin uluslararası ekonomi politiğe etkisi günümüzde de devam etmektedir. Uluslararası ekonomik alanda etkili olan IMF, GATT-WTO ve Dünya Bankası gibi kurumların çoğu zaman ABD’nin inisiyatifinde kurulduğu ve bu ülkenin koruyucu şemsiyesi altında faaliyet gösterdiği söylenebilir. Dünya ekonomisi, büyük kısmı ABD kökenli olan çokuluslu şirket ve bankaların faaliyetinden büyük ölçüde etkilenmektedir.

Dünya ekonomisinin yeniden şekillenmesi yönündeki Amerikan politikalarının başlangıcı 1930’lu yıllara dek uzanmaktadır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, ekonomi politikalarında genişlemeci yaklaşımlardan uzaklaşarak, bir bakıma kendi kabuğuna çekildi. Büyük Depresyon ABD ekonomisini vurduğu zaman bu ülkenin politikalarına yön verenler ulusal ekonomiyi istikrara kavuşturmak için aldıkları önlemlerde uluslararası işbirliği konusunu büyük ölçüde ihmal etmişlerdi. Franklin Roosevelt yönetiminin de durumu iyileştirmek için içe dönük politikalar yürütmesine rağmen, 1934 yılına doğru geleneksel izolasyonu kaldırmaya yönelik yeni girişimlerin işaretleri görülmeye başlandı. O dönemde Devlet Sekreteri görevinde bulunan ve serbest ticaretin ateşli bir savunucusu olan Cordell Hull 1934 yılında Kongre’yi ikna ederek, Karşılıklı Ticaret Anlaşmaları Yasası’nın (Reciprocal Trade Agreements Act – RTAA) onaylanmasını sağladı. Bu yasa diğer ülkelerle tarife indirimleri konusunu görüşmek için hükümete yetki vermekteydi. Ticaretin serbestleşmesi ve uluslararası ekonomik işbirliği yönünde atılan bu önemli adım, Avrupa’da savaş tehdidinin belirmesinden sonra ABD’nin İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmasıyla daha da derinleşti.

Yeni uluslararası düzenin şekillenmesine yönelik bu önlemler daha II. Dünya Savaşı sona ermeden sonuç vermeye başladı. 1944 yılında müttefik devletlerin katılımıyla imzalanan Bretton Woods anlaşması, savaş sonrası dönemde ABD liderliğinde şekillenecek olan yeni dünya düzeninin temelini oluşturan uluslararası ekonomik örgütlerin kurulması sürecini başlattı. Savaş sırasında söz konusu olan ABD-Sovyet işbirliğinin sona ermesiyle, sosyalist olmayan ülkeleri içine alan yeni uluslararası ekonomik düzen ortaya çıktı. Bu düzenin temelinde Bretton Woods sisteminin özünü oluşturan üç konu bulunmaktaydı: IMF’nin himayesinde uluslararası parasal işbirliği, GATT çerçevesinde yürütülen dünya ticaretinin serbestleşmesi girişimleri ve Dünya Bankası önderliğinde gelişmekte olan ülkelere yapılan yatırımlar. Bahsedilen alanlardaki faaliyetler büyük ölçüde ABD tarafından dizayn edilmiş olup, bu ülkenin desteğiyle hayata geçirilmekteydi.

Savaş sonrası dönemde gelişen kapitalist dünyası birçok açıdan ABD’nin dış politikalarını yansıtmaktaydı. ABD’nin başlıca kaygılarından birisi anti-Sovyet birliğin kurulmasıydı. Bu konudaki hedeflere ulaşmak için ABD, Marshall Planı kapsamında Avrupa ülkelerine büyük yardımda bulundu ve Batı Avrupa’da Ortak Pazar çerçevesinde yürütülen işbirliği hareketlerini teşvik etmeye başladı. Aynı zamanda, ABD dış ticarette uyguladığı kısıtlamaları ciddi ölçüde kaldırdı ve ABD şirketlerinin diğer ülkelerdeki yatırımları hızla arttı. Elbette, ABD’nin bu sırada kendi çıkarlarını göz ardı ettiği de düşünülmemelidir, zira Avrupa’nın toparlanması, ticari serbestleşme ve uluslararası yatırımlardaki hızlı artış ABD ekonomisine de olumlu yansımakta ve bu ülke söz konusu gelişmelerden büyük kazanımlar elde etmekteydi.

Hangi amaç güdülürse güdülsün, ABD’nin politikalarının uluslararası ekonomi politiğe etkileri tartışılmayacak kadar önemlidir. Ticari serbestleşme dev ABD pazarının yabancı üreticilere açılmasını sağlamış, bu ülke şirketlerinin denizaşırı yatırımları hem Avrupa, hem de gelişmekte olan ülkelerin sermaye, teknoloji ve bilgi açısından yaşadıkları sıkıntıların aşılmasında büyük rol oynamıştır. Doğrudan veya Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilen ABD hükümet yardımları diğer ülkelerde ekonomik büyümenin finansmanına katkıda bulunmuştur. Ayrıca, ABD’nin sağladığı askeri savunma şemsiyesi Japonya, Avrupa ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelerin güvenlik konusunda ABD’ye bel bağlamalarına ve kendi iç kaynaklarını ekonomik büyümenin sağlanması amacıyla kullanmalarına olanak vermiştir.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, sosyalist olmayan ülkelerin ABD pazarına girme imkanı elde etmeleri ve ABD şirketlerinin bu ülkelerde gerçekleştirdiği yatırımlar sayesinde sadece ABD şirketlerinin kârlarının arttığı ve bu ülkenin kalkınma sürecinin ivme kazandığı görüşü eksik kalacaktır. Bu açıdan, ABD’nin dış ekonomi politikalarının dünya ekonomisinin büyümesini sağlayan önemli faktör olduğu söylenebilir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra geçen 25 yıllık dönemde kapitalist dünyanın yaşadığı büyük çaplı ekonomik kalkınma ve büyüme sürecinin, ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri desteği sayesinde sağlanan uluslararası işbirliği çerçevesinde gerçekleştiği fikri bu açıdan geniş kabul görmektedir.

