Avrupa Birliği’nin Afrika Kıtası’na Yaklaşımı

Aslıhan P. TURAN
07 Mayıs 2010
A- A A+

Bağımsızlık sonrasında üçüncü dünya ülkeleri arasında ilerlemenin en zayıf, gelişimin ise negatif olduğu devletler Afrika devletleridir. Afrika kıtası 19. yüzyıla kadar köleliğin hâkim olduğu bir kıtaydı. Köleliğin yasaklanmasının ardından kıta devletleri sömürgeleştirmeyle karşı karşıya kalmışlardır. 1884-1885 Berlin Konferansları’nda Avrupalı devletler Afrika kıtasındaki ülkeleri aralarında paylaşmışlar ve sömürge yönetimleri kurmuşlardır. 1910 – 1975 yılları arasında farklı zamanlarda bağımsızlıklarına kavuşan Afrika devletleri demokratik kurumların oluşması, ekonomik kalkınmanın sağlanması ve altyapı sorunlarıyla karşı karşıya kalmışlardır. 20 milyon km2’lik alanıyla dünya toplam alanının %21’ini oluşturan kıta, 800 milyonluk, çoğunluğu genç olan nüfusuyla önemli bir potansiyel barındırmaktadır. Kıta ayrıca, altın, gümüş, elmas, bakır ve uranyum gibi değerli madenlerin yanında, petrol, doğalgaz ve zengin su kaynakları açısından dünyada bilinen enerji rezervlerinin %8’ini barındırmaktadır. Doğal kaynaklar bakımından en zengin kıta devletleri ise Nijerya, Libya ve Ekvator Ginesi’dir.


Afrika kıtası devletlerinin pek çoğu bir yandan iç sorunlarla mücadele ederken, bir yandan da sınır komşularıyla savaşmaktadırlar. Terörizmin ve korsan saldırılarının sıkça rastlandığı kıtada, farklı sebeplere dayalı çeşitli çatışmalar yaşanmaktadır. Sınırların devletlerin iç yapılanmaları gözetilmeden belirlenmiş olması ve her devletin kendi içinde anlaşmazlık içinde olan pek çok etnik grubu barındırması etnik çatışmalara sebep olmaktadır. Ruanda, Kongo veya Nijerya’daki gibi hangi etnik grubun yönetici konuma geleceği mücadelesinden hareketle çıkan etnik çatışmalar merkezi yönetimleri zayıflatmakta ve ülkede otorite boşluğuna sebep olmaktadır.


Batının, gelişmesi için özellikle önem verdiği iyi yönetimin yerleşmemiş olması ve hükümetlerin kendi çıkarları doğrultusunda halkın isteklerini göz ardı etmeleri siyasal çatışmalara yol açmaktadır. Güney Afrika’da 1910’daki bağımsızlık ilanından sonra beyazlar tarafından kurulan ırkçı “apartheid” yönetimi ile yerel halk arasında 1994’e kadar siyasal savaş yaşanmıştır. 1994’te ilk kez tüm ırkların katılımıyla düzenlenen demokratik seçimlerden Mandela galip çıkmış ve ülke göreli bir istikrara kavuşmuştur. Aşırı fakirlik sebebiyle sosyal çatışmalar ortaya çıkarken, kabileler arasındaki uyuşmazlıklar da sivil savaşlara neden olmaktadır. Afrika kıtası devletlerinin bir diğer ortak sorunu ise AIDS virüsünün kıtada oldukça hızlı bir şekilde yayılıyor olmasıdır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, AIDS hastalarının en yoğun yaşadığı alan Afrika kıtasıdır. Kıta içinde ise güney ülkeleri, özellikle de Güney Afrika Cumhuriyeti, nüfusunun %20’sinden fazlasının AIDS hastası olmasıyla ilk sırada yer almaktadır.


AB Afrika İlişkileri
Özellikle son yıllarda Afrika kıtasına artan ilginin temelinde, genç nüfus, ucuz iş gücü ve zengin enerji kaynaklarının varlığı yatmaktadır. Avrupa, Amerika, Çin, Rusya, İran ve Türkiye kıtada etkinliklerini geliştirmek için yeni politikalar üretmektedirler. Ancak, Afrika’da rekabeti en yoğun yaşayanlar Avrupa Birliği ve Çin’dir. Avrupa Birliği ülkeleri ve Afrika kıtasının ilişkilerinin geçmişi sömürgeciliğe dayanmaktadır. 1957’de Roma Antlaşması’yla Afrika devletleriyle ticareti geliştirmek ve ekonomik işbirliği başlatmak amacıyla yardımlar yapılması öngörülmüştür. 1963 ve 1968 Yaoundé Konvansiyonları imzalanarak iki kıta arasında ticari engellerin kaldırılmasına karar verilmiştir. 1975 yılında imzalanan Lomé I Antlaşması, Sahra Altı Afrikası ile imzalanan ilk çerçeve antlaşmadır. 1973 petrol krizlerinin sebep olduğu ekonomik bunalım ve dünya çapında yaşanan ham madde sıkıntısını aşmak amacıyla, Afrika ülkelerinin Avrupa Topluluğu pazarına serbest girişleri sağlanmış ve Afrika-Karayip-Pasifik ülkelerine daha iyi ticari koşullar sunulmasına karar verilmiştir.


