Deaş Ne Olacak, Deaş’tan Sonra Ne Olacak?

A- A A+

17 Ekim 2017 tarihinde bir terör örgütünün sözde başkenti, bir diğer terör örgütü tarafından, uluslararası bir koalisyonun desteğinde ve bütün dünyanın gözleri önünde el değiştirdi. Kentin tamamı kontrol altına alınamamış olmakla birlikte, tarafların vardığı anlaşma ile Suriyeli olan teröristlerin şehri kontrollü olarak terk ettiği, ancak yabancı teröristlerin şehirden çıkmasına izin verilmediği basına yansımıştı. Halen bazı bölgelerde DEAŞ’ın bu yabancı teröristlerinin temizlenmesi için PKK/YPG’li teröristler tarafından harekât sürdürülürken, aynı şekilde gerek Suriye’de gerekse Irak’ta hükümet güçleri de DEAŞ’ın son direnç noktalarını temizlemeye devam ediyor. Peki bölgede kalan ya da bölgeden bir şekilde ayrılan teröristlerin durumu ne olacak? Bu teröristler ayrıldıktan sonra, harabeye dönen ve otorite boşluğu olan bölgenin durumu ne olacak?

 

DEAŞ devlet iddiasını sürdürmek için, zorla elinde tuttuğu toprak ve yönettiği insan gücünün yanında, özellikle meşru bir yönetim haline gelmesini sağlayacak şekilde, Rakka’da düzenli bir yerel güvenlik gücü teşkil etmiş, belediye hizmetleri vererek, mahkemeler kurarak ve para basarak bir kısım idari ve mali düzenlemelere başlamıştı. Ancak, artık Irak ve Suriye’de yenilgiye uğradığı anlaşılan DEAŞ’ın, bölgesel bir terör örgütü olma özelliğini kaybedip, küresel bir terör örgütü olarak yakın gelecekte öncelikle intikam saldırıları yapmaya ağırlık vereceğini tahmin etmek çok güç değil. Cevabını doğru tahmin etmenin Türkiye açısından çok önemli olduğu asıl soru, bölgede DEAŞ ’tan sonra nasıl bir siyasi yapılanmanın oluşacağıdır. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde muhtemel bir terör kuşağının çevreleme tehdidi halen hassas bir konu olmaya devam ederken, bölgeden ayrılacak olan her iki örgüte mensup teröristlerin Türkiye içerisine sızıp yeni bir terör dalgası yaratarak, 2019 yılında yapılacak olan Başkanlık ve Parlamento seçimleri sürecinde artan bir güvenlik endişesine sebep olması mümkündür. Bölgede toprak bütünlüğü sağlanmış iki egemen devletle iyi ilişkiler kurmak ve iyi komşuluk ilişkileri geliştirmenin, terörle mücadelede ortak bir tavır sergilemeyi de kapsayacağı düşünülürse, daha önce Suriye ve Irak yönetimlerinden görülmemiş olan PKK terör örgütüne karşı iş birliği, Türkiye için oldukça önemli bir kazanç olacaktır. Bu nedenle, DEAŞ sonrası, Suriye ve Irak yönetimlerinin nasıl şekilleneceğini yakından takip etmek ve başlangıçtan itibaren bu yönetimlerle iş birliğini geliştirmek, dış politikada önceliklerimiz arasında olmalıdır.

 