Pax Britannica olarak bilinen ve Britanya’nın uluslararası ekonomik sistemdeki liderliği ile özdeşleşen 1820 yılından I. Dünya Savaşı’na dek olan döneme büyük ölçüde benzediği için söz konusu 25 yıllık dönem Pax Americana şeklinde adlandırılmaktadır. Her iki durumda da siyasi ve ekonomik anlamda istikrar ve barış üstün durumdaki iki dünya gücünün liderliğinde mümkün olmuştur. Yine de iki dönem arasında önemli farklılıklar vardır.

1970’li yılların başlarına doğru savaş sonrası sistemde sorunlar belirmeye başlamıştır. 1971-1975 yılları arasındaki dönemde altın-dolar standardına dayalı uluslararası para sistemi ortadan kalkmış ve yerini serbest dalgalanan kur sistemine bırakmıştır. Bu sistemde dolar eskisi gibi merkezi konumda değildi, fakat yine de kuvvetliydi. Diğer taraftan, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’nın rekabet gücü düşük olan endüstrileri tarafından ticari korumacılık yönündeki baskılar artmaya başlamıştır. Dünya ticaretinde gümrük tarifeleri düşük seviyede kalsa da, çeşitli tarife dışı engellerin uygulanması giderek yaygınlaşmıştır. Politik alanda ise Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki ilişkilerin yumuşamaya başlaması sonucu Batı Avrupa ve Japonya için ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesi eski önemini kaybetmeye başlamıştır. Azgelişmiş ülkelerde ise Kuzey-Güney çatışmasının Doğu-Batı gerginliğine göre daha çok önem kazandığı görüşü ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, 1970’li yıllarda ABD’nin ekonomik gücünün düşüşe geçmesi, Bretton Woods kurumlarının zayıflaması ve Soğuk Savaş buzlarının erimeye başlamasıyla Pax Americana dönemi sona ermiştir.

Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde değişimin hızlanması ve 1980’li yılların sonu-1990’ların başında Sovyet bloğunun çözülmeye başlaması süreci SSCB’nin dağılmasıyla neticelenmiştir. Elbette, Soğuk Savaş’ın sona ermesi uluslararası uyuşmazlık ve çatışmaların bittiği anlamına gelmemekle birlikte, o zamana dek global politikada başlıca gündem konusu olan Doğu-Batı çatışmasının bitmesi demekti. Eskiden merkezi planlamayla yönetilen ekonomiye sahip bazı ülkeler, özellikle de Orta Avrupa ülkeleri, çok zengin olmasalar da gelişmiş ülkeler seviyesine yükselmeyi başarmışlardır. Fakirlik ve özelleştirme alanındaki sorunlarla uğraşan diğerlerinin geldiği nokta ise gelişmekte olan ülkelerle daha çok benzerlik arz etmektedir.

Üçüncü dünya ülkelerine has olan birçok problemle boğuşan Rusya, sahip olduğu askeri güç ve geniş yüzölçümü ile farklı bir konumda bulunmaktadır. Son dönemlerde ise ekonomik kalkınmanın sağlanmasına yönelik önlemler ve uygun uluslararası konjonktür, özellikle de enerji kaynakları fiyatlarının yükselmesi Rusya ekonomisinin önemli ölçüde toparlanmasını sağlamıştır.

Günümüzün hızla değişen dünyasında ABD, uluslararası ekonomi politik sahnesinde en önemli aktör olmaya devam etmektedir. Fakat bu ülkenin hâkim konumda bulunduğunu söylemek gerçeklerden biraz uzak olacaktır. Amerikan hegemonyası döneminin ardından Batı Avrupa, Japonya ve ABD’nin üç önemli güç olduğu çok taraflı düzen şekillenmiştir. Bu ülkeler 1970’li yılların petrol şoku, 1980’lerin başında ortaya çıkan borç krizi, 1989 yılından sonra eski planlı ekonomilerin piyasa ekonomisine geçmesi, 1990’lı yıllardaki ve 2000’li yılların başındaki finansal krizler gibi önemli olayları hep birlikte atlatmışlardır. Tahmin edilenden daha başarılı olmasına rağmen, çok taraflı liderlik ve liberal uluslararası düzenin kırılgan olduğu söylenebilir. Çıkar çatışmaları ve ekonomik krizler dinmiş gibi görünse de, bu sıkıntıların her an baş gösterebileceği bir dünyada yaşadığımız unutulmamalıdır. Özellikle Çin’in ve Hindistan’ın dünya ekonomisine etkileri yeni ve farklı ekonomik sorunlara yol açabilecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top