Metsamor Nükleer Santrali: Bölgesel Güvenliğe Bir Tehdit

Dr. Sabir ŞAHTAHTI
02 Kasım 2017
A- A A+

Her bir devlet kendi güvenliğini bütünüyle temin etmek için çağdaş dünyada mevcut olan bütün hukuk ve beraberliklerden istifade etmek hakkını kendine saklar. Çağdaş devirde devlet ve hükümetlerin karşısında duran gerekli ve ertelenemez görevlerden biri de enerji güvenliğidir. Bu mesele devamlı olarak hükümetler karşısına çıkan doğal bir süreçtir. Yeryüzünde insanların sayısının sürekli olarak artması, sanayinin devamlı gelişimi, bundan dolayı enerjiye olan talebin her an artması enerji güvenliğinin temin edimesinde ciddi sorunlar yaratmaktadır. Enerji güvenliğinde önemli gerekliliklerden biri de nükleer teknolojiden bu amaçla istifade etmektir. Fakat bu faktör enerji güvenliğinin sağlanmasında itici bir etkense de, başka bir tarafdan kendi özünde doğal ve belli bir amaçla doğabilecek bir tehlike kaynağıdır.

 

Tarihten bilindiği gibi nükleer enerjisinden barışçıl amaçlarla istifade edilmesine ilk defa 27 Haziran 1954 tarihinde SSCB’de başlandı. SSCB topraklarındaki Obninsk bölgesinde ilk nükleer reaktörü devreye sokduktan sonra, 1956’da Fransa ve Büyük Britanya’da nükleer reaktörler inşa edildi. 1957’de ABD aynı adımı atarak kendi nükleer reaktörunu kurarak enerji ihtiyacını kendi adına temin etmeye başladı.

 

Böylelikle 63 yıldır (1954-2017), aktif şekilde kullanılan nükleer reaktörler şu anda gezegendeki en büyük tehlike kaynağı durumundadırlar. Bu tehlikenin unsurları: Nükleer santrallerin kullanım sürelerinin dolması; bu reaktörlerde gözlenen teknik kaza riskleri; reaktörlerin yerleştirildikleri bölgelerde ortaya çıkabilecek doğal felaketler; savaş ve kriz şartlarında Nükleer santrallerin kasıtlı olarak hedef alınması; nükleer enerji ve bileşenlerinin terörist güçlerin eline geçmesi vs. Saydığımız bu hususlar insanlık için ayrı ayrı devletlerdeki mevcut nükleer silahlar kadar tehlikelidir.

 

Yukarda saydığımız faktörler, yürütülen fikir ve düşünceler temelinde diyebiliriz ki, enerji güvenliğini temin etmek ve küresel radyasyon riskine maruz kalmamak, bütün dünya açısından aynı derecede öneme sahiptir. Nükleer güvenlik, ülkeler için iki yönü ile karakterize edilir. Birincisi nükleer enerjiden istifade etmek, ikincisi ise radyasyon riskine maruz kalmamak ve aynı zamanda çevresi için de böyle bir tehlike yaratmamak. Hakkında konuştuğumuz konuyla alakalı meselelerden biri de şu anda dünyada çok aktif bir tartışma konusu olan, Ermenistan’daki kullanım süresi uzun bir süredir sona ermiş Metsamor nükleer santralidir. Yukarda bahsettiğimiz tehlikeli hususların hepsi Metsamor’da mevcuttur.

 

Metsamor Nükleer Santrali’nin Tarihi

 

Öncelikle bu reaktör hakkındaki genel bigileri sunalım. Ermenistan’ın Metsamor Nükleer Santrali, başkent Erivan’ın 40 km güneyinde, Türkiye’nin Iğdır, Azerbaycan’ın Nahçıvan ve İran’ın batı sınırlarından sadece 16-20 km uzaklıktadır. Resmı kaynaklara göre, 1973’te inşaatına başlanılan nükleer santral bugün Ermenistan’ın enerji ihtiyacının yaklaşık %40’ını karşılamaktadır. Santralde kullanılan iki adet VVER-440 Model V230 tipi nükleer reaktör, 440 Megawatt enerji üretmektedir. Metsamor’un birinci reaktörünün bir deprem direnç sistemi yoktur. En tehlikelisi ise, Metsamor’un nükleer yakıtını koruyacak bir koruma havzasının (containment vessel) olmamasıdır ki bu koruma sistemi zamanında Çernobil’de de mevcut değildi.

