Avrupa’da aşırı sağ tehdidi

Sibel KARABEL
27 Ekim 2017
A- A A+

2017 Avrupa’nın genelinde seçimlerle dolu bir yıl olarak yerini aldı. Bu seçimleri ortak paydada buluşturan güçlü bir unsur ise; sağ partilerin yükselmesi buna mukabil ana akım siyasetin kan kaybetmesi olarak ifade edilebilir.

 

Aslında Avrupa’da sağın yükselmesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra döngü halinde tekrarlanan birtakım dinamiklerle doğrudan ilişkilendirilebilir. Bu açıdan bakıldığında; göç, ırkçı-İslamofobik söylemlerin radikalleştirilmesi ve ekonomik kriz/gerilemenin tetiklediği bir döngünün Avrupa sahnesindeki siyaseti çeşitli yönlerden şekillendirdiği gözlemlenmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomisi çökmüş ve işgücü ihtiyacı akut halde olan bir Avrupa’da bile gelen göçmenlere ‘geçici’ olarak bakılmış ve göç politikası gerek nitelik gerekse nicelik olarak kapsayıcı olmakta eksik kalmıştır.

 

Göç-Irkçılık-İslamofobi

 

Günümüze geldiğimizde ise, Suriye iç savaşından kaçan yaklaşık 1,2 milyon göçmen Avrupa’da oluşturduğu baskının yanı sıra, 2008 yılındaki Ekonomik Krizin negatif etkilerini tam anlamıyla atlatamamış bir Avrupa durmaktadır. Nitekim, krizden bu yana AB ilk defa bu sene ekonomik büyüme kaydetti. Dolayısıyla, ekonomik sorunlar Avrupa’da özellikle radikalleşmiş sağ partilere uygun zemin hazırlamaktadır. Bu partilerin en önemli argümanlarından birini de göçmenler ve kendi ülkelerine ekonomik ve güvenlik alanlarında vereceklerini düşündükleri zararlar üzerinden şekillenmektedir. Belçika, Fransa ve İngiltere’de düzenlenen terör saldırıları da AB’yi mülteci meselesini ve özellikle Suriyeli mültecileri ‘güvenlikleştirme’ kapsamında değerlendirmesine sebep oldu. Böylece, göç/göçmenler iç politika malzemesi haline getirilmiş bir konumda karşımıza çıkmaktadır.

 

Göç-Irkçılık-İslamofobi denklemine dair Avrupa’daki son seçimlere atıf yapıldığında birçok ortak söylem bulmak mümkün. 18 Eylül’deki Almanya Federal Meclis (Bundestag) seçimlerinde henüz yeni kurulmuş bir parti olan AfD (Almanya için Alternatif)’nin, %12.6’lık oyla 94 sandalyeyle meclise girmesi Avrupa’da yükselen sağ trendine verilebilecek geçerli örneklerden biridir. Bir önceki seçimlerde yüzde 5’lik barajı aşamamış olan AfD kurulduğu 2013’te Almanya’nın çıkarlarını zedelediği gerekçesiyle Euro Bölgesi politikalarına karşı bir duruş sergilemiştir. İlerleyen zamanda ise Avrupa Birliği’ne bütünüyle karşı çıkmış ve sonrasında da ‘İslam’ın Almanya’da yeri olmadığını’ savunmaya başlamıştır.

 

Angela Merkel’in özellikle ikinci döneminden sonra ‘göçmen’ politikasındaki sürdürdüğü pragmatik tutumun ve liderliğini yaptığı CSD/CDU’nun (Hristiyan Demokrat Parti) genel yaklaşımının bu bağlamda farklılaşmasının, AfD’nin yükselmesine zemin hazırladığı bir gerçek. Ancak, söylemler ve oyların zaman içinde hızlıca yükselmesi de oluşturulmak istenen algının karşılık bulduğunun bir işareti olarak okunabilir.

