Ekonomik Krizin Vurduğu Son Avrupa Ülkesi: İspanya

A- A A+

2008 yılında patlak veren ABD merkezli ekonomik krizin hızla Avrupa’ya yayılması Euro bölgesini tehdit etmeye başlamıştır. İrlanda’da başlayan, önce Portekiz’e daha sonra da Yunanistan’a yayılan kriz son olarak da Euro bölgesinin 4. büyük ekonomisi İspanya’yı etkisi altına almıştır. Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik durumundan ağır şekilde etkilenmesi,İspanya’da Kasım 2011’de yapılan seçimlerde 2004 yılından beri iktidarda olan Sosyalist Parti’nin büyük bir yenilgiye uğramasının ve oyların yaklaşık yüzde 44’ünü alan merkez sağcı Halk Partisi’nin iktidara gelmesinin de temel nedenidir. Ancak ülkenin içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında yeni iktidarın işinin oldukça zor olacağı açıktır, nitekim 25 Haziran’da İspanya resmi olarak bankalarının kurtarılması için AB’den yardım talebinde bulunmak zorunda kalmıştır. Bundan sonrası için uzmanların bir kısmı yardım talebinin bankalarla sınırlı kalmayacağı ve İspanya’nın Yunanistan gibi kurtarma paketine ihtiyaç duyacağını savunurken, diğer bir kısım da İspanya’nın sorunu kendi içinde aşabileceği görüşündedir.


İspanya’nın bugün ekonomik olarak içinde bulunduğu durumla ilgili olarak sorulması gereken ilk soru, Avrupa’nın 5. , dünyanın 13. büyük ekonomisinin nasıl bu duruma geldiğidir. İkinci soru ise ekonomik krizin aşılması için bundan sonra ne yapılması gerektiğidir.



Franco Döneminden Günümüze İspanyol Ekonomisi


İç Savaş döneminde ekonomik çöküntü yaşayan İspanya’da 1950’lerin sonunda Kalkınma Planları yürürlüğe konmuş ve 1960’lardan itibaren de hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilmiştir. 1961-1974 yılları arasında İspanyol ekonomisi reel olarak senede %7 büyüyerek ciddi bir başarı kaydetmiştir.(1) OECD rakamlarına göre 1975’de İspanya’da kişi başına düşen milli gelir 2.890 dolar iken Türkiye’de 1000 dolardır.(2) Ancak 1973 petrol krizi enerji konusunda büyük oranda dışa bağımlı İspanya’yı çok sert vurmuştur. Ekonomik kriz bu dönemde rejim içinde yasak olan ilk büyük çaplı işçi eylemlerinin ve grevlerinin yaşanmasına neden olmuş ve Franco rejimi sarsılmaya başlamıştır.


General Franco’nun ölümünün ardından İspanya’nın ilk demokratik seçimleri 1977 yılında gerçekleştirilmiş ve Merkezi Demokratik Birlik Partisi iktidara gelmiştir. Akabinde İspanya hükümeti Temmuz 1977’de Avrupa Topluluğu (AT) üyeliği için başvuruda bulunmuştur. Ülkeyi üyeliğe hazırlamak adına vergi reformları, yeni sosyal güvenlik sistemi ve vergi artışı gibi reformlara başvurulmuştur. Katılım müzakereleri, 1978 yılında başlamakla birlikte İspanya’nın demografik büyüklüğü ve ekonomisinin diğer üye ülkelerinkiyle tamamlayıcı nitelikte olması sebebiyle uzun bir süreç gerektirmiştir. İspanya’nın önündeki temel güçlükler, tarım ve balıkçılık sektörlerinin AT’ye serbest girişi için gereken sürenin uzunluğu, AT’nin sanayi ürünlerinin İspanyol pazarına giriş süreci ve kişilerin serbest dolaşımı idi. İspanyol tarımının yaratacağı rekabetten çekinen Fransa uzun süre İspanya’nın Topluluk’a girişine sıcak bakmamıştır. 


Öte yandan İspanya 1978-85 yılları arasında çoğu küçük ve yeni kurulmuş bankanın batmasına yol açan bir bankacılık kriziyle karşı karşıya kalmıştır. 1986’da AT’ye üye olduğunda ise %11 oranındaki enflasyon ve GSMH’nın %5,5’ine eşit olan genel bütçe açığı ile Topluluk’a dahil olmak için gereken kriterlerin oldukça uzağında idi.(3) Ancak üyelik sonrası, AB kalkınma yardımlarının ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan alınan kredilerin yardımıyla İspanya’da ciddi bir ekonomik büyüme ve refah artışı yaşanmıştır. 


