Yeni Dış Politika Reçetemiz 'Caydırıcılık'

A- A A+

Komşular arasında huzursuzluk ve rekabetin son raddeye dayandırıldığı coğrafyada, Ankara dış ve güvenlik politikasını 2015 sonrasında iki hatta oturtmaya karar verdi: Aktif savunma ve aktif dengeleme.

Dış politikayı konu alan derslerimize, konferanslarımıza, yazılarımıza başlarken dış politikanın değerlendirilmesindeki zorluğun altını mutlaka çizeriz. Bu ifadelerimiz, yazar/öğretici sıfatı ile sözlü/yazılı metinlerde otoritenin sesi olarak analizlerimizi geleceğin ve gerçekte olacakların sınavına karşı koruma mekanizması olarak bir nevi “uzman klişesi” olarak ele alınır, üzerinde fazla düşünülmez.

Dış politika yapımını demokratikleştiren erken 20. yüzyıl sağ olsun, dış politika, sonuçta sokaktaki adamın da üzerinde iki kelam edebileceği, dahası tüm hikâyeye vakıf olamasa da, vakıf olduğu kısmını anlayabileceği bir alandır. Bu nedenle uzmanlardan özellikle yılın sonuna ve başına denk gelen günlerde talep edilen dış politikayı değerlendirme yazılarında beklenen; uzmanın, bir cerrah titizliği ile bıçağını dış politikada sorunlu saydığı alana değdirmesi, bir dizi reçete -yani dış politika davranış önerisi vermesi, kısaca başarılı bir dış politikanın nasıl olması gerektiğini anlatmasıdır. Bu reçete-yazılar hoş görünse de dış politikanın başarılı-başarısız değerlendirmesinden çok uzakta olduğunu düşünenlerdenim. Dış politika yapımı, karmaşık bir süreci kapsar, küresel ve bölgesel yapısal değişim ve dönüşümlerden etkilenir. Bu nedenle reçete-sever bir cerrah keskinliğinin yanı sıra ihtiyacımız, kimi zaman aktör içi/ulus içi siyasi mücadele odaklı yakın gözlüklerimizi çıkarıp, yukarıda ve uzaklarda neler olduğunu gösterebilecek bakış açılarına yönelmektir; yani küresel ve bölgesel güç dengesinin hangi dış politika siyasalını daha mümkün ve daha kârlı hale getirdiğini anlamaya çalışmaktır.

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki; Türkiye’nin çok yönlü, ilişkilerini çeşitlendirme gayesi içinde, ittifak ilişkilerinde yaşanan hızlı dönüşümlere -bir ileri iki geri ilerlemelere- alışık bir dış politika anlayışına yönelmesi de küresel ve bölgesel düzeyde ortaya çıkan jeopolitik ve jeoekonomik zorunluluğun bir yansıması haline geliyor. Belki de bu dönemki çok yönlü aktif-denge siyasetinin 1980-1990’ların dış politika arayışından da, 2000’lerin başındaki dış politika arayışlarından da farklılaştığı yer, bugünün dış politikasının genelde küresel, özelde Ortadoğu’daki yeni mücadeleleri gözlemleyip, bu mücadelenin özüne uygun bir beka politikası olması.

Soğuk Savaş biterken de geçtiğimiz yüzyıl biterken de Türkiye dış politikası zamanın ruhuna uygun olarak Ankara’nın elinde hangi kabiliyetlerin olup olmadığı değerlendirmesine bağlanıyordu. Sürekli işittiğimiz sorular, Türkiye’nin yeni geliştirdiği ekonomik, finansal ve askeri kabiliyetlerin, yumuşak güç unsurlarına atfedilen önemin yeniden keşfedilmesi üzerine yapılan yatırımın, Türkiye’nin aktif bir siyaset izlemesine yetip yetmeyeceğiydi. O günden bugüne Türkiye dış politikasını anlamak adına “orta büyüklükte güç”, “bölgesel güç”, “yükselen güç” gibi sadece “büyük güçlerin” yer almadığı Soğuk Savaş sonrası düzenin karışık doğasına uygun tanımlamalar da kullandık. Bugün ise elinde çeşitli kabiliyetleri toplamış, çeşitli kabiliyetleri de geliştirme kararını çoktan vermiş ve bu kararlılıkla görüşme ve pazarlık masalarına oturan Ankara, jeopolitik ve jeoekonomik zorunlulukların sadece elindeki kabiliyetlerle ilgili olmadığının farkında.
'Bölünmüşlüğün Ortadoğusu'nun jeopolitiği

