Terörü Çembere almak ; Hatay-El Bab- İdlib

A- A A+

Suriye’deki iç savaşın başladığı 2011 yılından beri, Türkiye’nin krize müdahalesinin, farklı gelişmeler karşısında farklı boyutlarda olduğunu görüyoruz. Hemen güney sınırında başlayan, bölgede istikrar ve barışa doğrudan tehdit teşkil eden böyle bir çatışma ortamının Türkiye’yi etkilememesi zaten en başından beri mümkün değildi.  Önceleri diplomatik yolları zorlayan, sonra zaman içerisinde uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmek için mücadele eden Türkiye, sonunda kendisi sahaya inmek zorunda kalarak, Ağustos 2016 da başlattığı Fırat Kalkanı harekatı ile bölgedeki savaşmayan sivillerin göçünü emniyetli bir alanda karşılayıp onlara gerekli asgari yaşam koşullarını sağlamayı hedeflemiş, terör örgütlerinin Türkiye Cumhuriyeti topraklarına, Türk milletine ve bölgede yaşayan halka verdikleri zararı sonlandırmayı da bu harekatın amaçları arasında saymıştır.

 

Bölgede gelişmeleri birbirinden ayırmak, olayları tek tek ele alarak çözüme yaklaşmak uygun bir bakış açısı değildir. Bütün aktörler her konuda birbirini kollayan, ulusal çıkarları doğrultusunda, durum ve şartlara göre değişen dinamik bir politika izlemektedir. Suriye’de ve Irak’da Daeş ile mücadelenin en kritik safhasında ortaya çıkan Katar olayı sırasında, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı karşısında ve referandum sürecinde yaşananlar bunun en somut örneğidir. Bölge ülkesi olarak uzun süredir sahada farklı taraflarda mücadele yürüten Türkiye ve İran’ın, bağımsız Kürdistan Devletinin kurulması çalışmalarına ortak tepkisi ve yakınlaşmasını bu kapsamdaki bir siyaset değişikliği olarak kabul etmek gerekir.

 

ABD’nin Başkanlık seçimi dönemindeki ağır kalan tepkileri bölgede özellikle Rusya ve İran’ın öne çıkmasında etkili olmuştur. Yeni yönetimin göreve başladığı Ocak 2017’den itibaren ise, ABD yönetimi içerisinde özellikle güvenlik alanında yaşanan fikir ayrılıkları ve görev değişiklikleri sonucunda beliren duraksamalar yanında, bütün ikazlara rağmen bir terör örgütü ile mücadeleyi başka bir terör örgütü vasıtasıyla sürdürmeyi benimseyen Suriye stratejisi, Türkiye tarafından endişe ile izlenmiştir. Özellikle sivillerin hedef alındığı saldırıların giderek artması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bir türlü uygulanamayan Suriye’de çatışmaların durdurularak ateşkes ilan edilmesi kararının artık hayata geçirilmesi için birşeyler yapmayı zorunlu hale getirmiştir. Yine bu dönemde, PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı YPG’nin Fırat Kalkanı harekatı ile yarım kalan kantonları birleştirerek terör koridoru oluşturma çabaları en azından Akdeniz’e bir çıkış bulunması şekline dönüşmüş ve  özellikle İdlip bölgesinde bir türlü yavaşlatılamayan muhalif direnişine bir çözüm olarak düşünülmeye başlanmıştır. Bu konuda YPG'nin bir sonraki hedefine ilişkin olarak Afrin Kantonu Savunma Komitesi Sözcüsü, “Suriye ve Suriye milletinin meselesi Kürt ve Suriyeli olarak bizler için her şeyden önemli. İdlib ve bazı kentlerden halk bizden yardım talep ediyor” dediğinde, amaç açık olarak anlaşılmıştı.

 

Bu süreçte, geliştirilen bir inisiyatif ile, Suriye’de 2016 yılında ilan edilen ateşkesi uygulamaya geçirmek amacıyla başlatılan Astana görüşmelerinin 3-4 Mayıs 2017 de düzenlenen dördüncü toplantısında garantör devlet olan Türkiye Rusya ve İran, rejim ve muhalefet arasında çatışmaların en yoğun olduğu İdlib ili ve çevresi, Humus ilinin kuzeyindeki belli bölgeler, başkent Şam'daki Doğu Guta, Suriye'nin güneyindeki Dera ve Kuneytra illerinde "çatışmasızlık bölgeleri" kurulmasına karar vermiştir. Beşincisi 4-5 Temmuz'da düzenlenen diğer toplantıda ise garantör ülkeler, Ortak Çalışma Grubu'nun çatışmasızlık bölgelerinin sınırları üzerine çalışmasına devam etmesi kararı almış ve İdlib hariç diğer üç çatışmasızlık bölgesinde ateşkes uygulamasına geçilecek şekilde güvenlik tesis edilmeye başlanmıştır. Yine son olarak, 14-15 Eylül 2017 tarihlerinde Astana'da altıncısı düzenlenen Suriye toplantısında Türkiye, Rusya ve İran heyetleri, İdlib'te oluşturulacak çatışmasızlık bölgesinde uzlaşarak üç garantör ülkenin kontrol güçlerinin, rejim ve muhalifler arasında çatışmayı engellemek için bölgede konuşlanmasına karar vermiş, zirve sonrası yapılan ortak açıklamada "Suriye'deki çatışmasızlık bölgeleri 6 ay süreyle oluşturulacak, gerekirse uzatılacak." ifadesi yer almıştır.

