Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD’nin Genel Stratejisi*

A- A A+

Genel strateji, devletlerin tehditlerle mücadele etmek ve fırsatları değerlendirmek maksadıyla takip ettiği uzun vadeli hedeflerin toplamıdır. Genel strateji askeri stratejiyi de kapsamaktadır. Devletler, genel stratejileri doğrultusunda askeri, ekonomik ve diplomatik milli güç unsurları ile sert ve yumuşak güç dinamiklerini birlikte seferber eder. 

 

Amerika’da Birleşik Devletler’in stratejisi üzerine çalışan araştırmacılar Washington’ın genel stratejisini değiştirmekte olduğuna veya bu konuda bir tartışmanın varlığına inanmaktadır. Bu nedenle genel strateji mevzu ABD’de sürekli gündemdedir ve oldukça popüler bir konudur. Tartışmanın ABD hegemonyasının zayıflaması; Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin ise güçlenmesiyle alakalı olduğu kanaati yaygındır. Dolayısıyla tartışma daha çok ABD’nin uluslararası sistemdeki yeri ve konumuyla ilgilidir. Nitekim son zamanlarda genel strateji üzerine pek çok konferans düzenlenmektedir. Bu konferanslar ABD’nin genel stratejisinin ele alınmasını ve tartışılmasını kolaylaştırmakta, farklı yaklaşımların tezahürüne imkân tanımaktadır. Benim bu konudaki yaklaşımım Amerika’daki pek çok akademisyenden farklıdır ve sadece küçük bir topluluğun idrak edebildiği “gerçeği” yansıtmaktadır. Bu konu üzerine fikir serdeden isimlerin çoğu yanlış değerlendirmelerde bulunmaktadır ve benim yaklaşımıma itiraz etmektedir. 

 

Geleneksel bakış açısı, ABD’nin Soğuk Savaş döneminde genel bir strateji izlediğini ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde böyle bir strateji geliştiremediğini öne sürmektedir. Geleneksel bakış açısına göre Soğuk Savaş boyunca Washington, George Kennan’ın geliştirdiği “çevreleme” olarak bilinen bir genel strateji izlemiştir. Bu strateji kapsamında ABD, uluslararası sistemdeki konumuyla ilgili tutarlı bir yaklaşım sergilemiş, mücadele edilecek tehdidi tespit etmiş ve bu tehditle nasıl mücadele edeceğini belirlemiştir. Çevreleme stratejisinin hedefi büyük bir savaştan uzak durmak ve Sovyet tehdidini bertaraf etmekti. Bu stratejiyle Amerikan karar mercileri, kıtalara yayılacak ve milyonlarca insanın ölebileceği II. Dünya Savaşı benzeri bir savaşa girmeden Sovyet tehdidini yönetmeyi amaçladı. Sovyet tehdidi en az Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonyası kadar büyük bir tehdit haline gelince çevreleme stratejisi makul bir çözüm olarak geliştirildi. Çevreleme stratejisi ile savaş girmeden Sovyet tehdidinin yönetilmesi hedeflendi. Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Soğuk Savaş bittikten sonra ise yeni bir genel stratejinin tayin edilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. 

 

Geleneksel bakış açısına göre ABD, Soğuk Savaş sonrası dönem için genel bir strateji ve belirli bir vizyon geliştirememiştir. Washington, süreç içinde baş gösteren krizlere göre farklı politikalar geliştirmektedir. Ben bu yaklaşımın yanlış olduğunu değerlendiriyorum. Amerikan dış politikasında George H. W. Bush dönemine kadar geri götürebileceğimiz Soğuk Savaş sonrası için tespit edilmiş genel bir stratejinin varlığını görebiliriz. Nitekim bu genel stratejinin izleri “Baba” Bush döneminde hazırlanan strateji belgelerinde fark edilmektedir. Ancak geleneksel bakış açısı Bush’tan Clinton’a, Clinton’dan Bush’a ve Bush’tan Obama’ya ABD’nin stratejisinde önemli değişiklikler olduğunu, Soğuk Savaş sonrasındaki başkanların hepsinin farklı yaklaşımlar geliştirdiğini iddia etmektedir. Ben bu iddianın gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Çünkü Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış politikasında genel strateji düzeyinde bir süreklilik olduğu kanaatindeyim. Başkanlar arasında söylem ve retorik farklılıkları bulunabilir ya da her başkan selefini eleştirmiş olabilir. Her başkan kendi stratejisinin Amerikayı kurtarmak üzere geliştirilmiş ve tamamen özgün olduğunu, selefinin ise Washinton’ın dünya siyasetindeki konumuna büyük zarar verdiğini ifade etmiş olabilir. Fakat aslında bütün başkanlar büyük ölçüde aynı genel stratejiyi takip etmiştir. 

