Türkiye'nin Suriye ve Sudan Politikaları Çelişkili mi?

Hasan ÖZTÜRK
07 Eylül 2012
A- A A+

Suriye’de yönetimin ülkedeki muhalif halk hareketini bastırmak için askeri güç kullanması Türkiye dâhil birçok ülke tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Özellikle sivillerin bulunduğu yerleşim yerlerinin bombalanması ve Suriye askerlerince ele geçirilen muhaliflere yapılan işkencelerin görüntüleri Türkiye’de Esed rejimine olan eleştirinin dozunu artırmıştır. Öte yandan, Türkiye’nin Suriye krizinde takındığı tutum Türk kamuoyunda birçok kesim tarafından eleştirilmektedir. 

Türkiye’ye yöneltilen eleştirilerde, Suriye ile benzer bir sorun yaşayan Sudan’a karşı mevcut hükümetin farklı tutum takınması, diğer bir ifadeyle dış politikada Türk hükümetinin çelişkiye düştüğü iddia edilmektedir. Türk dış politikasını çelişkili bulanlar, Türkiye’yi Suriye’deki hadiselere itiraz edip sesini yükseltirken Sudan hükümetinin kendi halkına yaptığı zulmü görmezlikten gelip Sudan Devlet Başkanı ile ilişkileri geliştirmekle itham etmektedir. Bu ithamların birinci sebebi, Türkiye’nin son yıllarda Sudan ile yakın ilişkiler geliştirmiş olması, Darfur’da soykırımla suçlandığı dönemde Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in Çankaya’da kabul edilmesidir. 

Sudan’da yaşananlar ile Suriye’deki krizi karşılaştırarak Türk dış politikasının çelişkiye düştüğünü ifade etmek isabetli değildir. Türk hükümetinin ve dış politika karar mercilerinin böyle bir eleştiriye maruz kalmasının sebebi Sudan’da yaşananların tam olarak anlaşılamamış olmasıdır. Bu analizde kısaca Sudan’daki hadiselerin Suriye’de yaşananlardan oldukça farklı olduğu, iki olayın karşılaştırılmasının yanlış olacağı ve son olarak Türkiye’nin bahsi geçen iki ülkeye dönük takındığı tutumda bir çelişki olmadığı ortaya konulacaktır. 

Sudan hükümeti kendi halkını öldürmesi yüzünden suçlanacaksa böyle bir eleştiri iki olay üzerinden yapılabilir. Birincisi ülkenin bağımsızlığını ilan ettiği 1956 yılında başlayıp (1972-1983 arası iç savaş geçici olarak sona ermiş olsa da) 2005 yılına kadar devam eden Sudan devleti ile ülkenin güneyinde Sudan Halkları Özgürlük Ordusu (SPLA) arasındaki iç savaştır. İkincisi ise Darfur bölgesindeki iç savaştır. Sudan’daki hadiseleri kısaca ele alarak ve bu hadiselerin Suriye krizinden farkı açıklanarak Türk dış politikasının Sudan üzerinden eleştirilmesinin yanlış olduğu izah edilebilir.  

Güney Sudan İç Savaşı Suriye’de Yaşananlarla Aynı mı?

Güney Sudan iç savaşı ayrılıkçı bir hareketin devletin egemenliğine meydan okuyarak bağımsızlık talebinde bulunması ve Sudan devletinin de buna izin vermemesi sonucu yaşanan silahlı bir çatışmadır. Bir devleti devlet yapan temel esas sınırları içinde kendisi dışında meşru güç kullanabilen başka bir teşkilatın olmayışıdır. Sudan’ın güneyinde bağımsızlık talebiyle ortaya çıkan ve ülkenin bölünmesini talep eden etnik gruplar geçmişte kendi silahlı gruplarını oluşturarak Hartum’daki hükümete karşı isyan başlatmıştır. Hiçbir devlet topraklarının parçalanmasına göz yummayacağı için Sudan hükümeti de ordusunu SPLA’yı bastırmak için seferber etmiştir. Dolayısıyla, Sudan hükümetinin 2005 yılına kadar SPLA’ya karşı verdiği silahlı mücadele (doğruluğu/insancıllığı tartışılsa da) meşru bir mücadele idi. Bu yazının amacı, Güney Sudan sorunu ve iç savaşı sırasında yaşananları incelemek, kimin haklı ya da haksız olduğunu veya yaşananların savaş suçu olup olmadığını tartışmak değildir. Vurgulanmak istenen husus, Güney Sudan ile yaşananın bir iç savaş olduğu gerçeği ve Sudan hükümetinin ayrılıkçı bir hareket karşısında güç kullanmasının meşru olduğunu belirtmektir. 

