Sıfır Noktası'nda ABD'nin İç Hesaplaşması

A- A A+

New York Anıt Koruma Komisyonu’nun 11 Eylül saldırılarının gerçekleştiği Sıfır Noktası’ndan yaklaşık 800 metre uzaklıkta bir İslam Kültür Merkezi inşa edilmesine oybirliği ile onay vermesi Amerika’nın gündemine bomba gibi düştü. Cordoba Evi olarak da anılan 100 milyon dolarlık bu projede tiyatro, oditoryum, sanat atölyeleri, yüzme havuzu ve aşçılık okulu gibi birimlerin yanısıra bir caminin de kurulması öngörülüyor.

 

New York’ta 27 yıldır imamlık yapan Faysal Abdül Rauf ve eşi ile emlak yatırımcısı Şerif el-Cemal’in Mayıs ayından beri süregelen çabalarıyla, Chicago’daki YMCA (Young Men's Christian Association/Genç Hristiyan Erkekler Birliği) veya Manhattan’daki Yahudi Toplum Merkezi (Jewish Community Center) modelinde bir diğer merkez hayata geçecek.

 

Gelişmelerle birlikte Amerika proje karşıtları ve destekçileri olarak ikiye bölündü. CNN tarafından yapılan bir ankete göre Amerikan halkının %70’i, 11 Eylül saldırılarını düzenleyenlerin Müslüman olmalarıyla alakalı olarak Sıfır Noktası civarında özellikle bir caminin kurulmasına karşı. New York sakinleri arasında yapılan bir diğer ankete göre her 10 kişiden 6’sı bu hassas bölgenin yakınında bir cami istememekte. Cami karşıtlarının temel argümanı, inşaatın 11 Eylül kurbanlarının anısına hakaret olduğu şeklindeyken, cami yanlıları ise merkezin sadece ibadethaneden oluşmayacağı ve inançlararası etkileşim, diyalog ve hoşgörünün gelişmesi için çalışacağını vurgulamakta.

 

Tutumlar belliyse de, safları net olarak görebilmek mümkün değil. Yaklaşan Kongre seçimleriyle birlikte olayı bir kampanya malzemesi haline getirmek isteyen Cumhuriyetçiler, eski Alaska Valisi ve 2008 yılı başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti başkan yardımcısı adayı olan Sarah Palin ile eski Temsilciler Meclisi sözcüsü Newt Gingrich gibi kanaat liderlerini sözcü kabul etmiştir. Ancak aynı partiye mensup New Jersey Valisi Chris Christie ile, 2007’de partiden ayrılıp Bağımsız safa geçen New York City Belediye Başkanı Michael R. Bloomberg farklı düşünmektedir. Bloomberg, Özgürlük Anıtı’nı arkasına alarak yaptığı duygusal konuşmada projeyi sonuna dek savunarak, ülkenin dayandığı dini özgürlüklere işaret etmiştir. Hükümetin ibadethane yerlerini belirleme gibi bir yetkisi olmadığına dikkat çeken Bloomberg, 11 Eylül saldırılarında Müslümanların da öldüğünü belirterek, yaşanan kayıpların ardından onların da  “New Yorklu” ve “Amerikalı” olarak gözyaşı döktüklerini hatırlatmıştır. Hükümet nezdindeki bölünme ise daha dikkat çekicidir. Devlet Başkanı Barack Obama’nın, nihayet 13 Ağustos’taki bir iftar yemeğinde “Müslümanların da diğer herkes gibi ibadetlerini yerine getirme hakkı olduğu”nu ifade etmesi, ancak ertesi gün yaptığı açıklamada “dünkü sözlerinin projeyi onayladığı anlamına gelmediği” şeklindeki beyanı tepki toplamıştır. Demokrat Parti içerisinde de bu konuda hizipleşme görülmektedir. Bir kısım üyeler ve adaylar tartışmalardan uzak kalmayı tercih etmekte, bir kısım da Obama’nın ilk beyanına yakın duruş sergilemektedir. Halk cephesinde en büyük tepkinin 11 Eylül saldırılarında yakınlarını kaybetmiş olanlardan geldiği düşünülebilir. Fakat bu ailelerden bazılarının olaya geniş perspektiften bakıp teröre karşı savaşın İslam’a karşı bir savaş olmadığını savunması da göze çarpmaktadır. Sivil toplum örgütleri nezdinde, kuruluş tarihi olan 1913’ten beri her türlü dini ayrımcılığa karşı çıkmış olan Yahudi insiyatifi, Karalama ile Mücadele Derneği’nin (ADL/Anti-Defamation League) proje karşıtı duruşu düşündürücüdür. Öyle ki, ünlü Foreign Affairs dergisi editörü ve başarılı dış politika uzmanı Fareed Zakaria, Temmuz ayı sonunda açıkça merkezi eleştiren ADL’yi protesto maksadıyla, 2005 yılında bu dernek tarafından kendisine layık görülen Hubert Humphrey ödülünü iade edeceğini açıklamıştır. Öte yandan, Yahudi cemaatinden bazı isimler ADL’nin duruşunun yanlış olduğunu savunmakta ve kendilerinin de dini baskılardan ötürü çektikleri acıları hatırlatarak empati çağrısında bulunmaktadır. Daha çok reformcu kanatta yankı bulan bu görüşün savunucularından, Philadelphia merkezli Şalom Merkezi hahamlarından Arthur Waskow, 30 kadar dini lider ve Musevi eylemciyle birlikte Cordoba Evi’nin yapılacağı yerde gösterilere katılmıştır. Reformcu kanat, üç yıl önce Reformcu Musevilik Birliği (Union for Reform Judaism) ve Kuzey Amerika İslami Cemiyeti’nin (Islamic Society of North America) civar cami ve sinagoglarda başlattığı “İbrahim’in Çocukları” (Children of Abraham) diyaloğunu hatırlatmakta ve benzer girişimlerin Cordoba Evi’nde sürdürülmesi için yandaş toplamaya çalışmaktadır.