 

Washington’ın Soğuk Savaş sonrası süreçte izlediği genel strateji, en az Soğuk Savaş döneminde takip ettiği genel strateji kadar tutarlı ve partiler üstü niteliktedir. Bu yeni genel stratejinin “çevreleme” gibi açık ve özlü bir tanımı olmayabilir ama en az çevreleme stratejisi kadar iç bütünlüğü olduğu aşikârdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin genel stratejisi için özellikle “en az çevreleme stratejisi kadar tutarlı” diyorum çünkü çevreleme stratejisinin tamamen tutarlı olduğunu zannetmiyorum. Çevreleme stratejisinde Washington’ın bazı bölgelerde nasıl hareket etmesi gerektiği tespit edilmemiştir. ABD, Güneydoğu Asya ya da Kuzeydoğu Asya’yı müdafaa edecek miydi? Bu belirsizdi ve tartışma konusuydu. Bugün öğrencilerimin çoğu Clinton iktidara geldikten sonra dünyaya gelmiş kişiler ve bir Soğuk Savaş hafızası taşımıyorlar. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin herkesin üzerinde fikir birliği ettiği tamamen tutarlı bir genel strateji izlediğini zannediyorlar. Tabii ki böyle bir tablo yoktu. Büyük tartışmalar yaşanıyordu. 

 

Keza Soğuk Savaş sonrası süreçte de benzer yoğunlukta tartışmalar oldu ve Washington aynı düzeyde tutarlı bir genel strateji tayin etti. Başlık ve tanımı göz önünde bulundurmadan bu genel stratejinin mantığını farklı başkanlar döneminde hazırlanan ulusal güvenlik stratejilerinde bulabiliriz. ABD’de yasalar uyarınca başkanlar ulusal güvenlik stratejisi hazırlamakta ve kamuoyuna beyan etmektedir. Dolayısıyla bu metinleri okuyabilirsiniz. Ben Clinton’ın 1994 yılında beyan edilen ulusal güvenlik strateji belgesi üzerinde çalıştım. Belgenin hazırlık sürecini koordine ettim. 2005’te Beyaz Saray’a geri dönünce bu defa da Bush’un ulusal güvenlik stratejisini hazırlayan kadronun arasında yer aldım. Başkan Bush’un 2006’ta kamuoyuna arz edilen ulusal güvenlik stratejisini yöneten dairede görev yaptım. Clinton ve Bush dönemlerinde hazırlanan bu iki belgede ABD’nin genel stratejisi açısından belirgin bir süreklilik vardı. Bu süreklilik ise daha çok Amerikan başkanlarının Washington’ın dünyadaki konumuna ilişkin benzer yaklaşımlarının neticesiydi. Ben bu tutarlı genel strateji yaklaşımının beş esastan oluştuğunu değerlendiriyorum. 

 