İspanya, 1993’te yaşanan resesyon hariç 2008 yılına kadar AB ortalamasından daha yüksek oranda bir büyüme kaydetmiştir. 1999’da kabul edilen euronun 2002’de dolaşıma girmesiyle pesetanın kur riski ortadan kalkmış, böylece ekonomik istikrar sağlamak İspanya için daha kolay hale gelmiştir. Euroya geçişle birlikte faizlerin düşmesi ülkede emlak sektörünün canlanmasına yol açmıştır. Özellikle mortgage kredilerinde talep patlaması yaşanmıştır. İspanyol nüfusunun göçlerle birlikte 2000-2008 yılları arasında 40 milyondan 45 milyona yükselmesi de konut, dolayısıyla kredi talebini artırmıştır.(4) Konut talebindeki yükseliş inşaat sektörünü de tetiklemiştir. Bu dönemde inşaat sektöründeki istihdam oranı, ülkenin toplam istihdam oranının %13’üne, inşaat sektörünün GSMH içindeki payı ise %11,5’e ulaşmıştır.(5) Ancak konut ve inşaat sektörlerinde yaşanan bu hızlı yükseliş 2008’de konut sektörü balonunun patlamasına yol açacaktır. 


2008 yılında patlak veren krizin daha iyi anlaşılabilmesi için İspanya’daki bankacılık sektörüne göz atmak faydalı olacaktır. İspanya’daki bölgesel tasarruf ve kredi bankaları oransal olarak İspanyol bankacılık sisteminin yarısına tekabül etmektedir.(6)  Bu bankalar halka açık olmayıp yerel yöneticilerin kontrolündedir. Bu bankaların müşterileri ise genellikle aileler, KOBİ’ler, STK’lar gibi ödeme güçlüğü çekme ihtimali daha yüksek olan kesimdir. Ayrıca diğerlerinin tersine söz konusu bankaların borç karşılığı teminat, geri ödeme karnesi, kredi tutarının gayrimenkul değerine oranı gibi bilgileri bildirmek zorunda olmaması hükümetin kriz öncesi bu bankaların durumu hakkında bilgi sahibi olmasını engellemiştir. 2009 yılına kadar söz konusu bankalar ülkedeki mortgage’ın %56’sına sahip hale gelmiştir.(7) Dolayısıyla 2009 yılında konut piyasası çöküp borçlular iflas ettiğinde bundan en büyük zararı bu bankalar görmüştür. Bankalara milyonlarca euro borçlanan inşaat firmaları birbiri ardına iflas etmeye başlamıştır. Bu dönemde İspanya Bankası 2010 ortalarına kadar ödenmeme riski bulunan borcun 180,8 milyar euro olduğunu açıklamıştır.(8)


Bunun dışında tüm mal varlıklarını kaybetmemek adına banka borçlarını ödemeye çalışan İspanyol halkının diğer sektörlere ve yatırıma ayıracak parasının kalmaması ülke ekonomisinin durgunlaşmasına neden olmuştur. 2007 yılında %8,3 olan işsizlik oranı 2011’de %20’ye çıkmıştır.(9) 2008 yılında istihdam edilenlerin %11’inin inşaat sektöründe çalıştığı göz önüne alınırsa işsizlik oranındaki artış daha iyi anlaşılacaktır. 


Ayrıca İspanya’nın federatif yapısını oluşturan yerel yönetimler ve özerk bölgeler izledikleri gevşek mali politikalarla hem kendi bütçelerini hem de merkezi hükümetin bütçesini zora sokmuştur.  Devlet bu kötü bütçelemeyi büyük miktarda borçlanmayla sürdürmeye çalışmaktaydı. Ancak Yunan krizinden sonra uluslararası bankalar özellikle Güney Avrupa ülkeleri tahvillerinden uzak durmaya başlayınca, İspanyol bankaları, Avrupa Kurtarma Fonları’na dayanarak bilançolarını İspanyol devlet tahvilleriyle doldurmuştur. Bu durum İspanya’ya vakit kazandırmakla birlikte bu kez de devlet borcu var olan sorunu aynı zamanda bir bankacılık krizine dönüşmüştür. 