2005 yılında imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması gereğince 2011 yılı Ocak ayında Güney Sudan’da referandum yapılmış ve sonuç olarak ülkenin güneyi bağımsız bir devlet olmuştur. Sömürgecilik döneminde İngiliz yöneticiler sekizinci ve onuncu paraleller arasında bir tampon bölge kurmuş, kuzeydekilerin güneye ve güneydekilerin kuzeye geçişini yasaklamıştır. Dolayısıyla İngiltere tarafından kurulan bu tampon bölge fiili bir sınır oluşturmuştur. Güney Sudan’ın 2011 yılında bağımsız olmasıyla iki ülke arasında resmi sınır olarak geçmişte çizilen bu hat kabul edilmiştir. Bu sınıra göre Güney Kordofan eyaleti Sudan’ın kuzeyinde kalmaktadır. Buraya kadar her şey normal görünse de ters olan bir şey vardır. Güney Kordofan eyaleti iç savaş boyunca Hartum’daki Sudan hükümetine karşı SPLA ile birlikte hareket etmiştir. Bu eyaletin siyasi elitleri bağımsızlığın ilan edilmesinin ardından Güney Sudan’a katılmak istediler. Sudan yönetimi 2005 yılında imzalanan anlaşma gereği 2011’de yapılan referandum öncesi Güney Sudan’ın bağımsızlığı seçmesi halinde karara saygı göstereceğini söylemişti ve gerçekten de öyle oldu.  Ancak, Güney Kordofan ve özellikle Abyei bölgesinde hükümet karşıtı isyanlar gerçekleşince Ömer el-Beşir anlaşma gereği sınırın kendi tarafındaki bir bölgenin ayrılmasını kabul etmedi. SPLA’ya destek veren Güney Kordofanlı bazı silahlı gruplar isyan başlatınca Sudan hükümeti isyanları bastırmak üzere orduyu görevlendirdi. 

Görüldüğü gibi hem 2005 yılına kadar süren SPLA ile iç savaş hem de Güney Kordofan’da yaşanan şiddet olayları bir ülkenin bölünmesine yol açacak ayrılıkçı hareketlerdir. Bir devlet sınırları içinde silahlı bir başka gücün varlığını kabul edemeyeceği gibi topraklarının bölünmesine karşı mücadele hakkına da sahiptir. Bu Sudan hükümetinin aşırı güç kullanımını elbette meşru kılmaz, ancak hükümetin güç kullanımı devletin bütünlüğüne ve egemenliğine dönük bir iç tehdit olduğu için hukukidir. Sudan, SPLA’ya karşı Güney Sudan için verdiği silahlı mücadele süresince doğruluğu tartışılan birkaç olay dışında sivillerin yaşadığı köylere ve diğer yerleşim alanlarına savaş uçakları ile saldırılar düzenlememiştir. Ancak, Suriye yönetimi 2012 yılı içinde İslam dininde kutsal sayılan kandil ve bayram günlerinde bile sivillerin yaşadığı yerleşim yerlerine saldırılar düzenlemiştir. 