Jeopolitik, Soğuk Savaş sonrası yıllarca kullanıldığı müphem biçiminden, 2010’lardan itibaren sıyrılarak yeniden fakat yenilenmiş “büyük güç” mücadelesini anlatmak için kullanılmaya başlandı. Aslında bu yenilenmiş büyük güç mücadelesi jeopolitiği, üçüncü tarafların (yani bölgesel güçlerin, yükselen güçlerin, kuşak ve köprü güçlerin vb) oyundaki yerlerinin öneminin yadsınmadığı bir mücadeleyi de ifade ediyor. Bu nedenle bu yeni mücadele döneminde, Ankara’nın elinde çeşitlendirilmiş ilişkiler ve çeşitlendirilmiş kabiliyetler toplama isteği ve bu kabiliyetlerin gelişmesinin hem aracı hem de amacı olarak ortaya çıkan aktif denge siyaseti, ABD ve Rusya Federasyonu’nun Türkiye’yi çevreleyen üç bölgede sürdürdükleri birbirine alan kaptırmama mücadelesiyle örtüşüyor.

Elbette bu zorlu bir örtüşme, ama Ortadoğu’daki mücadele, Türkiye için beka sorunu yarattıkça daha da zorlu hale geliyor. Tabii bu noktada tesellimizi de hemen ifade etmeliyiz; Türkiye dış politika yapıcıları, beka sorunu yaşadıkları bu coğrafyada, özünde savunmacı yetenekler geliştirme siyasası ile küresel ve bölgesel güç mücadelelerinde denge siyaseti gütmeyi bir arada becerebilme konusunda maharet ve tecrübe kazandılar. Bu Ortadoğu’nun hem pasif hem de aktif olarak bölünmüş yapısını kabullenmek değil ama kabul etmek anlamına da geliyor maalesef.

