Türk Dış Politikası’nda Suriye....

Oğuz ÇELİKKOL
20 Mart 2018
A- A A+

911 kilometre sınırı paylaştığımız komşu ülke Suriye’de 2011 yılından beri iç savaş yaşanıyor. Suriye “sorunu” Türk dış politikasının, kaçınılmaz olarak, en önemli ve öncelikli konusu haline gelmiş durumda. Ancak Suriye artık Türkiye için  ilgilenmesi zorunlu bir dış politika konusu değil. 3.5 milyona yakın Suriyeli Türkiye’de yaşıyor. Sadece Türkiye–Suriye  ilişkilerinin geleceği (ve Türkiye-Suriye sınırının güvenliği) değil bu 3.5 milyon Suriyelinin kaderi de Suriye iç savaşının nasıl biteceğine ve Suriye’deki rejim sorununun nasıl çözümleneceğine bağlı.

2014 yılında kaleme aldığım Suriye ile ilgili kitabıma “İçimizdeki Komşu Suriye” adını vermiştim. Bu adı sadece şimdi içimizde yaşayan 3.5 milyon Suriyeli haklı kılmıyor. Konunun bir de terörizm bağlantısı var. Suriye’de yaşayan Kürtlerin en azından önemli bir bölümü PKK ile doğrudan bağlantılı. Bugün Suriye topraklarının %30’a yaklaşan bir bölümü (NATO müttefikimiz ABD’nin sağladığı yardımla)  PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG tarafından kontrol ediliyor ve fiilen yönetiliyor.

7 yıldır devam eden iç savaşın bir süreden beri Suriye’de ortaya çıkarttığı tablo artık Türkiye’ye Suriye’deki gelişmelerin dışında kalma ve uzaktan izleme imkanını tanımıyor. Mevcut tabloda bölgesel güç İran ve küresel güçler Rusya ve ABD, kullandıkları yerel ortakları (yerel müttefikleri de diyebiliriz) yanında , doğrudan kendi askerleriyle, özel kuvvetleriyle, milis güçleriyle, eğitmenleriyle fiilen Suriye’deler.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları yapılmasaydı bugün Suriye’de nasıl (çok daha kötü) bir tabloyla karşı karşıya kalacağımıza  bakılması ,Türkiye’nin fiilen Suriye’de bulunması ile Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Türkiye için önemini ortaya koyuyor. ÖSO bu askeri operasyonların ( mümkün olduğunca az kayıp verilerek ) sürdürülmesi için zaten önemliydi. Ama disiplinli ve eğitimli bir ÖSO’nun önemi Azez-Cerablus-El Bab bölgesi  ile şimdi  (PYD/YPG’den tamamen temizlenmekte olan)  Afrin bölgesinin kontrol altında tutulması ve (mümkün olan en az Türk mevcudiyetiyle) yönetilebilmesi aşamasında daha da artıyor.

Bitmekte olan Afrin operasyonundan sonra Türkiye’nin ne yapacağı, Türk askeri operasyonların Menbiç’e ve Fırat’ın doğusuna yayılıp yayılmayacağı üzerinde durulan ve gündeme gelen önemli sorular. Bu soruların yanıtı büyük ölçüde ABD’nin tutumuna ve sahadaki uygulamalarına bağlı gözüküyor. Türkiye ve ABD Dışişleri Bakanlıkları arasında Mart ayının ilk haftası içinde Vaşington’da Suriye konusunda yapılan görüşmelerde önemli  ilerle sağlandığı bildiriliyor.

Bu görüşmelerde “çözümün” temel unsurlarının  belirli ölçüde ortaya çıktığı,  ABD’nin (daha önce de Türkiye’ye verdiği sözler doğrultusunda ) PYD/YPG’nin Menbiç’ten tamamen çekilmesini kabul ettiği, Menbiç’te güvenliği Türk ve ABD askerleri birlikte yerel unsurların sağlayacakları anlaşılıyor. Adeta Türkiye ve ABD’nin “gözlemci” olacağı bir yönetim ve güvenlik sisteminin düşünüldüğü ortaya çıkıyor. Bu sistemde, Menbiç’te de Fırat’ın doğusunda da, Arap ve Kürtlerin nüfusları oranında yerel yönetimde ve güvenlik güçlerinde olamasının temel alınacağı görülüyor.

Bu teknik görüşmelerden sonra Türkiye Dışişleri Bakanı’nın 19 Mart tarihinde Vaşingtona gitmesi, Türk ve ABD Dışişleri Bakanlarının iki ülke Dışişleri Bakanlıkları Müsteşar Yardımcıların başkanlığında yapılan görüşmelerde ortaya çıkan temelde (Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki) YPG sorununa nihai bir çözüm bulmaları bekleniyordu. Ancak, bu ziyaret Başkan Trump’ın ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’u değiştirmesi nedeniyle gerçekleşmedi. Yeni atanan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun göreve başlaması ise (Senato onayı nedeniyle) bir süre alacak.