Birinci esas “kadife kaplı demir yumruk” metaforuyla ifade ettiğimiz esastır. Demir yumruk yakın tehditleri bertaraf edebilecek askeri gücün çok üstünde bir silahlı kuvvete sahip olmak ilkesidir. Kadife eldiven ise rakip statüsündeki ve gelecekte rakip olabilecek devletlerle muhtemel bir düşmanlığı engellemek için etkileşime girmektir. Kadife kaplı demir yumruk esası ile hedeflenen diğer devleteri ABD’yi dengeleyebilecek bir güç tesis etmekten vazgeçirmek, Washington’a rekabet etmekten veya düşman olmaktan caydırmaktır. Soğuk Savaş dönemindeki çevreleme stratejisinin hedefi Sovyetler Birliği ile girilebilecek büyük bir savaştan uzak durmaktı. Soğuk Savaş sonrası süreçte ise Amerikan karar mercileri, ABD’ye askeri ve ekonomik olarak meydan okuyan bir aktörün ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilecek yeni bir soğuk savaş ortamını engellemeyi hedeflemiştir. ABD, yeni bir soğuk savaş ortamının oluşmasını muhtemel rakip veya hasım devletleri Washington’a meydan okumaktan vazgeçirerek engellemeye çalışmaktadır. Yakın tehditlere karşılık oldukça yüksek bir askeri güç muhafaza eden ABD, herhangi bir devlette savunma harcamalarının artırılmasıyla Birleşik Devletler’in askeri kuvvetine erişilebileceği yönünde bir kanaatin tezahürünü önlemeye çalışmaktadır. 

 

Dengelenemeyecek düzeyde askeri kabiliyeti haiz bir ABD’ye böylece hiçbir devlet meydan okumayı göze alamayacaktır. Gelecekte ABD’ye meydan okumak saikiyle güçlenmenin ise nafile olduğu kanaati yerleşecektir. Soğuk Savaş’ta silahlanma yarışının yoğunlaştığı Reagan yönetimi döneminde ABD’nin savunma harcamaları dünyadaki toplam savunma harcamalarının %26’sına tekabül etmekteydi. Küresel savunma harcamalarının %26’sı dünyadaki tüm ülkelerin savunma bütçelerinin toplamının çeyreğinden daha fazla bir oran demektir. Bu oran Bush döneminde savunma harcamaların arttığı yıllarda %50’ye yükselmiştir. ABD bu dönemde tek başına dünyanın geri kalanı kadar savunma harcaması yapmıştır. 2006 yılında ABD’nin algıladığı tehdit 1986’da maruz kaldığı tehditten daha mı büyüktü? Hayır. Askeri açından bu dönemde diğer ülkeler ABD’nin çok gerisinde kaldı. ABD ise mali yükü oldukça yüksek birden fazla savaş başlattı ve dünyadaki diğer ülkelere karşı askeri üstünlüğünü artırdı. Bugün ABD ile en yakın rakipleri arasındaki askeri kabiliyet farkı 1990 yılındaki farka göre daha büyüktür. Bu büyüyen fark ABD’nin demir yumruk stratejisiyle hedeflediği bir neticedir.  

 

Washington, demir yumruk stratejisini kadife eldiven stratejisiyle birlikte yürüttü. Kadife eldiven stratejisiyle ABD, düşmana dönüşebilecek devletlerle etkileşime girdi ve tesis ettiği statükoda bu devletlere çeşitli konumlar tahsis etti. Bazı devletlere statükodan memnun olmaları ve revizyonist hareket etmemeleri için askeri ve ekonomik kabiliyetlerinin üzerinde pozisyonlar sağladı. Böylece Washington, muhtemel rakip devletlerin ABD’nin yegâne süpergüç olduğunu kabul etmesini dolaylı bir şekilde temin etti. Şayet ABD tek süpergüç olduğunu doğrudan dikte etseydi ve diğer tüm devletlere kendi iradesini açıkça dayatsaydı düşmanca tepkilerin gelişmesine yol açabilirdi. Kadife eldiven stratejisi gereği böyle hareket etmedi. Diğer devletlere küresel yönetişimde aktör olma imkânını verdi. Mesela Japonya’nın dünya ticaret düzeninde söz sahibi olmasını sağlayarak bu ülke ile iyi ilişkiler geliştirdi. Ekonomik açıdan yeterli büyüklüğü olmasa da Rusya’yı G8’e dâhil etti.  G20 oluşumu ile diğer devletlerin yönetişime katılmasını teşvik etti ve mevcut dünya düzeninin kabul edilebilirliğini artırdı. Böylece Washington, Avrupa Birliği gibi ABD’yi ekonomik açıdan dengeleyebilecek aktörlerin yakın gelecekte düşmana dönüşmesine mani oldu. 