Artık sokaktaki çocuklar bile Ortadoğu’nun küresel güç dengesini etkileyecek (petrol, doğalgaz ve para kaynağı) bir bölge olarak, başka kimsenin elinde bir güç artırıcı haline geçmesin diye, bölünüp parçalı bir halde bırakıldığını biliyor. Çünkü gazetelerde, TV’lerde, haber programlarında yeni böl-yönet politikası olarak adlandırılan stratejilerin yer aldığı hükümet fonlu raporlar, adlı adınca zikrediliyor. Bu yeni “böl”, uzaktan yönlendir, “parçala” silah ver-sat, bağımlı hale getir, bol yabancı üslü, bol silahlı ama silahları kullanacak kavgası da bol bir bölge yarat süreci esnasında, hatta sadece geçtiğimiz iki yıl içerisinde bile, Ortadoğu pek çok şeye şahit oldu: 1- Bir dizi iç savaşın devamına (Irak, Suriye, Libya, Yemen), 2- Bir dizi “terörle” mücadele müdahalesinin devamına (El-Kaide ile savaş, DEAŞ ile savaş vb), 3- Bir dizi “terörizm”i polisleştirme/ıslah etme operasyonuna (El-Kaide'nin ehlileştirilmesi, PYD’nin SDG’leştirilmesi, Münbiç’te DEAŞ militanlarına koridor/pasaport vb sağlanması), 4- Bir ölçü federal anlayışın desteklenmesi - bir ölçü merkezi hükümetlerin desteklenmesi vur-kaçına (Irak-Suriye), 5- İşi bitir(ti)ilen liderlerin bu vur-kaç arasında tasfiyesine, 6- Önce bir ölçü İran’a destek, sonra bir ölçü İran’a köstek politikasına, 7-Önce bir ölçü Riyad’a köstek sonra bir ölçü Riyad’a destek politikasına, 8- Destek-köstek geçişlerinde bir dizi radikalleşme-ılımlaşma açıklamasına, 9-Güçlülerin güçsüzleşmesine (Irak, Suriye ama en önemlisi de Mısır), 10- Güçsüzlerin kendini güçlü hissetmesine (DEAŞ, YPG vb), 11- Kanın oluk oluk akmasına, insanların sürülmesine, karada-denizde ama memleketlerin dışında doğumlara ve ölümlere, daha çok da ölümlere 12- Katar’ın önce güçsüz sonra güçlü olarak görüleceği bir krizde, zirvesine ulaşan Körfez’deki bölünmenin Körfez kardeşliğine zor onarılacak ağır bir yara vermesine, 13- Dış müdahale-iç savaş hatlarında desteklenip, kösteklenenler arasında yorucu, kimsenin yenişemediği bölgesel bir mücadelenin başlamasına 14- Bölgesel mücadele akan kanı oluklara sığmaz hale getirince, sahada kalmaya hevesli aktörlerin eline daha çok silah verilmesine, kısaca vekalet savaşı yoluyla melezleşen çatışmalara, 15- Ellerine şöyle veya böyle kan bulaşmış vekillerin bir devletimsi müttefik, bir federalimsileştirilmiş devlet içerisinde polisimsi bir oluşum olarak ilan edilmekten tedirgin olmasına, korkmasına, sürekli teminat istemesine; teminatın kimi zaman silah, kimi zaman bir Amerikan askerinin halaya eşlik etmesi, kimi zaman da sadece söz olarak verilmesine ve çok nadir zamanlarda da vekillerin suskunluk ile karşılaşmasına, 16- Tüm bunlar olurken Moskova’nın kapıyı bile çalmadan rejim üzerinden Doğu Akdeniz’e girişine, dengeleri değiştirmesine, değişen dengelerde, bölgede İran ve Türkiye ile “dost” olmanın elini ne kadar rahatlatabileceğini fark etmesine, Astana ve Soçi zirvelerine, 17- Rakiplerden kurtulmuş (Irak, Suriye, Mısır), İran’ı Trump’a havale etmiş İsrail’in rahatlamasına, ama istediği kadar da rahatlayamamasına çünkü bölünmüş Ortadoğu’nun sadece ABD ve Rusya için değil Avrupalılar için de cazip olmasına; İngiltere ve Fransa’nın Arap devletlerine göz kırpmasına, 18- ABD’nin “böl-yönet” ortamı içindeki sonraki adımı konusunda bir türlü karar verememesine (daha çok müdahale mi, vekillere daha çok silah mı, eski müttefikleri kazanmak mı?), bu yüzden Pentagon, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’nın ayrı telden çalıp ayrı telden oynamasına; Trump’ın Ortadoğu’daki ülkelerin isimlerini sürekli karıştırmasına, Pentagon’un aynı anda hem Riyad’a ve Dubai’ye hem Doha’ya silah satmasına, beyaz noel topları ile süslü bir odada Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına, 19- Hariri’nin istifası-istifasını ertelemesi silsilesinde, Paris’in kapılarını Ortadoğu politikasına açan Macron’un durumdan vazife çıkarıp memnuniyetsizliğini belirtmesine, Merkel’in 'ben de memnun değilim' demesine, Mogherini’nin, Papa’nın da listeye eklenmesine, 20- Hamas’ın yeni intifada çağrısına, Ortadoğu’nun yarısı sürülmüş, aç ve ölüyor olduğu için, parmağını dahi kıpırdatamamasına, beş yıldızlı otelleri, sürülen hanedan mensupları için hapishane haline getirilen bir başka Ortadoğu’da ise yazılı ve görsel medyadaki sansür nedeniyle, halkın Kudüs’te ne olduğunu anlayamamasına, bu ortamda Hizbullah’ın Filistin meselesi üzerinden yeniden görünür hale gelmesine, Mahmud Abbas’ın İstanbul İİT zirvesinde konuşmasına ve ABD ile yapılan anlaşmayı bozduğunu ilan etmesine.

Bu liste daha da uzatılabilir, “akan kanın” ciddiyeti, istikrarsızlık tehlikesinin gerçekliği dışında, ironik yeni maddelerle (örneğin rejim lideri Esed’in, Suriye’de kendi topraklarında Rus askeri yetkililerince durdurulması eklenilerek, ya da Trump ve Sisi’nin 'küre’ye el bastıktan sonra çok iyi geçinemedikleri iyice güçten düşen Mısır’ın Putin için kollarını açtığı söylenilerek) zenginleştirilebilir, ya da daha ciddi ifadelerle "1991-2003 Irak Müdahaleleri ve Arap Baharı’nın Karşı Devrimlerle Durdurulmasının Jeopolitik Sonuçları" başlıklı bir raporun sonuç bölümü haline getirebilir. Her halükârda sonuç değişmeyecektir. Bu, devletlerin zorla silahsızlandırılmış ya da kullanılmak için silahlandırılmış vekiller üzerinden bölündüğü, komşular arasında huzursuzluk ve rekabetin son raddeye dayandırıldığı coğrafyada, Ankara, dış ve güvenlik politikasını 2015 sonrasında iki hatta oturtmaya karar verdi: aktif savunma ve aktif dengeleme; 2017 yılı da bu iki hatta yapılan zorlu yatırımların meyvelerinin toplanmaya başlandığı sene olarak hafızamıza kazınacak.
Aktif Savunma-Aktif Dengeleme aslında caydırıcılık mı?