Suriye’de ise bölücü bir hareket söz konusu değildir. Gösteriler, tamamen barışçıl birer yürüyüş şeklinde başlamış, halkın yöneticilerinden memnun olmadıklarını belirttikleri protesto faaliyeti olarak gerçekleşmiştir. Sayısı artan gösterilerde Suriye güvenlik güçlerinin birkaç farklı gösteride silahsız göstericiler üzerine ateş açmaları sonucu onlarca kişi hayatını kaybedince Suriye halkının gösterilere desteği artarken atılan sloganların dili ağırlaşmıştır. Daha sık ve daha çok katılımcı ile düzenlenen gösteriler sonucunda Suriye ordusu kullandığı şiddetin dozunu artırmayı seçmiştir. Sudan’da ise durum farklıdır. SPLA, Sudan 1956’da bağımsızlığını ilan ettiği zaman silahlı mücadele başlatmıştır. Diğer bir ifadeyle, Sudan bağımsızlığını resmen 1 Ocak 1956 günü kazanmış olsa da o gün yapılan resmi tören aslında birkaç ay öncesinde alınmış bir kararın kutlamasıydı. Güney Sudanlı muhalif gruplar, ülke henüz resmen bağımsızlığını kazanmadan önce silahlı mücadeleye başlamıştı. Kısacası, Güney Sudanlılar bağımsızlık taleplerini meşru yollar ile dile getirerek mücadeleleri barışçıl yollar ile siyaset kurumu üzerinden çözmeyi denememiştir. 

Darfur Meselesi ve Sudan-Suriye Karşılaştırması

Türkiye’nin Sudan ile yakın ilişkiler geliştirmesinin eleştirilmesinin arkasında yatan sebeplerden bir diğeri de Darfur sorunu yüzünden uluslararası toplum nezdinde oluşturulan “Arapların” Darfur’daki “Afrikalıları” sistematik şekilde öldürerek soykırım suçu işlediği algısıdır. Sudan hükümetinin ve özellikle devlet başkanı Ömer el-Beşir’in Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanmak istenmesi ile Türkiye’de birçok insanın dikkati Darfur’da yaşananlara çevrilmiştir. Darfur’da yaşananları iki aşamaya ayırmak doğru olacaktır. Birinci aşamada, 1987-89 yılları arasında toprak sahibi aşiretler ile topraksız kalan aşiretler arasında yerel düzeyde çatışmaların yaşandığı toplumlararası (intercommunal) bir savaş yaşanmıştır. İkinci aşamada ise, 2003 yılında yerel aşiretler arası çatışmaların yaygınlaşarak silahlı grupların bölgede egemenlik kurması sonrasında Sudan ordusuna ait garnizonlara silahlı saldırılar düzenlenmesi karşısında olaya hükümet dâhil olmuş ve konu ulusal bir sorun haline gelmiştir. Sonrasında ise, uluslararası sivil toplum kuruluşlarının konuyu soykırım çerçevesi içinde uluslararası arenaya taşıması ile tartışma dünya kamuoyunda bilinir hale gelmiştir. 

Darfur’da yaşanan yerel çatışmaların kökeninde sömürgecilik döneminde uygulanan politikalar sonucu toprağın, yani tarım ve hayvancılık için gerekli alanın, bazı aşiretlerden alınarak başkalarına verilmesi yatmaktadır. Özellikle 1990’lı yıllarda değişen coğrafi ve iktisadi şartlar da bu yerel sorunun tüm bölgeye yayılmasında rol oynamıştır. Darfur’da aşiretler arası yaşanan çatışmalarda coğrafi ve iktisadi şartların rolünü anlatan çalışmalar olduğu için bu husus derinlemesine ele alınmayacaktır.(1) Yerel düzeyde aşiretler arası çatışmaların genişleyerek devlete isyana dönüşmesi ve kamu binalarına sıçraması sonucu hükümet silahlı kuvvetlerini isyanı bastırmak için görevlendirmiştir. Uluslararası sivil toplum kuruluşları ise yaşanan bu iç savaşın taraflarını dünyaya “Araplar” ve “Afrikalılar” olarak hatalı bir şekilde yansıtmıştır. Hâlbuki bu olayda kullanılan Arap ve Afrikalı kavramları etnik veya dini bir ayırmaktan daha çok iç içe geçmiş birçok aşiret arasında farklı yaşam/geçim tarzına sahip grupları tanımlamak için kullanılmaktadır.(2) Birleşmiş Milletler’in tanımına göre soykırım; bir ulusu, etnik grubu, dini grubu veya ırkı hedef alan ve sistematik biçimde yürütülen bir yok etme eylemdir. Darfur’da çatışan taraflar etnik veya dini gruplar değil farklı ekonomik geçim kaynaklarına sahip gruplardır. 