 

İmam Rauf, dinlerarası diyalog meselesinde yeni bir aktör değildir. Kendisi, daha barışçıl bir toplum için uzun yıllar inançların uyumu ve hoşgörü gibi konularda dini liderler ve halktan kişilerle eşgüdümlü çalışmalar yürütmüş bir isimdir. George W. Bush döneminde, danışman Karen Hughes’un Kamu Diplomasisi Müsteşarlığı’na atanması ile birlikte, Amerika’nın yurtdışındaki Müslümanlar üzerinde bıraktığı izlenim gündemin birincil ulusal güvenlik meselesi olmuştu. Buna göre Hughes seyahatler, toplantılar ve özellikle farklı dinlerden gruplarla gerçekleştirdiği çalışmalarla yeni bir sayfa açmıştı. Bu süreçte Bush Yönetimi’nin yakından işbirliği içinde olduğu isimlerden biri İmam Rauf’tu. Yani Başkan Obama’nın Müslümanlara yönelik açılımının öncülü olan bu çabalarda Rauf’un da imzası vardı. Dolayısıyla, Cordoba Evi’ni bazı şahin Cumhuriyetçilerinin ifadesiyle, “Müslüman radikallerin zafer sembolü” olarak yorumlamak doğru değildir. Rauf ve arkadaşlarının savunduğu Sufizm temelli, insan, hoşgörü ve uzlaşı odaklı İslam anlayışı ile, cihat örgütlerinin bağlı olduğu şiddet yanlısı ve gerektiğinde “ılımlı Müslümanları” bile öldürmeyi meşrulaştıran Vahabizm arasında ciddi farklar vardır. Bunun en yakın örneği, Taliban’ın 2 Temmuz’da Pakistan’daki Sufi mabetlerinden biri olan Data Darbar’a yönelik intihar saldırılarıdır. Bir başka deyişle, İmam Rauf’un girişimine destek vermemek, aslında Taliban ve El-Kaide’nin işlerini kolaylaştırmak anlamına da gelir. Nasıl ki tüm Katolikler, terörist örgüt IRA ile; veya tüm Ortodokslar, Sırp savaş suçluları ile ilişkilendirilemez, öyleyse İslam içerisindeki farklı görüşleri de dikkate almak gerekir.

 

Amerika’da neredeyse kuruluşundan beri süregelen bir ikilem mevcuttur. Bir yandan farklı dil, din ve köken mensubu birçok insan Anayasa’nın sağladığı güvencelerle, “Amerikalı” olarak, kanunlar önünde eşit sayılıp varlıklarını sürdürürken; diğer yandan WASP, yani “Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” kimliğini taşıyanlar kamusal alan ve ülke idaresinde etkin biçimde kendini gösterebilmektedir. Kuruluş döneminde kendini anavatanından türlü nedenlerden dışlanmışların yarattığı yeni dünya olarak tanımlayan ve çeşitliliğin güç ve başarının temelini oluşturması ile övünen Amerika, kısa süre içerisinde izleri yıllar boyu sürecek olan bir yabancı düşmanlığı ve asimilasyon politikasını benimsemiştir. Musevi ve Katolikler, Mormonlar, veya “sarı tehlike” (yellow peril) olarak çağırılan Çinli ve Japonlar gibi daha nice gruplara yönelik yıpratıcı muameleler zaman içerisinde terkedilse de, hayatın hemen her veçhesinde “elit Amerikalıları” daha yüksek yerlerde görmek kaçınılmazdır. Sıfır Noktası meselesi, Amerika’nın yumuşak karnı olarak tabir edebileceğimiz bu ikileme bir çözüm bulabilmek için yardımcı olabilir. Amerika, kuruluşa ait vizyon ve misyonunu yeniden hatırlamalı ve aslına sadık olarak uyum içinde birarada yaşama felsefesini daha güçlü bir şekilde hayata geçirmelidir. Bu konuda özellikle hükümetin birleştirici bir rol oynaması gerekmektedir. Obama’nın Müslümanlara açık yüreklilikle seslendiği Kahire demeci veya İran ile koşulsuz görüşmelerin başlayacağı şeklindeki beyanı hatırlandığında, Sıfır Noktası meselesindeki gelgitler dışarıya yanlış mesajlar vermektedir. İran’ın nükleer faaliyetleri ile artan gerginlik ve Irak’tan çekilme programına verilen start  Müslümanları özellikle ilgilendiren gelişmeler olduğundan, söylem ve eylem bağlamında Amerikan Hükümeti’nin daha özenli adımlar atması faydalı olacaktır.

Back to Top