 

Burada elbette en önemli örnek Çin ile münasebetlerdir. Başkanlık seçimlerine doğru Amerikan başkan adaylarının söylemleri genelde Çin’e karşı sert politikaların izleneceği yönünde olmuştur. Ancak seçilince bütün başkanlar Çin’le etkileşime girme seçeneğini tercih etti ve yatıştırma politikası izledi. Bush yönetimi Çin politikasını “yatıştırma” ifadesiyle tanımlamadı. Çünkü “yatıştırma” kelimesinin Amerikan diplomasi anlayışında olumsuz çağrışımları vardır. Bush yönetimi, Washington’ın Çin için uygun gördüğü konum için “sorumlu hissedar” ifadesini kullandı. Bu ifadeden maksat Çin’in mevcut dünya düzeninde önemli bir konumda bulunması gerektiğidir. Böylece ileride daha fazla güçlense bile Pekin, dünya düzenini değiştirmeyi arzu etmeyecektir. Amerikan yönetimindeki bu yaklaşımın hedefi yeni bir soğuk savaşın ortaya çıkmasını engellemekti. Bu yaklaşımın temel mantığı 1992’de Bush döneminin savunma planlama rehberine daha dikkatli ifadeler kullanılarak yerleştirilmişti. Bu yaklaşım Obama dönemine kadar devam etti. Eğer Obama’nın 2010 ulusal güvenlik stratejisini okursanız kullanılan üslubun tamamen ABD’nin liderliğine yönelik olduğunu fark edersiniz. “Amerika dünyanın en iyi ordusuna sahip olmaya devam etmeli, Amerikan ordusu tarihteki en eğitimli, en donanımlı ve vurucu gücü en yüksek ordu olarak yerini korumalı…” Obama yönetimi bu hedeften vazgeçmeyeceğini özellikle vurgulamaktadır. Bu liderlik stratejisidir. Diğer ülkelerin yanında ikinci en güçlü ülke konumu ya da muhtemel rakip devletlerle eşit konumda bulunmak değildir. İşte bu ABD’nin Soğuk Savaş sonrası genel stratejisinin birinci esasıdır.   

 

İkinci esas, siyasi açıdan ABD’ye benzemesi amacıyla dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Bu çabayı Washington’ın demokrasinin yaygınlaşması ve Batılı insan hakları kavramlarının yerleşmesi istikametinde izlediği stratejide görebiliriz. Amerikan karar mercilerinin benimsediği teori demokrasiler yaygınlaştıkça devletlerin birbiriyle savaşma eğiliminin zayıflayacağı ve dünyanın daha güvenli olacağını öngörmektedir. Demokratik devletler bizim değerlerimizi paylaşacağı ve işbirliğine açık olacağı için böyle bir dünya aynı zamanda ABD’nin menfaatlerine de hizmet edecektir. Bu yaklaşım, “genişleme” tabiri ile Clinton’ın ulusal güvenlik stratejisinde oldukça açık bir şekilde ifade edilmiştir. Dolayısıyla demokrasilerin yaygınlaşması, demokratik yönetimlerin iktidarda olduğu coğrafyanın genişlemesi ABD’nin genel stratejisinin ikinci esasıdır.    

 

Üçüncü esas küreselleşmenin, serbest piyasa ekonomisinin ve pazar kapitalizminin yerleşmesi vasıtasıyla dünyayı ekonomik açıdan ABD’ye benzetmektir. Bu esas kapsamında Amerikan karar mercilerinin benimsediği teoriye göre küreselleşmeyi hızlandıran gelişmeler aynı zamanda serbest ticaretin yaygınlaşmasına imkân tanımaktadır ve dünyanın geri kalanı ile birlikte ABD’nin menfaatlerine de hizmet etmektedir. Küreselleşme ve serbest piyasanın gelişmesi dünya genelinde refahı artırdığı gibi Amerika’da da refah düzeyini yükseltecektir. İkinci ve üçüncü esas burada birbirini desteklemektedir. Demokratik devletler, pazar kapitalizmiyle ekonomik açından müreffeh bir ortam tesis edebilirse varlıklarını sürdürebilir ve orta sınıfın hak ve hürriyetlerini serbest bırakarak piyasa ekonomisini geliştirebilir. Dolayısıyla iki esas (ikinci ve üçüncü esaslar) birlikte yürütülmelidir.    