 

İşte bütün bu gelişmeler ve alınan kararlar sonucunda, ateşkesin tesis, gözetim ve devamı ile, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşması ve yerlerinden edilen insanların evlerine dönebilmeleri için gerekli imkanları sağlamak maksadıyla, garantör devletler tarafından mutabık kalınan İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesinde görev yapacak Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları, önce 8 Ekim 2017 de bölgeye girerek keşif faaliyetlerine, sonra 12 Ekim 2017 tarihinde de ilave birliklerle gözlem noktaları tesis etmeye başlamıştır. Bu harekatın aslında 8 Ekim tarihinden çok önce, Türkiye tarafından da terör örgütü olarak kabul edilen Heyet-ü Tahrir eş-Şam (HTŞ)’ın bölgeden çekilmesi için, Türkiye’ye yakın muhalif grupların çalışmaları ile alanın hazırlanması şeklinde başladığını değerlendirmek mümkündür.

 

Harekatın hedefine ulaşması, yani ateşkesin sağlanması görünen bir amaç olmakla birlikte, sahadaki bütün aktörlerin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda farklı amaç ve beklentilerinin olduğu da kabul edilmelidir. Türkiye’nin bu kapsamda, terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG tarafından İdlib’e yapılacak bir müdahalenin önü kesilmiş olması ile bir anlamda Fırat Kalkanı Harekatının ikinci bir safhasını uygulamaya koyduğunu söylemek mümkündür. Uluslararası hukuka uygun olarak ve garantörlük mutabakatı gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinin göreve başladığı İdlib bölgesinde, çatışmaların kısa sürede tamamen sona ermesi iyimser bir ihtimal olarak kabul edilmektedir. Bir süre daha çatışan tarafların, sağlanacak ateşkesin barış anlaşmasına dönüşmesi sürecinde, anlaşma masasında kendilerine en fazla kazanımı sağlayacak şekilde mücadele edecekleri beklenmelidir.  Hatta, Ankara ve Şam arasında güven ilişkisinin Rusya aracılığı ile sağlandığı bir dönemde, Suriye’nin Fırat Kalkanı Harekatı gibi, İdlib’e Türk Silahlı Kuvvetlerinin girmesini de egemenliğine yönelik bir hak ihlali sayarak resmen onaylamaması normal karşılanmalı ve kendi davet etmediği yabancı askeri güçlerin ülke topraklarındaki kalma süresini zamanı geldiğinde sorgulama hakkını korumak olarak kabul edilmelidir.

 

Bu bağlamda, Türkiye’nin, ülke bütünlüğüne, devletin egemenliğine ve milli birlik beraberliğe zarar verecek tehditleri yani birinci öncelikli güvenlik endişelerini giderecek tedbirleri alması, bu tedbirleri zaman ve koşulların değişmesine bağlı olarak yeniden gözden geçirmesi ve gerektiğinde yeni hareket tarzları üretmesi, çok değişken uluslararası ilişkilerin yaşandığı böyle bir coğrafyada doğru bir yöntem olarak değerlendirilmelidir. Dostluk ve düşmanlık hatta müttefiklik kapsamı, ulusal çıkarlar önceliğinde aşındırılabilmekte, ortak payda olan değerler her an değişebilmektedir. Böyle bir ortamda elbette Türkiye bazı hesaplı riskler almak ve güvenliğini milli sınırları ötesinden sağlamak için her adımı atacaktır. Emperyalizmin enerji ihtiyacını Akdeniz’e taşıyacak olan ve Terör Koridoru olarak da nitelendirilebilecek güney sınırlarımız boyunca PKK kontrolündeki bir bölgeye Hatay’ın ana vatana katılması ile uluslararası hukuk çerçevesinde Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilen set gibi, Fırat Kalkanı Harekatı ve İdlib’deki Türk askeri varlığı da meşru zeminde engel olmaktadır. Bu nedenle birçok aktör açısından, İdlib Gerginliğin Azaltılması Bölgesindeki başarı sadece askeri değil, Türkiye ve desteklediği gruplar için bir siyasi sınav niteliğindedir. Geçmişte bölgede yaşanan çeşitli kışkırtma ve tertipleri de dikkate alarak, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da dengeli ve dikkatli bir dış politika stratejisi izlemek uygun olacaktır.

Back to Top