Bu karar alınırken Ankara’nın iki önemli tespiti olduğunu söylemeliyiz, bu tespitler 2017’inin son günlerine geldiğimizde ciddi bir biçimde hala geçerlidir. İlk tespit, bölgenin istikrarsızlığı, bölünmüşlüğü ve radikalleşme riskini daima taşıması gerçeği altında ulaşılmış bir tespitti. Arap Baharı’nın yol açabileceği bir dönüşüme izin verilmemiş bu coğrafyada, sınır güvenliğinin ve toprak bütünlüğünün öneminin altının çizilmesi esasına dayanıyordu ve Ankara, Türkiye’nin güneyinden gelebilecek tehlike ve stratejik ya da stratejik seviye altı tehditlere karşı hemen güneyinde, sınırları ötesinde terör riskinden arındırılmış Ankara-dostu bir alanın oluşturulmasının ne kadar mühim olduğunu görmüştü.

Türkiye rejim, DEAŞ ve PYD-PKK-YPG saldırılarına bu hattan maruz kalmış ve bu hattın terörden arındırılmasını 2015 sonrası Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikasının, haklı olarak, merkezine oturtmuştu. Dolayısıyla aktif savunma, tüm askeri, iktisadi kapasiteleri söz konusu alanın terör risk ve tehdidinden temizlenmesi için elde edilmesi ve gerektiği takdirde de kullanılmasını ifade eder. Daha önceki yazılarımızda bu kavramı “savunma için saldırıya hazır olmak” olarak adlandırmıştık. Ancak bu açıklama, “aktif savunmanın” çok boyutlu doğasını ifade etmekte tam olarak yeterli değil, çünkü aktif savunma sadece tüm bu kapasitenin görünür ve kullanılır hale getirilmesinden ibaret olmayan özel bir caydırıcılık biçimine de işaret ediyor. İngilizcesi “deterrence of denial” olan bu caydırıcılık biçimi; aktörün, caydırmak istediği olasılığın tüm olabilirliğini ortadan kaldırma gücü elde etmesini anlatmak için kullanılıyor.

Bu noktada Ankara aktif savunma kavramını, güneyinde ve doğusunda bir terör koridoruna müsaade etmeyecek tüm adımların atılması çerçevesinde, bu koridora mahal verebilecek tüm konjonktürel olasılıkların önünü tıkamak üzere, çok taraflı ve aktif dengeleme stratejisi ile birleştirerek kullanıyor. İlginç bir şekilde, Ankara’nın alandaki aktörlerin tümünü, bir başkası ile dengelediği bu stratejinin bugün ABD-PYD eksenini dengeleyecek biçimde Astana-Soçi hattında işlemesi, Ankara’nın bölgede herkesle dost değil ama iletişim içerisinde olabilir olmasıyla ilişkili. Bu iletişim kanallarının 2015-2017 arasında, İsrail ile normalleşme, Rusya ile normalleşme, Barzani referandumu öncesi ve sonrası İran ile yakınlaşma, Barzani referandumu sonrası merkezi Irak ile yakınlaşma hatta Kerkük’te bir boru hattının açılması konusunda anlaşma, İİT çerçevesinde de olsa Körfez’e seslenebilme, Mısır ile alttan alta süren ve Sina saldırılarından sonra artan diyalog.