Krizin Bir Faktörü Olarak Euro Bölgesi


İspanya’nın içinde bulunduğu ekonomik krizin oluşumunda iç faktörlerin yanı sıra Euro bölgesindeki uygulamaların da etken olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bilindiği üzere AB bütünleşmesi ekonomi temelli olarak başlamıştır. Gümrük Birliği ve Ortak Pazar’ın kabulünün ardından tam bir ekonomik entegrasyon sağlamak amacıyla AB, ekonomik ve parasal birliğe yönelmiş, bu çerçevede de ortak para politikası yürütülmesi ve tek para birimi kullanılması kararını almıştır. 27 üye devletten 17’sinin kabul etmesiyle 1999’da yürürlüğe giren euro, 2002’de dolaşıma çıkmıştır. Tek para birimi döviz kurlarındaki dalgalanmaları önlemiş, ticari ilişkileri kolaylaştırmış ve daha istikrarlı bir ekonomiye olanak sağlamıştır. Euro alanı içindeki ülkelerin para politikasını yönetmek, euronun alım gücünü korumak ve bölgede fiyat istikrarını sağlamak amacıyla da Avrupa Merkez Bankası kurulmuştur. 


Öte yandan tek paraya geçişle birlikte üye ülkelerin bütçe disiplini yönündeki çabalarını desteklemek adına 1999’da İstikrar ve Büyüme Paktı kabul edilmiştir. Üye ülkeler bütçe disiplinini sağlamak adına her yıl orta vadeli mali politikalarını içeren programlar hazırlayıp Komisyon’a sunmakla yükümlüdür. Pakt’ta yüksek seviyeli bütçe açığını engellemek amacıyla gerekli tedbirleri almayan ülkelere yaptırım uygulanacağı öngörülmektedir. Ancak bütçe açığının GSMH’nın %3’ünü geçmemesi kuralını ihlal eden Fransa ve Almanya’ya yaptırım uygulanmaması mali politikaların parasal politikalar kadar ağırlık taşımadığını göstermiş ve Pakt’ın işlevselliğine ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. 


Sorunun temelinde her ülkenin kendine ait vergilendirme ve harcama politikalarının olması yani mali konularda birliğin sağlanamaması bulunmaktadır ki bu da üye devletlerin ekonomik olarak farklı pozisyonlarda bulunmalarına yol açmaktadır. Buna ilaveten parasal politika ve döviz kuru politikası alanında egemenliğin tamamen Avrupa Merkez Bankası’na devredildiği bir yapılanmada, ekonomik/mali politikalarda gerekli koordinasyonun yasal ve kurumsal altyapısı yeterli değildir.


Öte yandan vatandaşların da Euro’ya destek ve krizdeki ülkelere yardım konusunda isteksiz olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Ortak para birimine geçildikten sonra mal ve hizmet fiyatlarının artması, Euro bölgesinin zayıf ekonomik performans göstermesi, Euro’nun desteklenmemesi sonucunu doğurmuştur.(10) 



Krizi Aşma Çabaları


Euro krizinin aşılması için özellikle Almanya ve Fransa’nın ikili görüşmeler düzeyinde çözüm arayışında oldukları görülmektedir. Bu durum bir yandan AB liderliğine soyunma olarak algılanarak diğer üye ülkelerin tepkisine neden olsa da, diğer yandan AB’nin en güçlü iki ülkesi olarak belirleyecekleri yol haritasına ihtiyaç duyulmaktadır. Nitekim 8-9 Aralık 2011’deki AB Liderler Zirvesi’nde daha sıkı mali denetim getirecek anlaşmanın imzalanmasında bu iki ülke önemli pay sahibidir. Anlaşmaya göre(11) bütçe açığı %3’ün üzerine çıkan ülkelere otomatik yaptırım uygulanacak, Avrupa Adalet Divanı kabul edilen yasaların uygun şekilde uygulanıp uygulanmadığını denetleme otoritesine sahip olacaktır. Kamu borçlarının GSYH'ya oranı yüzde 60 ile sınırlanacaktır. Ayrıca krizden en çok etkilenen devletleri kurtarmak için yapılacak yardım miktarının artırılması öngörülmektedir. İngiltere ve Çek Cumhuriyeti haricindeki üye ülkeler 2 Mart 2012’de söz konusu mali disiplin anlaşmasını imzalamıştır.