 

Dördüncü esas kitle imha silahlarının düşman devletlere yayılmasının engellenmesi hedefidir. Sovyetler Birliği kadar güçlü olmayan ülkeler, kitle imha silahlarına sahip olursa bulundukları bölgelerdeki mevcut düzen parametrelerini değiştirmeye tevessül edebilir. Bölgesel istikrarı zedeleyebilir. Bu nedenle kitle imha silahlarına sahip olmaya çalışan devletler durdurulmalıdır. Clinton döneminin CIA Başkanı Jim Woolsey’in konu ile ilgili şöyle bir açıklaması vardı: “Ormandaki ejderi (Sovyetler Birliği) öldürdük, ancak ormanda hala zehirli yılanlar var.” Bu yılanlar ejder değil ama hala ABD’ye zarar verebilecek aktörler. Dikkatimizi bu nedenle zehirli yılanlara -kitle imha silahı üretmeye çalışan devletlere- yoğunlaştırıyoruz. Bu devletler ABD açısından yakın ve orta vadede en önemli tehdit niteliğindedir. Dolayısıyla Amerikan diplomatik ve askeri stratejisi bu devletlerin kitle imha silahı sahibi olmasını engellemeye odaklanmıştır. Hedef bu ülkeleri kitle imha silah sahibi olmaktan men etmek, silahları geliştirmeyi başaran devletleri silahları bırakmaya ikna etmektir. Bu devletlerin ikna olmaması durumunda ise askeri kuvvete başvurarak silahlardan vazgeçmelerini sağlamak hedef dâhilindedir. “Baba” Bush’tan Clinton’a ve “Oğul” Bush’tan Obama’ya Soğuk Savaş sonrası dönemdeki bütün yönetimler kitle imha silahlarının yayılmasını yüksek düzeyli yakın tehdit olarak değerlendirmiştir. Beyaz Saray’ın bu konudaki tutumu açısından belirgin bir süreklilik göze çarpmaktadır. Nitekim Irak’a karşı Bush döneminde geliştirilen söylemler Clinton döneminden devralınmıştır. Irak savaşı Bush döneminde başlatılmıştır. Ancak ABD, Clinton döneminde Irak’ı kitle imha silahı ürettiği gerekçesiyle birkaç kez bombalamıştır. Burada belirgin bir genel strateji tutarlılığı fark edilmektedir. 

 

Clinton döneminde ABD’nin genel stratejisine beşinci esasın eklenmesi yönünde bir girişim görüyoruz. Beşinci esas kitle imha silahları tehdidiyle aynı düzeyde önemli görülen etnik çatışmaların yakın tehdit olarak değerlendirilmesidir. Ancak bu esas ilk etapta tartışmalara yol açmış, diğer esaslar kadar desteklenmemiştir. Clinton döneminde Somali, Ruanda, Sudan ve Balkanlar’daki çatışmalarda görüldüğü gibi ABD askeri güç tatbikinde oldukça isteksiz hareket etmiştir. Özellikle Somali’de ABD’nin müdahalesi fiyasko ile sonuçlanınca, beşinci esasın genel stratejide yerini alması iyice zorlaşmıştır. Etnik çatışmaların yakın tehdit olarak değerlendirilmesinin bu nedenle 11 Eylül saldırılarına kadar genel stratejinin beşinci esası haline gelmediği ifade edilebilir. Nitekim George W. Bush başkanlık seçimlerine doğru ABD’nin genel stratejisinde etnik çatışmalara ve ulus-inşa süreçlerine öncelik vermemesi ve ilk dört esas doğrultusunda hareket etmesi gerektiğini ifade etmekteydi. 11 Eylül saldırılarına kadar Bush yönetimi beşinci esasa odaklanmadı. 11 Eylül saldırılarının ardından ise Bush yönetimi radikal gruplardan algılanan tehdidi öncelikli tehditler arasına dâhil ederek beşinci esası öne çıkardı. 