Tüm bu yeniden kurgulanan diyalog kanallarının bir eksen oluşturmak için ortaya çıkarılmadığı açık, zira 'bölünmüşlüğün Ortadoğusu'nda ortaya çıkan işbirliği eksenleri, 2015 sonrası süreçte, Rusya ve ABD’nin bölgede ve küresel düzeydeki ilişkilerinde yaşanan iniş çıkışlara göre keskinleşiyor ya da bulanıklaşıyor. Bu nedenle bugün masada PYD’nin dışlanması anlamına gelecek bazı gelişmelerin önünü açan Astana-Soçi işbirliği ekseni, Ankara tarafından PYD tehdidinin dengelenmesi ve Suriye’de Türkiye’nin güvenliğini gözardı edecek bir siyasi gelecek çizilmemesi için elde tutulurken, Türkiye diğer tüm eksenleri (örneğin Washington- Riyad- Dubai- Kahire, Moskova- Kahire, ABD- Merkezi Irak- Kuzey Irak, Fransa- BAE, İngiltere- Ürdün, Fransa- Lübnan, İngiltere- Riyad- Dubai, İngiltere- Katar, Fransa- Katar, ABD- Katar, Moskova- Şam, Moskova- Tahran- Şam, Tahran- Bağdat, Kuzey Irak- İsrail, Mısır- İsrail, İran- Suriye- Lübnan- Hizbullah vb) ve bu eksenlerde gerçekleşen farklılaşmaları (örneğin Moskova- Mısır- Güney Kıbrıs hattının güçlenmesi, Tahran- Bağdat hattının zayıflaması, Washington- Bağdat- Erbil hattının güçlenmesi, Bağdat- Ankara, Moskova- Ankara, Tahran- Ankara hattının güçlenmesi) dikkatle takip ediyor. Tüm bu hatların sadece jeopolitik değil jeoekonomik projelere (satılacak LNG geçişine, inşası mümkün off-shore, on-shore doğal gaz ve petrol hatlarına, tabii ki para-finansal transfer- banka hatlarına) rast gelmesi tesadüf değil. Bu nedenle Türkiye, aktif dengelemeyi ve bu dengelemeyle sağlamlaştıracağı caydırıcılığı bir nevi çok yönlü- farklı ödüllü diplomasi aracına çevirmeye mecbur. Bu nedenle DEAŞ sonrası Ortadoğu haritası çizilirken ve Rusya Ortadoğu’ya farklı araçlarla yerleşirken, birbirine rakip pek çok enerji projesinin, ticari ortaklığın, silah anlaşmasının ismi havalarda uçuyor ve Türkiye sınır ötesindeki tehditten arındırılmış istikrarlı bölge planını, bu projelerin gerçekleştirme olasılığına bağlı hale getirmeye uğraşıyor.

Bu analizin maliyeti, en başta da ekonomik maliyeti yüksek ama ödülü de, en başta da güvenlik açısından ödülü, yüksek bir caydırıcılık anlayışına denk geldiğini yadsımamalıyız. Türkiye’nin maliyeti kontrol altında tutmasına şimdilik imkân veren iki unsurun 2017’de etkisini artırdığını da söylemeden geçmeyelim. Bu unsurlardan ilki ve belki de en önemlisi Ortadoğu’da var olmaya karar veren Rusya karşısında dengelemeyi İsrail-Körfez yakınlaşması (Katar fire verdi), İran’ın sıkıştırılması (Tahran, ABD ile yakınlaşma hayallini kaybedince Irak ve Suriye’de daha tavizkar davrandı) ve PYD/FETÖ üzerinden Türkiye’nin sıkıştırılması (Ankara direndi ve reddetti) ile göstermek isteyen ABD’nin, ideal dengeleme aracını henüz bulamamış olması.

Bu stratejik kaybolmada, ABD’nin karar alıcılarının kafasının, Rusya’nın geleceği ve gücü konusunda karışmış olmasının da etkisi var. İkinci unsur, Rusya’nın Ankara’nın dostluğuna verdiği jeopolitik- jeoekonomik değerin Ortadoğu ile sınırlı olmaması. Ekonomik kâr-zarar çizelgesini bir yana bırakarak konuşmak gerekirse, Türk Akımı’nın, Akkuyu’nun -bitirilir, bitirilmez-, S-400 anlaşmasının verdiği siyasi mesajın değeri Moskova’yı şimdilik Ankara’nın çekinceleri konusunda, dikkatli davranmaya itiyor. Büyük güçlerin, bölge güçlerinin caydırıcılık mesajlarını ciddiye alması kolay değildir. Ankara, bu yüzden maliyeti kontrol altında tutmasına imkan veren bu iki unsurun önemini kavramış durumda. Washington ve Moskova ile diyaloğunu bu unsurları gözeterek sürdürüyor. Ankara’nın gerektiğinde (tehdidin bertaraf edilmediği durumda) terör koridoruna müsaade etmeyecek şekilde, tüm olası operasyonları göze aldığını ifade etmesi Türkiye’nin bu bölgeden gelecek tehdide karşı caydırıcılığın başarısız olmasına asla izin vermeyeceğini gösteriyor.

Bu yazı 20.12.2017 tariginde Anadolu Ajansının sitesinde yayınlanmıştır.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top