Konunun aslında birbirinden farklı ulusal ya da kurumsal çıkarları nedeniyle DEAŞ’a karşı oluşturulan koalisyon içerisinde yer alan altmış dokuz ülke Genelkurmay Başkanlarının ve NATO’nun da ilk defa yer aldığı üç uluslararası kuruluşların katılımı ile Amerika Birleşik Devletleri’nde geçen ay gerçekleştirilen toplantıda görüşüleceği bekleniyordu. ABD Genelkurmay Başkanı ve ABD başkanının DEAŞ ’a karşı oluşturulan küresel koalisyondaki özel temsilcisi Brett Mc GURK’un toplantılar sonrasında düzenlediği basın brifinginde yapılan açıklama ve sorulan sorulara verilen cevaplara bakıldığında, özellikle Suriye konusunda halen net bir çıkış stratejisi üzerinde mutabakat sağlanamadığı, görüşmelerin, terör örgütünün Suriye ve Irak’ta kaybettiği alanı bundan sonra nerede elde edebileceği üzerinde yoğunlaştığı anlaşılıyor. Bu yeni tehdit bölgesinin, Arapça ’da sahil anlamına gelen SAHEL olarak adlandırılan, Afrika kıtasındaki yerüstü ve yeraltı kaynaklarının zenginliği ile bilinen ve kıtayı doğu batı ekseninde Kızıldeniz’den Atlas Okyanusu’na kadar geçen bir bölge olduğu değerlendiriliyor. Ancak; DEAŞ’ın Irak ve Suriye yenilgisi sonucunda şekillenecek yeni uluslararası terör tehdidinin değerlendirilmesinde, ortaya yeni bir terör örgütünün çıkmasından daha çok, mevcut bölgesel terör örgütlerinin güçleneceği dikkate alınmalı ve bu bölgelerin SAHEL ile sınırlı olmayacağı düşünülmelidir. Afrika kıtasına özel bir önem veren ABD’nin, ekonomik öncelikli ve küresel güvenlik eksenli ulusal çıkar hesapları nedeniyle, DEAŞ uzantısı örgütlerin Asya kıtasındaki yükselen eylem grafiklerini önemsemediği anlaşılmaktadır. Asya kökenli teröristlerin Batılı ülkelerde düzenlediği terör eylemlerinden en son Las Vegas saldırısında nasibini almasına rağmen ABD’nin böyle bir hesaplı riske girmesindeki temel düşünce, belki de Asya’da terör hareketlerinin hedefine oturmasını beklediği Çin’in Yeni İpek Yolu Projesine karşı duyduğu endişeleridir.

 

DEAŞ’ın ortaya çıkması ile birlikte, terörün özellikleri bakımından çok farklı amaçlara yönelmeksizin daha fazla uluslararası bir kimlik taşımaya başladığı, hedef kitle üzerinde, korku, panik, endişe ve güvensizlik yaratmak suretiyle toplumların daha az insani duygular benimsemesine ve güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerinden daha çok fedakârlık etmelerine neden olduğu görülmektedir. Toplumların uğradığı bu değişim, zaman içerisinde tepki ve gerginliğe dönüşerek ırkçı eğilimlerin artmasına, DEAŞ benzeri çok uluslu terör örgütlerinin insan kaynağı temini için, dışlanmış ve aşağılanmış kitleler yaratılmasına neden olmaktadır. DEAŞ terör örgütünün bir toprak parçası işgal ederek burada egemenlik tesisi ile devletleşmeyi hedeflendiğine tanık olduğumuz coğrafyadaki yenilgisinden sonra, eğer bölgede Sünni Arap nüfus üzerinde Kürt/Şii baskısı devam ederse, devlet güçleri kaos ve otorite boşluğu oluşmasına sebep olacak şekilde yetersiz kalırsa ve en önemlisi teröristlerin dış destek sağlayacağı bir uluslararası konjonktür oluşursa yapabileceklerini şöyle sıralayabiliriz. Öncelikle araziyi elde bulundurmaya dayanan klasik savunma savaşı yöntemlerini tamamen terk ederek, saklanıp, yer altına çekilip, yeniden gruplaşabilirler. Akabinde, konvansiyonel gerilla harbi başlatabilirler. Güçlerinin önemli bir kısmını ve lider kadroyu bölge dışına kaçırıp, yeni alanlarda kendileri için boşluklar bulabilirler.