 

Konunun bu kısmında 26 Nisan 1986 yılında meydana gelmiş Çernobil faciasına kısaca değinmekte fayda var. Bu facia sonucunda Ukrayna, Belarus, Rusya ve daha 14 Avrupa ülkesinin toprakları radyasyona maruz kaldı. BM Genel Kurulunun 8 Aralık 2016 tarihli A/RES/71/125 sayılı kararıyla 26 Nisan tarihi Çernobil Faciasının anma günü kabul edildi. 26 Nisan 1986 yılında meydana gelmiş Çernobil nükleer felaketi insanlık tarihindeki en dehşetli felaketlerden biridir. Çernobil kazasının üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen, sebep olduğu radyoaktif, insani, ekolojik, sosyo-iktisadi zararlar hala devam etmektedir. Çernobil kazasının üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen kaza bölgesi afet bölgesi olarak kalmaktadır. Bölgedeki güçlü radyoaktif serpintinin en ağır sonuçlarından biri de, kaza sonrası çok sayıda tuhaf hayvan türleri meydana gelmiştir ki, bunların her biri insan yaşamı için ciddi bir tehdit, istenmeyen hastalıkların kaynağı, insan psikolojisinin bozulmasına kadar etki edebilecek bir tehlike olarak kabul edilir.

 

1980’lerden bu yana Metsamor’un kapatılması için uğraşılmaktadır. 1988 yılında Ermenistan başkenti Erivan’daki depremde santral kapatılmış, fakat  Ermeni hükümeti bu santrali 1993 senesinde yeniden açmaya karar vermiştir. 1995 senesinde ise nükleer santralin ikinci reaktörü de üretime geçmiştir. Santralin 2016’ya kadar enerji üretmesi planlanmaktaysa da, Ermenistan Enerji Bakanı Yardımcısı Areg Galstyan santralin 2031’a kadar faaliyetini sürdürebileceğini belirtmiştir.

 

2016 Ocak ayında ise Metsamor nükleer reaktörü’ndeki kaza Ermenista’da halkın endişesini arttırmış; ülke vatandaşları ise reaktörün faaliyetlerinin acilen durdurulması ile alakalı ilgili uluslararası kuruluşlara şikayet mektubu göndermişlerdir.

 

Dünya kamuoyu insanlık için ortaya çıkabilecek radyoaktif riskleri kademeli olarak azaltmak ve gittikçe bu tehlikelerden tam uzak olmak için uğraşmaktadır. Buna nükleer başlıklı silahların kaldırılması, kullanım süresi sona eren reaktörlerin faaliyetlerinin sonlandırılması, reaktörlerden çıkan radyoaktif atıkların güvenli bir şekilde korunması, aynı zamanda nükleer enerji ve türevlerinin terörist güçlerden sıkı bir şekilde korunması gibi konular dahildir. Geleneksel olarak organize edilen Nükleer Güvenlik Zirveleri bu bağlamda en kapsamlı uluslararası çağrı merkezi olarak kabul edebiliriz. 31 Mart – 01 Nisan 2016 tarihlerinde Washington’da bu yönde bir adım daha atıldı. Bu tarihte Washington’da gerçekleştirilmiş olan 4. Nükleer Zirvesi dünya kamuoyunun dikkatini bir kez daha nükleer güvenlik konularına çevirdi. Zira nükleer terörizm, dünya için ciddi bir tehlike unsurudur. Bu anlamda Zirve, nükleer terörizmin önlenmesine yönelik önemli bir uluslararası girişim olarak tarihe çoktan not düşülmüştür. Zirvede 50’den fazla ülkenin devlet ve hükümet başkanları, farklı uluslararası teşkilatların temsilcileri hazır bulunmuşlardır. Zirve kapsamında dünyada tehlike doğuracak nükleer ürünlerin hacminin azaltılması, nükleer enerji santrallerinin güvenliğinin teminat altına alınması ve teknik-doğal tehlikelere karşı dayanıklılığının arttırılması, radioaktif kaynakların güvenliği ile ilgili uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılmıştır.

2 Haziran 2016 tarihinde Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye, İsrail, Ukrayna, İran, Belarus, Rusya, Kazakistan ve Ermenistan STK’larının katılımı ile “Stop-Metsamor” uluslararası koalisyonunun kurucu konferansı gerçekleştirilmiştir.