1979’da imzalanan Lomé II Antlaşması’na insan haklarının korunmasıyla ilgili maddeler eklenirken, 1984’teki Lomé III Antlaşması’yla politik diyalog başlatılmış ve yardımlar sektörlere bölünmüştür. Sektörler arasında, enerji, madencilik ve balıkçılık öncelikli konuma yerleştirilmiştir. 1999’da Lomé IV Antlaşması, ekonomik kalkınma ve işbirliğinin yanında insan hakları, demokrasinin geliştirilmesi, iyi yönetimin oluşturulması ve bölgesel işbirliğinin arttırılması konuları üzerine yoğunlaşmıştır. 1992 AB Horizon 2002 belgesinde üçüncü dünya ülkelerinin uluslar arası alana entegre olmaları için daha fazla çaba sarf etmek gerektiği vurgulanmıştır. 1997’de Komisyon’un hazırladığı Yeşil Kitap’ta ise, Afrika ülkeleriyle ilişkilerin ekonomik küreselleşme, çok kutuplu dünya yapısı bağlamlarında yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ve Afrika ile diyalogun yeni “ortaklık” temelinde güçlendirilmesi kararlaştırılmıştır.


2000 yılında, Afrika-Karayip-Pasifik ülkeleriyle kalkınma ve işbirliğine yoğunlaşan Cotonou Antlaşması imzalanmıştır. Barış ve güvenlik ortamının tesis edilmesine özel önem veren antlaşma, bu ortama demokratik değerlerin yerleşmesi, insan haklarına saygının sağlanması ve devlet düzeninin istikrarlaştırılması yoluyla ulaşılacağını belirtmiştir. Ayrıca, Afrika devletlerinin kültürel, ekonomik ve siyasal gelişimlerinin sağlanmasında sivil toplumun bu sürece dahil edilmesinin büyük katkısı olacağı vurgulanmıştır. Cotonou Antlaşması’nda Afrika devletlerinin eleştirilerine sebep olan bir yenilik getirilmiştir. Avrupa Birliği, kıta devletlerine yaptığı yardımları yukarıda sayılan ilkeler doğrultusunda yükümlülükler yerine getirilmediği takdirde askıya alabileceğini kararlaştırmıştır. Ayrıca Lomé Antlaşmaları’na ek olarak kamu işlerinin iyi yönetimi de uyulması gereken prensipler arasında eklenmiştir. Ticari anlamda Afrika ülkelerinin dünya piyasalarına entegre olmaları ve Dünya Ticaret Örgütü’yle uyumlu hale gelmeleri amaçlanmaktadır.


Cotonou Antlaşması’nın temel stratejilerinden biri fakirliği azaltmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de üç ana araç belirlenmiştir:
- Makroekonomik reformlar yaparak şirketlerin rekabet edebilirliğini güçlendirerek ve özel sektörü geliştirerek ekonomik büyümeyi sağlamak,
- Sosyal politikaları desteklemek, halkın eğitim, sağlık ve iş olanaklarına ulaşmalarını temin etmek
- Bölgesel bütünleşme sürecini desteklemek.


Bunların yanında, kadın-erkek eşitliği, çevrenin korunması, doğal kaynakların makul kullanımı, kurumsal yapının gelişmesi de fakirliğin azaltılmasında etkili olacak elemanlar olarak sayılmaktadır. Devlet dışı aktörlerin kalkınma sürecine dahil olmaları, süreç hakkında bilgilendirilmeleri, kalkınma programlarına katılımlarının gerçekleştirilmesi ve bu aktörlere finansal kaynak sağlanması da önemli etkenler arasında sayılmaktadır. “Katılımcı Kalkınma” olarak adlandırılan bu süreçte sivil toplumun, özel sektörün ve bölgesel toplulukların önemine değinilmektedir.


Yine 2000 yılında Kahire’de Avrupa Birliği – Afrika Birliği Zirvesi düzenlenmiştir. Bu zirveyle, AB Afrika kıtasına yönelen diğer aktörler karşısında etkinliğini arttırmak istediğini göstermiştir. Zirvenin ardından imzalanan Kahire Deklarasyonu ve Eylem Planı’nda, bölgesel ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi; insan haklarına, demokratik değerlere ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmesi; teknolojik gelişmelere yönelik araştırmalara destek verilmesi; özel sektörün geliştirilmesi ve Afrika’nın dünya pazarlarına entegre edilmesi; kıta ülkelerinin dış borçlarının azaltılması; göç ve mülteci sorunlarının önlenmesi; sürdürülebilir kalkınmanın tesisi; eğitim, sağlık, gıda güvenliği; çevresel ve kültürel sorunların önlenmesi ve çatışmaların engellenmesi gibi konular çözülmesi gereken sorunlar olarak sıralanmıştır.