 

Bölgede kalanlardan daha fazla uluslararası bir tehdit olacağı değerlendirilen bölgeden ayrılan teröristleri ise beş grup olarak tasnif edebiliriz. Bunlardan ilk grubu, çok kısa süre örgüt içerisinde kalarak entegre olmadan ülkelerine dönenler teşkil ediyor. Bu gibi kişiler, geri döndüklerinde, örgüte katılmalarına neden olan şartlar halen devam ediyorsa, terör örgütü tarafından tekrar yönlendirilerek eylem yapabilirler. İkinci grup, daha uzun süre terör örgütünün içerisinde kalmalarına rağmen, örgüt liderlerine, uygulanan taktiklerin veya stratejinin doğruluğuna inanmayan, ancak halen örgütün amaç ve ilkelerini benimsemeye devam ederek ülkelerine dönenlerden oluşuyor. Bunlar sahada yaşadıkları gözlem ve kötü deneyimleri nedeniyle geçirdikleri travma sonucunda, döndüklerinde önceden kestirilemeyecek davranış bozuklukları gösterebilirler, aşırı tepkiler verebilirler. Üçüncü grup, DEAŞ’ın eylem ve stratejileri ile bir sorunu olmayıp, kendi ülkelerine döndüklerinde ya da başka bir ülkeye geçtiklerinde daha rahat eylem yapabilecekleri için bulundukları bölgeyi terk edenlerden oluşmaktadır. 2017 yılında Sina, Filipinler, Afganistan ve Libya’da üslenerek eylem gerçekleştiren teröristler bu gruba örnektir. Diğer bir grup, DEAŞ ’a tamamen bağlı olan, ancak, şartların zorlaması sonucunda geri dönen ya da yer değiştiren teröristlerden oluşmaktadır. Bunlar, gidecekleri ülkeyi seçerken, tutuklanma ihtimali olmayan, teşkilatlanarak eylemlerine kaldıkları yerden devam edecek, böylece, gittikleri ülkede DEAŞ fikirlerini benimseyen ama Suriye veya Irak’a giderek savaşma imkânı bulamayanları da cesaretlendireceklerdir. Son grup ise, örgüt tarafından seçilerek özellikle eylem ya da teşkilatlanma amacıyla alan dışına gönderilen terör örgütü mensuplarıdır. 2015 Paris, 2016 Brüksel ve İstanbul Atatürk havaalanı ile yine İstanbul’da yılbaşı gecesi bir gece kulübüne düzenlenen saldırıları gerçekleştiren teröristleri bu gruba dahil edebiliriz. Son grup içerisinde yer alan teröristlerin diğer dört grup içerisinde kendilerini gizleyebileceği, aynı güzergâh ve yolları kullanabileceği ve eylem için DEAŞ liderlerinden tekrar bir talimat almaksızın, bireysel hareket edebilecekleri değerlendirilmektedir. Şu ana kadar, nerede oldukları tespit edilememiş ancak kimlikleri 2017 yılında Irak ’da ele geçirilen örgüt belgelerine dayanarak belirlenmiş potansiyel intihar eylemcisi olabilecek, 173 terörist bulunmaktadır.

 

Bu bilgiler ve analizler ışığında, DEAŞ’ın Irak ve Suriye’deki insan gücü ve toprak kayıplarına rağmen, uzun dönemde, başka yol ve yöntemlerle önemli bir tehdit unsuru olmaya devam etmesi hem aynı bölgelerde hem de özellikle yakın bölgelerdeki, yani Sina, Orta ve Güney Doğu Asya ile Kafkasya’daki El Kaide tabanının yeni bir yapılanmaya üs olarak hizmet etmesi mümkün görülmektedir. Bu durumda DEAŞ Türkiye için önemli bir güvenlik sorunu olmaya devam edecektir. Ayrıca, bölgede doğan boşluğa yerleşmeye aday olan ve bölge ülkeleri Türkiye, Irak, İran ve Suriye ile birlikte diğer birçok ülke için bir istikrar ve terör sorunu haline gelmesi beklenen PKK terör örgütü ve uzantılarına karşı ortak tedbir alınması gerekecektir. Suriye’deki mevcut Esad rejiminin yakın müttefiki Rusya’nın da içerisinde yer aldığı Astana görüşmelerinin kapsamının bu tedbirleri kapsayacak şekilde genişletilmesi ve benzer bir inisiyatifin, Irak’ın kuzeyi ile ilgili olarak, öncelikle Irak, İran ve Türkiye arasında başlatılmasının, bölgenin geleceği açısından uygun bir çözüm olacağı değerlendirilmektedir.   

Back to Top