 

Eski ABD Başkanı Obama, “Bazı ülkeler zenginleştirilmiş uranyum kaynaklarına sahiptirler ve bu ülkelerin söz konusu kaynakların azaltılması yönünde karar almış olmaları önemlidir. Önemli nükleer merkezlere sahip olan fakat bunların güvenliğini güvence altına almayan ülkelerin olduğu bir gerçektir. Söz konusu ülkelerin nükleer güvenliğin oluşturulması yönünde tecrübe transferine ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçları giderme yönündeki girişimleri de bulunmaktadır. Ayrıca, nükleer kaçakçılık için transit olma tehlikesiyle karşı-karşıya kalan diğer başka bir grup ülkelerin de olduğu malumdur. Biz bu tür ülkelerle sınır güvenliği ve nükleer ürünlerin ortaya çıkarılması yönünde işbirliği içerisindeyiz. Azerbaycan coğrafi konumu itibariyle bu süreç açısından önemli bir partner ülke konumundadır.”

Günümüz itibariyle nükleer güvenlik yönünden dünya devletlerini ilgilendiren konulardan bir diğeri, radyasyon riskinin sınırların dışında tutulmasıdır. Doğal olarak hiçbir ülke 26 Nisan 1986 tarihli Çernobyl ve Mart 2011 tarihli Fukushima nükleer felaketinin hedefi olmayı istememektedir. Bu tür tehlikelerin artmasını sağlayan en önemli sebepler, faaliyette bulunan bazı nükleer santrallerin hizmet sürelerini çoktan tamamlamış olmaları, bazılarının da doğal afetlere açık olan bölgelerde yer almalarıdır. Bu tehlikelerin çoğunu bir arada barındıran nükleer tesislerin olduğu da bilinen bir gerçekliktir. Kısacası, nükleer tesislerin doğal afetler, teknik yetersizlikler, siyasi riskler yönünden güvenliğinin teminat altına alınması konusu; sadece söz konusu tesisleri kendi siyasi sınırları içerisinde bulunduran ülkeleri tekbaşına ilgilendiren meseleler değildir.

 

Elbette ki, konu Türkiye’yi bir noktada ilgilendirdiği için son yıllarda hükümetin sergilediği tutuma da müracat etmemiz önemlidir. 2016 Eylül tarihinde Avusturya'nın başkenti Viyana'da Birleşmiş Milletler (BM)  Viyana Ofisi'nde düzenlenen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) Genel  Kurulu'na katılan Türkiyenin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak,  “Ermenistan'daki 47 yıllık Metzamor Nükleer Santrali'nin deprem bölgesinde  bulunduğunu ve komşuları için endişe kaynağı olmaya devam ettiğini belirterek,  "Metzamor Nükleer Santrali kapatılmalıdır. Bölge ve dünya, Çernobil kazasından  sonra bir başka nükleer kazayı göze alamaz." demiştir.

 

Yukarıda bahsedilen birçok tehlikeyi bünyesinde fazlasıyla barındıran nükleer santrallerin dünyadaki belki de tek örneği, Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali’dir. Bölge ülkeleri ve özellikle Azerbaycan, bir yandan dış desteği arkasına alan Ermenistan’ın işgalci politikasının sonuçlarına katlanırken; diğer yandan da bu ülkenin nükleer terörizminin hedefi olmakla da karşı karşıyadır. Zira söz konusu tehlikenin hedefinde Türkiye de bulunmaktadır. Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında nükleer atıkları barındırdığı, Metsamor Nükleer Santrali’nin atıklarını Araz nehri üzerinden Hazar Denizi’ne akıttığı da artık ispatlanmış bir gerçekliktir. İşgal altındaki Azerbaycan toprakları ayrıca nükleer ürünlerin taşınmasında önemli bir transit üssü olarak da kullanılmaktadır.