Bugün Ömer el-Beşir’in ve Sudan hükümetinin soykırım ile suçlanmasının ardında yatan sebeplerden birisi de sorunun siyasileştirilmiş olmasıdır. Yaşananlara ideolojik ve siyasi olarak yaklaşanlar Darfur’da olup biteni olduğundan daha trajik göstermiş ve dünya kamuoyunda bu iç savaşın bir soykırım olduğu algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Örneğin, ABD’de dönemin Afrika’dan sorumlu dışişleri bakan yardımcısı Robert Zoellick 2005 yılı başında Sudan’a yaptığı gezi sonrasında Darfur’da ölü sayısının 60 bin ile 160 bin arasında olduğunu belirtmiştir. Washington Post gazetesi ise Nisan 2005’te yayımladığı haberde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Darfur’daki ölü sayısını 70 bin olarak duyurduğu raporunu eleştirerek bu tür demeçlerin Darfur’da gerçekleşen ölümleri gerçek boyutta yansıtmadığını belirtmiştir.(3) Ancak, Bush yönetimi Darfur’da yaşananları “soykırım” olarak nitelerken dayandığı kaynaklar bu rakamlar değil, Uluslararası Adalet Koalisyonu (Coalition for International Justice-CIJ) adlı sivil toplum kuruluşu tarafından DSÖ ile aynı zamanda hazırlanan ancak daha önce kamuoyuna sunulan rapor olmuştur. CIJ raporunda ise Çad’daki mülteci kamplarında yaptığı çalışma sonrasında Nisan 2005’te iç savaşın başlamasından bu yana geçen yaklaşık iki yıllık süre zarfında 396.563 kişinin yaşamını yitirdiği iddia edilmiştir. Darfur’da ölenlerin sayısına dair ABD dışişleri yetkilisi ve DSÖ tarafından verilen rakamlar ile CIJ’nin verdiği rakam arasındaki fark kayda değerdir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından Darfur’da yaşananları araştırmak için görevlendirilen komisyon, 18 Eylül 2004 tarihinde yayımladığı raporunda Darfur’da hükümet güçleri ile asiler arasında çatışmaların yaşandığını kabul etmiş fakat yaşananların soykırım olarak nitelendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. BM, DSÖ ve Amerika’nın kendi bürokratlarının verdiği bilgilerin aksine birkaç sivil toplum örgütünün sunduğu veriler ışığında George W. Bush yönetiminin siyasi tavrını belirlemesi Darfur sorununu da tartışmalı kılmakta, hadisenin ne kadar siyasileştirildiğini gözler önüne sermektedir. 

Suriye’de yaşananlar hiçbir şekilde Darfur ile karşılaştırılamayacak kadar farklıdır. Darfur’dakinin aksine Suriye’de muhalifler ilk etapta silahlı bir mücadeleye girişmemiştir. Ayrıca, Suriye’de yaşananlar ile ilgili uluslararası haber ajanslarına düşen ve internette aktivistler tarafından paylaşılan videolar ülkede yaşananlar hakkında az çok fikir vermektedir. Suriye’de Esed rejimine bağlı güvenlik güçleri 20 binden fazla insanı öldürmüş, 200 binden fazla vatandaşın da ülkeyi terk etmesine ve komşu ülkelere sığınmasına sebep olmuştur. Bu veriler BM tarafından onaylandığı gibi birçok somut veri ile teyit edilebilir. Fakat Darfur’da komşu ülkelere sığınan mültecilerin sayısı hakkında Batılı sivil toplum kuruluşları tarafından iddia edildiği gibi yüzbinler rakamını destekleyen somut veri bulmak son derece zordur. 