Kahire Zirvesi’nden 2007 yılında düzenlenen Lizbon Zirvesi’ne kadar, hem Avrupa’da hem de Afrika’da değişiklikler yaşanmıştır. AB, genişleme dalgası sonucunda 27 üyeye ulaşırken, Afrika’da bölgesel işbirliğini geliştirmek amacıyla 53 ülkenin katılımıyla Afrika Birliği kurulmuştur. 2000 yılında, 1963’te kurulan Afrika Birliği Örgütü’nün yerini alan Afrika Birliği, Afrika ülkeleri arasında dayanışmayı ve işbirliğini arttırmak amacıyla kurulmuştur. Devletlerin içişlerine karışmama, egemenliklerine saygı, insan haklarının korunması ve sınırların dokunulmazlığı Birliğin temel prensipleri olarak belirlenmiştir. 53 Afrika devletinin üye olduğu Birlik, 2001 yılında Afrika’nın Kalkınması İçin Yeni Ortaklık Programı’nı (NEPAD) kabul etmiş ve Afrikalı liderler kıtanın karşılaştığı sorunları belirlemek ve mücadele yöntemleri bulmak için çalışmalara başlamışlardır. Programın öncelikleri olarak enerji arzı, hava-kara-deniz ulaşımı ve iletişim teknolojileri konularında altyapı çalışmalarının hızlandırılması gerektiği vurgulanmaktadır. Su ve toprak yönetiminin iyileştirilmesi, kırsal kesimde altyapının kurulması, gıda güvenliği ve standartlarının oluşturulmasıyla pazarlara girilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, eğitim, sağlık, bilim, turizm ve çevre alanları da yatırım yapılması gereken sektörler olarak belirlenmiştir.


2005 yılından itibaren AB, Afrika’yla politik ilişkilerin geliştirilmesine verdiği önemi arttırmıştır. Bunun sebepleri arasında AB’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nı oluşturması, 11 Eylül saldırıları ve Afrika’nın tüm yardımlara rağmen hedeflenen kalkınmayı sağlayamaması olarak gösterilmektedir. AB, Afrika kıtasından yönelebilecek terör, yasa dışı göç, silah ve uyuşturucu ticareti gibi tehditleri ortadan kaldırmak için ekonomik kalkınma amaçlı giriştiği işbirliklerini ve yaptığı yardımları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet ve insan haklarına saygının sağlanması koşullarına dayandırmaktadır.


AB Konseyi’nin 15-16 Aralık 2005’te kabul ettiği “AB’nin Afrika Stratejisi” belgesinde Afrika’yla stratejik ortaklık kurmayı amaçlayan AB, altı temel alan belirlemiştir:
- Barış ve güvenlik
- İnsan hakları ve iyi yönetim
- Kalkınmaya yardım
- Ekonomik büyüme ve ticaret
- İnsani kalkınma
- Afrika’yla ortaklık


Afrika kıtası ile siyasi diyalogu derinleştirmek isteyen AB, Afrikalı ortaklar ve özellikle Afrika Birliği ile ilişkilerin yoğunlaştırılmasını amaçlamıştır. 2007’de Lizbon’da düzenlenen Avrupa Birliği – Afrika Birliği Zirvesi’nde ise “2015 Açılımı” çerçevesinde göç, iklim değişikliği, enerji güvenliği ve insan hakları alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi temel gündem maddeleri olarak tartışılmış ve ilişkilerin ana ekseni aynı prensiplerle belirlenmiştir.


AB ile Afrika ülkeleri arasında kurulan işbirliği antlaşmaları ve yardımlara rağmen, bir takım sorunlar da gözlemlenmektedir. Afrika ülkeleri, altyapı yetersizliği dolayısıyla, finansal işbirliği, pazar erişimi ve dış borçlar konularında uzun vadede bir uyum talep etmişlerse de, AB üyeleri bu talebe karşı çıkmışlardır. Yardımlar önceki antlaşmalara göre ülkelerin nüfusuna ve büyüklüğüne göre belirlenirken, AB’nin devletlerin performanslarına göre yardım yapmaya karar vermesi, Afrika devletleri açısından sübjektif karar verileceği endişesine sebep olmaktadır. Bunların yanında terörün ve yasa dışı göçün engellenememesi, çatışmalar, soysal eşitsizlikler, silah – uyuşturucu ticareti, demokrasi ve insan haklarının ihlali gibi konular iki kıta arasındaki diğer sorunlardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top