Buna ilaveten ülkelerin borçlanma maliyetlerini düşürmek ve daha uygun koşullarda kredi teminini sağlamak adına birtakım önlem mekanizmaları geliştirilmiştir. Bunlardan ilki olan Ödemeler Dengesi Fonu, Euro bölgesi dışında kalan 10 AB üyesi devletin ödemeler dengesinde yaşayabilecekleri potansiyel sorunlarda ve buna bağlı olarak gerçekleşebilecek dış finansman güçlüklerinde devreye girmek üzere tesis edilmiştir. Mekanizmanın finansmanı, AB Komisyonu’nun, AB bütçesi ve 27 üye devlet tarafından garanti altına alınan tahviller ihraç ederek borçlanması ve ödemeler dengesinde sorun yaşayan devletlere kredi sağlaması şeklinde gerçekleşecektir. Bu fondan şimdiye kadar Macaristan, Letonya ve Romanya faydalanmıştır. İkinci olarak, mali sorunlarla karşılaşan tüm AB üye devletlerine finansal destek sağlamak amacıyla Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması oluşturulmuştur. Mekanizma uyarınca Komisyon, AB adına piyasalardan kredi temin etmekte ve sonrasında bu krediyi talep eden üye ülkenin kullanımına sunmaktadır. Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması geçici bir mekanizma olup, 2013 yılı Haziran ayından itibaren yerini Avrupa İstikrar Mekanizması’na (European Stability Mechanism) bırakacaktır. Böylece mekanizma Euro bölgesi üye ülkelerinin yanı sıra diğer üye ülkelerin de ekonomik problemlerine karşı çözüm yolu arayacak tek kurumsal organizasyon olacaktır. Euro bölgesi üye ülkelerinin maliye bakanları tarafından oluşturulacak olan Guvernörler Kurulu mali yardımın sağlanması, mali yardımın koşulları ve niteliği, mekanizmanın borç verme kapasitesi ve borçlanma araçlarının türünün ve dağılımının değiştirilmesi hususlarında mutabakatla karar verme yetkisini elinde bulunduracaktır. Mekanizmanın 700 milyar euro tutarında sermaye tabanına sahip olması ve bu sermaye tabanı aracılığıyla 500 milyar euroya kadar kredi verilmesine imkan sağlaması hedefler arasındadır.


İspanyol hükümeti nezdindeki krizle mücadele uygulamalarına bakıldığında ilk olarak halkın büyük tepkisine yol açan sıkı bir kemer sıkma politikası göze çarpmaktadır. Buna göre, bakanlıkların harcamalarında bir önceki yıla oranla yaklaşık yüzde 17′lik kesinti öngörülmekte ve birçok bakanlığın destek ve kalkınma fonları kaldırılmaktadır. Öte yandan nüfusları 5 milyonu bulan göçmenlerin entegrasyonu için ayrılan destek bütçesinin kesilmesi, sağlık ve eğitim harcamalarının azaltılması, sosyal hizmetlerde bütçe kesintisine gidilmesi ve acil durumda kamu çalışanlarının maaşlarının dondurulması kararı alınmıştır.(12) 


İspanyol hükümeti bu yıl kurumlar vergisinde büyük işletmelere getirilen artışla ek 12,3 milyon euro gelir sağlamayı da hedeflemektedir. Başbakan Mariano Rajoy 2013 sonunda kamu açığının yüzde 3'e düşürülmesi hedefinin ''zorunluluk'' olduğunu bildirmiştir.(13) Ayrıca hükümet, borçlarını ödeyebilmeleri amacıyla belediye ve özerk yönetimlere 35 milyar euroluk destek sağlama kararı almıştır.


AB’nin desteğiyle bankalar kurtarılsa dahi İspanyol hükümetinin yeniden bu bankalardan kredi alarak borçlanmaya devam etmesi çözüm olmayacağı gibi daha ağır sonuçlar da beraberinde getirebilir. Hükümetin öncelikli olarak yapması gereken özel borçları kontrol altına almak, özellikle konut krizinde büyük pay sahibi küçük bankaları denetim altında bulundurmaktır. Buna ek olarak kamu borçlanması göz önünde bulundurularak faizler düşürülmelidir. 


Krize hazırlıksız yakalanan AB ülkeleri, AB antlaşmalarında ekonomik ve mali politikaların koordinasyonuna ilişkin kesin hükümlerin bulunmamasının da etkisiyle, krizin etkileriyle ortak mücadele konusunda çok başarılı bir performans sergileyememişlerdir. Bu bağlamda AB düzeyinde daha etkin bir ekonomik yönetişime, mali gözetime ve koordinasyonun kurumsallaşmasına olan ihtiyaç göze çarpmaktadır.


Bazı Avrupalı liderler üye ülkelerin borçlarına Avrupa Merkez Bankası'nın çıkaracağı tahvillerle garanti sağlanmasını isterken Almanya bu öneriye sıcak bakmamakta ve Alman vergi mükelleflerine külfet getirecek bir adım atılmadan önce mali birlik, bankacılık birliği ve son aşamada siyasi birliğin sağlanması gerektiğinde ısrar etmektedir.


Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, Euro Bölgesi'ndeki krizi kısa vadede durdurabilecek tek kurumun Avrupa Merkez Bankası (AMB) olduğunu belirterek ''AMB çok ciddi şekilde devreye girmeli, ikincil piyasada İspanya ve İtalya'nın tahvillerini faizler daha makul bir düzeye ininceye kadar almalı. Böylece zor durumda olan bu iki ülkenin başlattığı yapısal reformların etkili olması için gereken zamanı sağlamış olur. Bu 6 ay veya bir yıl sürebilir'' açıklamasında bulunmaktadır. Gerçekten de 2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan ekonomik krizde Amerikan Merkez Bankası ivedilikle piyasaya müdahale etmiş ve Hazine Sekreterliği ile birlikte duruma hakim olmayı başarmıştır. Güney Avrupa ülkelerinde kemer sıkma politikasının zorunluluk olduğunu söyleyen Derviş, “ama bunun dozajı ve zamanlaması çok önemli. İlaç fazla ağır olursa hasta ölür. İlaç iyi bir şey ama ilacı da makul bir dozla ve makul bir zamanlamayla vermek” gerektiğinin altını çizmektedir.(14)



Sonuç


Avrupa’da yayılmaya devam eden krizin vurduğu son ülke olan İspanya’nın bugünkü ekonomik durumu Avrupa için ciddi bir endişe kaynağıdır. Yunanistan’a göre (kamu borçları GSMH’nın %140’ı) İspanya’nın durumu (kamu borçları GSMH’nın %60’ı) daha yönetilebilir görünmekle birlikte ekonomik büyüklük açısından iki ülkenin kıyaslanamayacağı gerçeği endişeleri güçlendirmektedir.


İspanya’nın kurtarma paketine gerek duymadan krizden çıkması Euro bölgesinin geleceği açısından büyük önem arz etmektedir. Zira İspanya’nın tahvillerin karşılığını ödeyememesi ve kurtarma paketine ihtiyaç duyması halinde yatırımcılar zor durumdaki Avrupa ülkelerine olan inançlarını kaybedecek ve yatırımlarını farklı yerlere kaydırarak bu ekonomilerin daha güç duruma düşmesine yol açacaktır. Ayrıca Euro bölgesinin en etkin, ekonomik ve demografik anlamda en büyük ülkelerinden birinin tahvil sahiplerine karşı yükümlülüğünü yerine getirememesi Euro bölgesinin etkinliğini ve inandırıcılığını zedeleyecektir. Domino etkisiyle Avrupa ülkelerine yayılan ekonomik krizin Birlik nezdinde alınan önlemlerle engellenememesi uzun vadede Euro bölgesinin geri dönülmez biçimde sarsılmasına yol açabilir.



Notlar:


1. Rafael Pampillon Olmedo, “Crecimiento, inflacion y paro: 50 anos de economia espanola”, Fundacion Universitaria San Pablo, 1994

2. İspanya Deneyimi: AB Yolunda Türkiye’ye İlham Kaynağı, Açık Toplum Enstitüsü, Aralık 2008, s.9 bkz. http://www.aciktoplumenstitusu.org.tr/images/basin/pdf/RaporTR3.pdf (erişim 25 Haziran 2012)

3. Ibid, s.17

4. Instituto Nacional de Estadistica, http://www.ine.es/inebmenu/mnu_cifraspob.htm (erişim 25 Haziran 2012)

5. Nilüfer Yılmaz Esen, “İspanya Ülke Raporu”, Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı, Mart 2011, s.10

6. Carrie Harrington, “The Spanish Financial Crisis”, The University of Iowa, April 2011, p.7

7. Ibid, p.8

8. Ibid.

9. Andrea Elteto, “The Economic Crisis and Its Management in Spain”, Eastern Journal of European Studies, Vol.2, Issue 1, June 2011, p.42

10. Michel Dévoluy ile söyleşi, “L’Euro est-il un échec”?, IRIS, Actualités Européennes, no 47, Ekim 2011

11.TC Ekonomi Bakanlığı, Türkiye-AB İlişkileri, bkz. http://www.ekonomi.gov.tr/avrupabirligi/index.cfm?sayfa=26BE76F9-D7C3-FFAC-FE281D2B84A2292A (erişim 27 Haziran 2012)

12.“İspanyol Bütçesine Dev Makas”, Sabah, 31 Mart 2012, bkz. http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/03/31/ispanya-butcesine-dev-makas (erişim 27 Haziran 2012)

13.“Kriz Çözümü Avrupa Merkez Bankası’nda”, Sabah, 20 Haziran 2012, bkz. http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/06/20/kriz-cozumu-avrupa-merkez-bankasinda/ (erişim 27 Haziran 2012)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top