Trump döneminde Çin-ABD ilişkileri

Sibel KARABEL
28 Kasım 2017
A- A A+

Donald Trump’ın 5-13 Kasım 2017 tarihinde beş ülkeyi kapsayan Asya turu, George W. Bush’tan bu yana ABD siyasi tarihinin en uzun Asya ziyareti olarak yerini almıştır. Japonya, Güney Kore, Çin, Vietnam ve Filipinlerden oluşan tur özellikle ABD-Çin ilişkilerindeki güncel meselelerin ele alınması bakımından da önem arz etmektedir. Xi Jinping’in, 19. Parti Kongresi’nden sonra ‘felsefesini’ Parti Anayasası’na yazdırarak gücünü pekiştirdiği bir dönemde Trump’ın Çin’i ziyaret eden ilk yabancı devlet adamı olması da dikkat çekicidir.

 

Trump yönetimi önceki dönemde ‘Asya-Pasifik’ olarak tanımlanan ABD’nin Asya’ya yönelik genel politikasını; özgür ve açık ‘Hint-Pasifik’ olarak yeniden nitelendirmektedir. Aslında bu yeni tanımlamanın ABD-Çin ilişkilerindeki önemli hususlara da gönderme yaptığı söylenebilir. ‘Hindistan’ vurgusu Çin’in bölgedeki artan gücüne karşın bir öncelik göstergesi olarak anlaşılabilir. Buna ek olarak, özgür ve açık Pasifik tabiri, Güney Çin Denizi’ne atıf içermektedir. Ancak, Obama döneminin ‘Asya Pivotu’ politikasıyla paralellikler gösteren devamlılık unsurları da mevcuttur. Genel itibarıyla, ABD’nin bölgede görünümünün ve stratejik varlığının devamlılığı noktalarında önceki dönemle fikir birliğinin olduğunu belirtmek gerekir.

 

Ziyaretin belkemiğini oluşturan mevzuların; ABD’nin Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine caydırıcılık noktasında önemli ölçüde destek arayışı ve ABD’nin yapısal ekonomik sorunlarından olan ticari açığını tamir etme teşebbüsü olduğu söylenebilir. Nitekim 8-10 Kasım arası Çin ziyaretinin de ana temaları bu konular olmuştur.

 

Hedef Kuzey Kore’yı Dizginlemek

 

Trump döneminde Çin’e yaklaşımın önemli odak noktalarından biri; Çin’in Kuzey Kore’nin nükleer denemelerini ve nükleer arsenalini genişletme çabalarını, ülke ile ticaretini bütünüyle kesmek gibi keskin karşılıklarla durdurmasını sağlamaya çalışmak olmuştur. Ancak şunu belirtmek gerekir ki; Xi Jinping gerek Obama gerekse Trump döneminde Kuzey Kore’ye yönelik tutumunu net bir biçimde ifade etmiştir. Özetle Çin’in Kore Yarımadası’nda “nükleere, kaosa ve savaşa” karşı duran bir politika ürettiğini belirtmiştir. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde Ağustos 2017’de yenilenen ek yaptırımları onaylamış ve uygulamaya sokmuştur. Çin’in meseleye yönelik genel anlayışı ise, BM ile paralel olarak diplomatik yollarla çözüme yönelmektir.

 

Kuzey Kore meselesinde ABD ile Çin arasında anlaşmazlık oluşturan nokta; Asya turunda da Trump’ın gerek Japonya gerekse Güney Kore’de uluslararası camiaya çağrı yaptığı ‘Kuzey Kore ile ilişkileri büsbütün kesme’ konusundaki tutumdur.

 

Dahası ABD, askeri seçenekleri kullanma yönünde birçok kez söylem geliştirmiştir. Burada Trump’ın nevi şahsına münhasır bir ‘tweet diplomasisi’ yürüttüğünü de eklemek gerekir. Kuzey Kore ile ilgili Başkanlığının ilk günlerinden beri Çin’i daha fazla uğraşması yönünde eleştirmiş ve hatta bu konunun çözümsüzlüğünün Çin için ‘utanç kaynağı’ olduğunu belirtmiştir.

 

Çin kanadında ise Eylül 2017’de Çin Dışişleri Bakanlığı nezdinde yapılan açıklamada; Çin’in Kuzey Kore ihtilafında odak noktası olmadığı gibi krizi tırmandıran itici güç olmadığı ve çözümünde de ipleri kim sarmaladıysa o tarafın söz sahibi olması gerektiği vurgulanmıştır. Xi Jinping’in Kuzey Kore konusundaki savaşa, kaosa ve nükleere karşı düsturundan hareketle; Çin’in en son istediği tablonun Kuzey Kore ile ekonomik ilişkilerin bütünüyle kesildiği ve Kore’nin kaosa sürüklenebileceği istikrarsız bir durum olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla, ABD’nin ısrar ettiği ilişkileri bütünüyle bloke etmek Çin’in menfaatlerine hizmet etmeyecektir.

 

Şu da bir gerçek ki, 2006 yılından beri ABD ve AB menşeili hem tek taraflı hem de BM nezdinde ambargoya tabi olan Kuzey Kore’nin nükleer programı durdurulamamışken Çin’in tüm sorumluluğu alarak çözmesini beklemek en iyi tabirle fazla iyimser bir tavır olacaktır. BM de öngördüğü gibi çok taraflı platformla, diplomatik ve siyasi yaklaşımlar meseleye daha makul çözüm getirebilecektir.

