Orta Doğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’nin Politikaları

A- A A+

Büyük Zaferi takiben Atatürk harap bir ülke, okuma yazma düzeyi çok düşük, asırlar boyu kendisini Padişahın kulu olarak gören bir toplumu devralmıştır. Atatürk ülkeyi kalkındırma görevinin yanısıra kul statüsündeki halka eşit vatandaşlık şuurunu kazandırma, halkın devlet idaresine katılımını sağlayan Cumhuriyet rejimini kurma gibi birbirinden daha zor hatta imkânsız görevlerle karşı karşıya kalmıştır. Atatürk’ün bu hedefleri gerçekleştirmek için ülkede ve çevresinde barışa ihtiyaç duyduğu açıktır. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” bu gereksinmeden doğmuş olup Türkiye dış politikasının değişmez bir prensibini oluşturmuştur. Atatürk bölgeye yaklaşımında da mazideki bütün olumsuzlukların üzerine bir sünger çekerek bölgedeki bütün ülkelere dostluk ve işbirliği elini uzatmıştır. Bu konuda bu bölgeye özel olarak, Araplar arası ihtilaflara hiçbir surette taraf olmama bu ihtilaflara hiçbir surette karışmama bütün ülkelerle eşit mesafede politika yürütülmesi ilkesini koymuştur. Türkiye bu politika ve laik, demokratik rejimi ve Batı ile yakın ittifak ilişkileri nedeniyle bölgede büyük saygınlık ve ağırlık kazanmış, sözü dinlenen bir ülke olmuştur. Bu çerçevede 1980 Irak-İran savaşında Türkiye’nin savaşan tarafların talepleri üzerine Irak’ta İran çıkarlarını, İran’da Irak çıkarlarını koruyan ülke olduğu, 2008’de iç harbin eşiğine gelen Lübnan’da taraflar arasında gerekli uzlaşmayı sağlayan ve aynı yıl Ankara’da TBMM’de Şimon Perez ile Mahmut Abbas’ı görüştüren ülke olduğu hatırlanacaktır. Türkiye’nin tarafsızlığa ve tüm aktörlere eşit mesafede durmaya dayalı dengeli dış politika uygulaması 2009 yılından itibaren köklü bir değişikliğe uğramıştır. Uluslararası kamuoyunda ve siyasi gözlemcilerde hâkim kanaat yeni uygulamanın Sünni hamiliği, Müslüman Kardeşleri destek ve yeni Osmanlıcılık gibi bir takım düşüncelere dayandırıldığı yolundadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top