 

Metsamor Nükleer Santrali hizmet ömrünü çoktan tamamlamış olmakla birlikte ayrıca yüksek deprem riski taşıyan bir bölgede yer almaktadır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Mart 2012 tarihinde Seul’de gerçekleştirilen Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Fukushima’da yaşanan nükleer felakete atıf yaparak, 1976 yılından bu yana faaliyette olan Metsamor Nükleer Santrali’nin bölgenin tamamı ve komşuları için oluşturduğu büyük tehlikeye dikkati çekmiştir. Oysa 2012 Seul Zirvesi’nden sonra geçen 5 yıla baktığımızda bu yönde bir tedbir alınmaması gerçekten çok düşündürücüdür. Fukushima, hatta 26 Nisan 1986 tarihli Çernobil gibi felaketlerin etkisi hala tartışılırken “patlamaya hazır bomba” niteliği taşıyan Metsamor’un Azerbaycan dışında bir ülke tarafından geniş bir şekilde gündeme getirilmemesi çok düşündürücüdür. Oysa muhtemel felaket Ermenistan’ın kendisi başta olmak üzere Hazar çevresindeki tüm bölgeyi ve komşularını ilgilendirmektedir. Yaklaşan felaketi görmezlikten gelmek bir kenara, Ermenistan’ın Metsamor Nükleer Santrali’nin faaliyetini 2026 yılına kadar uzatma niyeti apaçık bilinmektedir ve bu yönde Ermenistan hükümetinin kararı bile mevcuttur. Oysa Metsamor’un Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan ve İran, hatta Rusya için oluşturduğu tehlikenin geçerli olduğu bölgenin coğrafi yüzölçümü, Ermenistan’ın yüzölçümünden kat be kat büyüktür.

 

Kısacası; Washingthon’da gerçekleştirilen en son Nükleer Güvenlik Zirvesi dahil bu yönde gerçekleştirilen girişimlerin sayısının artmasını arzu etmekle birlikte, sonuçlarının uygulanmasını da görmek istemekteyiz. Ayrıca bu girişimler geride bıraktığımız nükleer felakateleri tartışmakla birlikte, yenilerini önlemenin yollarını da aramalıdır. Bu anlamda geçmişte kalan yaşananlar, yeni ve olabilecek muhtemel felaketleri önleme anlamında bir ders olmalıdır. Nükleer terörizmin dünyamızı tehdit altında tuttuğu artık bilinen bir gerçekliktir. Zira 22 Mart 2016 tarihinde Belçika’da gerçekleştirilen terör eylemlerini araştıran güvenlik güçleri teröristlerin başkentte bulunan nükleer santrale yönelik saldırı planlarını da ortaya çıkarmıştır. Ermenistan’ın Azerbaycan ve Türkiye başta olmak üzere bölge için oluşturduğu tehlike dikkatten kaçmamalıdır. 2016 yılı Nisan ayının hemen başından itibaren Ermenistan’ın işgal altında bulundurduğu Karabağ topraklarındaki mevzilerden Azerbaycan’ı taciz ederek sıcak çatışmalara sebep olması nükleer tehlikenin şiddetini de arttırmaktadır. Bu ülkenin Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı nükleer güç kullanma tehdidi de bilinmektedir. Ermenistan’ın bu gücü nereden sağladığı düşündürücü olmakla birlikte; bu gücün zayıflatılarak çökertilmesine yönelik daha ciddi tedbirler alınması gerekliliğini de gözler önüne sermektedir. İşgal edilmiş topraklarında Azerbaycan’ın içine sürüklendiği son sıcak çatışmaları, teröre destek veren bir ülkeyi durdurmaya yönelik fırsat olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu anlamda özellikle Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan çok zor olsa da belki İran ve Rusya’nın desteğini de alarak, Ermenistan’ın bu eğilimlerini bertaraf etmek adına ortak girişimde bulunmalıdır. Bu yönde ayrıca uluslararası teşkilatların desteği de önemlidir. Ermenistan’ın sebep olduğu nükleer tehlikenin önlenmesine yönelik bölgesel işbirliği temelindeki bir girişim, bu ülkenin rolünün zayıflatılması ve içinde terrörcüleri eğittiği Karabağ ve çevresindeki Azerbaycan topraklarından çıkarılmasına yönelik bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.

 

Daha bir önemli hususa dikkat yetirmek gerek. Son zamanlar Ermənistan üst düzey askeri yetkililerin ülkelerinde nükleer silahları olması ile ilgili söylemleri Azerbaycan’ı ve Türkiye’yi nükleer silahla tehdit etmeyi amaçlamaktadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın bu konulara gereken tepkiyi göstermesi gerekmektedir. 

 

 

Dr. Sabir Şahtahtı

Azerbaycan Devlet Haber Ajansı (AzerTAC) Türkiye Büro Başkanı

Back to Top