 

Avusturya Ve Çekya Seçimleri

 

15 Ekim’deki Avusturya seçimlerindeki tabloda ise; ülkenin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Parlamentosundaki en geniş sağ bloka sahip olduğu görülmektedir. Sebastian Kurz’un liderliğindeki Avusturya Özgürlük Partisi (ÖVP) yüzde 31.5’la en yüksek payı alırken yine sağ tandanslı FDÖ yüzde 26 oy oranına sahip olmuştur. Partilerin her ikisinin de ortak argümanı; göç karşıtlığı ve Orta Doğu’dan gelen göçün sınırlandırılması ve ‘siyasal İslam’ temaları olduğunun altını çizmek gerek.

 

Çekya’da 23 Ekim’de gerçekleşen Parlamento seçimlerinde ise temel mesele doğrudan AB karşıtlığı değil ancak AB’nin göçmen politikalarının sınırlandırılması olmuştur. Burada ülkeler arası dinamiklerin farklılıkları da dikkat çekicidir. Nitekim Çekya, AB içinde %2’lik enflasyon ve % 3 işsizlik oranlarıyla nisbeten refah açısından istikrarı yakalamış bir üye devlettir. Ancak, yine ‘göç’ ve göçün güvenlikleştirilmesinden dolayı iç politika argümanı haline dönüştürülmesi Avrupa siyasetinde sağın yükselmesine ivme kazandırmıştır.

 

Bu durum ise, Avrupa’nın ve Avrupa Birliği’nin üzerine kurulduğu ve kurucu anlaşmalarıyla da resmi olarak deklare edilen ve tüm üye ülkelerce ortak olduğu savunulan değerlerle ters düşmektedir. Bu değerler; insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve azınlıklar da dahil insan haklarına saygıdır. Bu değerlerin; çoğulculuğun hakim olduğu, ayrımcılık yapılmayan, eşitlik, adalet ve birliğin olduğu bir toplumda üye ülkelerce ortak olarak tanımlandığını belirtmekte fayda vardır.

 

Merkeziyetçi Çizgide Alternatif Arayışı

 

Eş zamanlı olarak Avrupa siyaset sahnesinde beliren bir görüntü de, seçmenin geleneksel sağ-sol fraksiyon arasında seçim yapma tercihini merkeziyetçi çizgideki altenatiflere yönlendirmiş olmasıdır. Fransa 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde; Ulusal Cephe (FN) lideri Marine le Pen’in Avrupa Birliği (AB)’nden çıkmak, Euro bölgesinden çekilmek ve ‘siyasal İslam’ gibi iddialı söylemleri seçim süreci boyunca zemin bulsa da; siyasi geçmişi bulunmayan merkeziyetçi ‘En Marche’ hareketinin lideri Emmanuel Macron Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Fransa özelindeki beklenti kronikleşmiş hale gelen işsizlik sorunu ve ekonomik problemlerin önceki hükümetler tarafından karşılanmamış olmasıdır.

 

Benzer şekilde Hollanda’daki son genel seçimlerde; Avrupa sağının en radikal söyleme sahip lideri Geert Wilders 2006 seçimlerinde %5 oy potansiyelini bulmuşken oy oranını %13’lere çıkarmıştır. Fakat, Mark Rutte’nin önderliğindeki merkez sağ ilk sırayı almış ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker sonuçları ‘aşırılıkçılığa karşı ve Avrupa’ya dair’ olarak değerlendirmiştir.

 

Sonuç itibarıyla, Fransa ve Hollanda örneğinde olduğu gibi aşırı söylemler belli dönemlerde popüler destek bulsa da seçim sonuçları bizi farklı bir gerçeklikle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu da Avrupa’nın siyasal zemininde sağ yükselişteyken bir yandan da ana akım siyasetinin ağırlığının azalmasıdır. Tüm bunların ışığında, Avrupa’da sağın yükselmesi belirli bir sürecin zaman zaman nüksetmesi olarak değerlendirilebilir.

 

 

Bu Yazı 27 Ekim 2017 Tarihinde Yeni Şafak'ta Yayımlanmıştır.

 

Back to Top