 

Dolayısıyla Çin, Kuzey Kore-ABD ekseninde son derece hassas bir denge politikası yürütmek durumdadır. Farklı bir deyişle, güçler dengesi çerçevesinde Çin, bir yandan Asya-Pasifik’te kendisini çevreleme politikası yürüten ABD ile diğer yandan da nükleer denemeleriyle küresel ve bölgesel tehdit oluşturan Kuzey Kore arasında hassas bir denge tutturmak durumundadır.

 

Ticari İlişkiler Gündemde

 

Trump’ın ‘Amerika’yı Tekrar Muhteşem Yapmak’ mottosuyla yola çıktığı siyasi perspektifine göre; özellikle ekonomik ve ticari alanda korumacı politikalar takip ederek ABD açısından ‘daha adil ticaret’ pratiklerini gerçekleştirmeyi taahüt etmektedir. Bu bağlamda, henüz seçim kampanyası aşamasında Trump, ABD’nin işgücüne ve ekonomisine tehdit olarak gördüğü bölgesel ticaret anlaşmalarına ve özellikle Çin’e karşıt söylemlerde bulunmuştur. Trump, Çin’i ‘döviz manipülatörü’ olmakla, ticari açığı kötüye kullanmakla ve hatta Amerika’nın en büyük tehdidi olmakla itham etmiştir.

 

Trump göreve geldiği ilk gün çıkardığı kararname ile Obama döneminin ‘Asya Pivotu’ stratejisinin önemli bir ekonomik ayağı olan Transpasifik Yatırım Ortaklığını (TYO) feshetti. Dolayısıyla, ABD’nin müzakere süreci bile 7 yıl süren TYO’dan çekilmesi, Çin’in hem bölgesel hem küresel artan ekonomik ağırlığına aslında bir nevi hizmet etmiş olmaktadır. ABD’nin bölgede ekonomik olarak yer almadığı bir konjonktürde Çin’in RCEP ve Tek Kuşak Tek Yol gibi ekonomik-politik inisiyatifleri bir yandan ekonomisinin yeni normalini dengelerken (büyüme oranını sürdürülebilir kılmak ve fazla üretimi aktarmak) diğer yandan da küresel görünümünü ve ağırlığını artırmaktadır.

 

Bu çerçevede Trump’ın Asya turunun Çin durağındaki önemli bir diğer başlık da şüphesiz Çin-ABD ilişkilerinde yapısal bir sorunsal olarak ortada duran ekonomik ilişkilerdeki dengesizliklerdir. Bunlardan ilki; ABD-Çin arasındaki yıllar içinde artan ticari açıktır. Rex Tillerson’ın belirttiği üzere ABD-Çin arasında ABD aleyhine $367 milyar dolarlık bir ticari açık bulunmaktadır. Nitekim Trump bu durumu ‘hayal kırıklığı’ olarak nitelendirmektedir.

 

Bu yapısal problematiğe çözüm bulmak üzere Nisan 2017’de Xi Jinping’in ABD ziyaretinde ‘100 günlük Plan’ adı altında ekonomik ve ticari işbirliği planı yapıldı. Ancak görünen o ki, zaten kısa ve orta vadede çözümü zor bu yapısal sorun hala Trump yönetiminin gündemini hayli kurcalamaktadır. Bu minvalde Trump, Çin ziyaretinde 29 ABD şirketinin temsilcisi ile bulunmuştur. Her ne kadar bağlayıcılık noktasında zayıf da olsa enerji, teknoloji ve havacılık sektörlerinde yaklaşık 250 milyar dolarlık anlaşmalar yapılmıştır.

 

Amerikalı Şirketlerin Çin Pazarına Girişi

 

Bir diğer sorunsal ise; Amerikalı şirketler için Çin pazarına erişimin kısıtlı olmasıdır. Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki; Çin’in Doğrudan Yabancı Yatırımlar alanında diğer ülkelere kıyasla kısıtlamaları oldukça fazla olmasına rağmen Nisan görüşmesinden sonra, bu yöndeki kısıtlamaların hafifletilmesi yönünde Direktif çıkarıldı. Buna göre; finans, telekommünikasyon ve eğitim sektörlerinde yabancı yatırımlarla ilgili liberizasyon yapılacaktır.

 

Yapılan güncel bir araştırmaya göre; 2004-2013 arası ABD ve AB’nin karşılaştırmalı olarak Çin’e doğrudan yatırımları incelenmiş ve aynı kısıtlamalara maruz kalan AB’nin ABD’ye nazaran ihracat kalemlerini daha tamamlayıcı bir şekilde Doğrudan Yatırıma çevirdiği sonucu elde edilmiştir. Bu da aslında ekonomik ilişkilerdeki faktörlerin ve görüş ayrılıklarının çeşitliliğinine işaret etmektedir.

 

ABD-Çin ilişkilerindeki ticari ve ekonomik sorunlara bu gezi neticesinde kesin bir sonuç kazandırmak elbette zor olsa da; Trump yönetiminin bu ilişkilere ve özellikle ticari açığa verdiği önem ve ikili ilişkilerdeki bakış açısı farklılıklarının altını çizmesi bakımından vurgulayıcı olmuştur.

 

Sonuç olarak, her iki lider ülkelerinin menfaatlerine yönelik benzer hedefler geliştirmiş olmasına rağmen uyguladıkları yöntemler aykırılık göstermektedir. Xi Jinping ‘Çin Rüyası’nı’ gerçekleştirirken küreselleşmeyle entegre politikalar güderken, Trump “Amerika’nın Tekrar Muhteşem” olmasını sağlayabilmek için korumacı politikalar takip etmektedir. Dolayısıyla bu önemli çıkış noktası, Çin-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemde temel belirleyicisi olacaktır.

 

Bu Yazı 25 Kasım 2017 Tarihinde Yeni Şafak'ta Yayımlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top