 

ABD’nin genel stratejisinin altıncı esası, Obama’nın başkanlık seçimleri kampanyasında bahsettiği iklim değişikliğiyle mücadele olarak gündeme gelmiştir. Altıncı esas, iklim değişikliği kapsamında küresel ısınmadan kaynaklanabilecek tehditle mücadeleye yönelik tayin edilebilir. Küresel ısınmanın yol açabileceği tehdit, ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinde tanımlanan diğer tehditler kadar vahim neticeleri olabilecek bir dinamiğe dönüşebilir. Obama 2008’de başkan adayı iken küresel ısınma tehdidinin uzun vadede önemli bir tehdit olduğunu ve çok geç olmadan bu tehditle mücadele edilmesi gerektiğini beyan etmiştir. Ancak Obama’nın başkan seçilince bu konuya vaat ettiği nispette eğilemediği, Kongre’den yeterli destek alamadığı görülmektedir. Barack Obama’nın en azından ilk döneminde iklim değişikliği ile mücadele adına adım atmadığı ifade edilebilir. Bu nedenle küresel ısınmayla mücadelenin ABD’nin genel stratejisinde altıncı esas niteliğine terfi edemediğini düşünüyorum. Bu konu hala tartışılmaktadır. Eğer Obama ikinci kez seçilirse iklim değişikliğiyle mücadeleye altıncı esas olarak öncelik verebilir mi? Belki. Ama bu mevzuda şüphelerim var. Bence böyle bir altıncı esas için siyasi ortam en azından gelecek birkaç yıl için elverişli görünmüyor. Dolayısıyla Obama döneminde ABD’nin genel stratejisine altıncı esas dâhil edilmedi. Washington’ın takip ettiği genel strateji beş esasla sınırlı kaldı. 

 

Umarım sizi Soğuk Savaş sonrası ABD’nin genel stratejisindeki süreklilik konusunda ikna etmişimdir. Belki genel stratejideki bu süreklilik ABD’ye dışarıdan bakan sizler için daha rahat fark edilir niteliktedir. Nitekim dışarıdan bakanlar, Amerika’da seçim kampanyalarında kullanılan söylemlerin ve Washington’ın iç dinamiklerinin abartılı biçimde üzerinde durduğu farklılıkların etkisi altında kalmadan ABD’nin genel stratejisini gözlemleyebiliyor. Her başkan, selefinin izlediği dış politikadan farklı bir çizgide hareket edeceği ümidiyle Beyaz Saray’a oturmaktadır. Başkan seçildikten sonra ise seleflerinin takip ettiği sürekliliğe dâhil olmak durumunda kalmaktadır. Bence aslında bu ABD’nin genel stratejisinin başarılı bir şekilde yürütüldüğünü göstermektedir. Tarihte genel stratejisini bu denli süreklilik arz edecek biçimde ve başarılı şekilde yürüten sadece birkaç büyük güç olmuştur. ABD’nin pek çok hata yaptığı doğrudur ama diğer büyük güçlerin tarihteki performanslarıyla karşılaştırıldığında Washington oldukça başarılıdır.

 

*Bu metin Prof. Dr. Peter Feaver’ın 26 Haziran 2012 tarihinde Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde (BİLGESAM) yaptığı konuşmadan derlenmiştir.

 

Peter D. Feaver (PhD, Harvard) Duke Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve kamu politikası profesörüdür. Güvenlik Üçgeni Çalışmaları Enstitüsü (Triangle Institute for Security Studies-TISS) ve Duke Amerikan Büyük Strateji Programı (Duke Program in American Grand Strategy-AGS) yöneticisi olarak görev yapmaktadır. 2005-2007 yılları arasında Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi bünyesindeki Stratejik Planlama ve Kurumsal Reform dairesinde danışman olarak görev almıştır. Prof. Feaver, Ulusal Güvenlik Konseyi’nde ayrıca milli güvenlik stratejisi, bölgesel stratejiler ve diğer siyasi-askeri konularda çeşitli sorumluluklar üstlenmiştir.

Back to Top