Şebbiha ile Cancavid Farkı

Suriye ile Sudan’ı karşılaştırıp benzerlik olduğunu savunarak Türkiye’yi iki ülkeye farklı muamele etmekle itham edenlerin öne sürdükleri savlardan birisi de sivilleri Suriye’de Şebbiha milislerinin Sudan’da ise Cancavid milislerin öldürdüğüdür. Hâlbuki Suriye’deki Şebbiha milisleri ve Sudan’daki Cancavid olarak adlandırılan grup çok farklıdır. Suriye’de Şebbiha milisleri devlet tarafından kurulmuş, devlete çalışan güçlerdir. Sudan’daki Cancavid denen gruplar ise Güney Sudan sınırına yakın bölgedeki göçebe gruplardan oluşmaktadır. Kelime anlamı olarak da Cancavid atlı savaşçı demektir. Cancavid güçleri Sudan devleti tarafından kurulmuş bir birlik değil, Sudan hükümetinin SPLA güçlerinin kuzeye sızmasını önlemeleri için silah desteği verdiği sınır bölgesinde yaşayan göçebe aşiretlerin kurduğu resmi olmayan, devlete çalışmayan silahlı güçlerdir. Şebbiha Suriye devletinin parçası iken Cancavid Sudan devletinin parçası değildir. Sudan’da yaşananlar, devlet otoritesinin zayıfladığı Darfur bölgesinde göçebe yaşayan unsurların silahlanmasıyla ve Darfur’daki silahlı gruplarla çatışmaları sırasında hukuk dışına çıkmasıdır. 

Bir diğer fark ise Sudan ile Suriye arasında devlet olma veya hükmetme gücüdür. Sudan hükümetinin etkisi Hartum ve ülkenin kuzey doğusu dışında pek hissedilmezken Suriye’de devletin varlığı ülke topraklarının çoğunluğunda hissedilmektedir. Diğer bir ifadeyle, Sudan ile karşılaştırıldığında Suriye daha çok “devlet”tir. Dolayısıyla, Suriye’de Şebbiha milislerinin veya silahlı güçlerinin kendi başına hareket etme ihtimali Sudan gibi merkezi hükümet otoritesinin yaygın olmadığı bir ülkeye göre daha azdır. 

Sonuç

Son dönemde Türk hükümet yetkililerinin Suriye yönetimini daha sert bir dille eleştirmesinin bazı çevrelerce eleştirilmesi doğru değildir. Suriye’de güvenlik güçlerinin Esed rejiminin devamı uğruna halkı doğrudan hedef almasının, yerleşim yerlerini bombalamasının savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Türkiye’nin Sudan’a karşı takındığı tavır ile Suriye’ye karşı takındığı tavır arasında ise bir çelişki yoktur. Her şeyden önce Suriye ve Sudan olayları yukarıda anlatıldığı gibi oldukça farklı vakalardır. Kaldı ki, Türk liderler, Darfur olayının uluslararası gündemi meşgul ettiği 2007-2009 yılları arasında Sudanlı meslektaşları ile yaptıkları görüşmelerde yaşanan şiddetin son bulmasını arzu ettiklerini, bunun için Türkiye’nin yardıma hazır olduğunu belirtmiştir. Güney Sudan ile yaşanan sorun 2005 yılında imzalanan anlaşma ile son bulurken Darfur’da yaşanan şiddet olayları uzun sürmemiştir. Halen Darfurlu liderler ile Hartum yönetimi arasında bağımsızlık dışında yetki paylaşımı üzerine görüşmeler sürmektedir. 



Dipnotlar:

1. Hasan Öztürk, Darfur’daki İç Savaşı Anlamak, Avrasya Etüdleri, 40, 2011-12,  s.123-144
2. Hasan Öztürk, Darfur veya Bir Krizi İsimlendirme Sorunu, (Erişim: 13.08.2012)
http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=174:
darfur-veya-bir-krizi-simlendirme-sorunu&catid=80:analizler-afrika&Itemid=141
3. Darfur's Real Death Toll, The Washington Post, 24 Nisan 2005 (Erişim:13.08.2012)
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/articles/A12485-2005Apr23.html
Böylesi soykırımla tartışmaları ile ilgili bir haberin the Washington Post gazetesinde tam da Ermenilerin soykırım iddialarının ABD gündeminde yer bulduğu bir günde yayınlanması ilginç bir tesadüftür(!).
4. Report of the International Commission of Inquiry on Darfur to the United Nations Secretary-General (Erişim: 05.09.2012)
http://www.un.org/news/dh/sudan/com_inq_darfur.pdf

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top