Dışişleri Bakanı’nın Vaşington ziyaretinin “bir süre” ertelemesi belki de iyi oldu. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünden geçen hafta gelen ifadeler, Vaşington’un iki ülke Dışişleri Bakanlıkları arasında yapılan teknik görüşmelerin ilk turunda henüz “tam bir mutabakata”  varılmadığını düşündüğünü gösterdi ve kafaları karıştırdı. İki ülke Dışişleri Bakanlıkları arasındaki teknik görüşmelerin bu hafta içinde devam edeceğini, görüşmelerin ikinci turunun yapılacağını anlıyoruz. İki ülke Dışişleri Bakanlarının bir araya gelmesinden önce çözüm için üzerinde varılan mutabakatın tam olarak ortaya çıkması önem taşıyor.

Diğer yandan geçmişte ABD’nin Türkiye’ye karşı adeta bir oyalama politikası uyguladığı, verdiği sözleri yerine getirilmediği hatırlarda. Dışişleri Bakanlıkları arasındaki teknik görüşmelerden ortaya çıkacak mütabakat,  iki ülke Dışişleri Bakanları tarafından sonuçlandırılarak onaylansa bile, bu mütabakatın Amerikalılar tarafından sahada uygulanıp uygulanmayacağı, yine bir oyalama taktiğine dönüştürülüp dönüştürülmeyeceği hususunda Türk kamuoyunda haklı şüphelerin bulunduğu da görülüyor.

Ancak bu kez (YPG’nin Menbiç’ten çekilmesi dahil) üzerinde anlaşılan tüm hususların bir yol haritası haline getirileceği, yol haritasının yer ve tarihlerle ayrıntılı hale getirilmiş bir takvimi içereceği belirtiliyor.Böylece sahadaki uygulamanın yer ve zaman olarak kesileştirileceği, bu yolla oyalama tattiklerine başvurulmasının da önüne geçilmek istendiği ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin Azez-Cerablus-El Bab bölgesinden sonra şimdi (son hızlı gelişmelerle) Afrin’de bitirmek üzere olduğu askeri operasyonlar Ankara’nın Suriye’de milli menfaatleriyle ilgili hususlarda taviz vermeyeceğini, Suriye’nin Türkiye’nin iç  ve sınır güvenliği için bir tehdit durumuna gelmesine  izin vermeyeceğini de açıkca gösterdi. Yani Türkiye çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını sahada ortaya koymuş, sınırındaki terörizm tehdidi ve PYD/YPG sorununu görüşmeler yoluyla çözmeye devam ederken, gerekirse askeri güçünü başarıyla kullanmaktan kaçınmayacağını açıkca orta koymuş durumda.  

ABD’nin Türkiye’nin bu kararlılığını gördüğü, PYD/YPG sorununun çözümü konusunda Ankara’nın isteklerinin dikkate alınmaması durumunda askeri operasyonların (çok daha kolay coğrafi şartlardaki Menbiç ve Tel Abyad gibi bölgelerde) devam edebileceğini anladığı ümit ediliyor.

Konuya tabii bir de daha büyük bir resimden bakılması gerekiyor. Yeni ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun İran (İran’ın Irak ve Suriye’deki varlığı da buna dahil)  konusunda daha “duyarlı”  olduğuna işaret ediliyor. Pompeo döneminde Orta Doğu’da ABD-İran ve  Suudi-Arabistan-İran ilişkilerindeki tırmanmanın daha da büyüyebileceği görülüyor.Suudi Veliah Prensi Salman yarın Vaşington’da ve Beyaz Saray’da Başkan Trump’la görüşecek. Yani Orta Doğu’daki küresel ve bölgesel bölünmeler ve çatışma daha da derinleşiyor. Vaşington’un Orta Doğu’da (NATO müttefiği ) Türkiye’siz hareket etmede karşılaşacağı sorunları Pompeo döneminde daha iyi görebileceği beklentisi var.

Türkiye için Suriye’den iç güvenliği için gelen tehdidin, sınır güvenliğinin ve PKK’nin uzantılarının Suriye’de oynadığı rolün (müttefiği ) ABD’nin PYD/YPG ‘ye sağladığı askeri ve siyasi destek nedeniyle öncelik kazandığı doğal olarak ortada. Ancak Türkiye için Suriye’nin geleceği de önemini aynen devam ettiriyor. Ankara açısından Vaşington’un Suriye’nin geleceği, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği konusunda (gerçekten) ne düşündüğünü, PYD/YPG ‘ye sağladığı desteğin ileriye dönük olarak Suriye’nin geleceği açısından ne ifade ettiğini bilmek de önemli.

 

Bu yazı 20.03.2018 tarihinde Hürriyet Gazetesinde yayınlanmıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/oguz-celikkol/turk-dis-politikasinda-suriye-40777889

Back to Top