Küresel ve Bölgesel Etkileşimde Çözüm Süreci*

A- A A+

Çözüm süreci ile ilgili sorulara daha ikna edici cevaplar verebilmek için güvenlik kavramındaki gelişmelere bir göz atmak uygun olacaktır. Bu nedenle yapılacak analizlerde güvenlik kavramının boyutları ve coğrafi genişlemesi üzerinde durulacak, müteakiben çözüm süreci ile ilgili sorulara cevaplar aranacak ve muhtemel senaryolar üzerinde durularak alınması gereken tedbirler vurgulanacaktır. Güvenlik kavramı geçmiş dönemlerde sadece askeri güvenlik üzerinde durularak yorumlanmaktaydı ve güvenlik meselesi askere havale edilip çözülmeye çalışılmaktaydı. Ancak süreç içerisinde bu kavramın sadece askeri unsurları barındırmadığı; siyasi, ekonomik ve sosyokültürel konuların da güvenliğin ayrılmaz bir parçası olduğu görüldü. Günümüzde çevre faktörü de dâhil olmak üzere güvenlik kavramının boyutları genişlemiştir. Geçmişe dönüp bakıldığında Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaş ile sona ermediği, tam tersi ekonomik ve siyasi gücün ön plana çıktığı bir mücadele sonucunda bittiği görülmektedir. Nitekim Soğuk Savaş sürecindeki güvenlik kavramı askeri unsurlar kadar siyasi, ekonomik ve sosyokültürel unsurların da önemini vurgulayan çarpıcı bir örnektir.


Herhangi bir ülkenin güvenliği değerlendirilirken araştırmalar sadece o ülke odaklı kalırsa yapılan analizlerde yetersiz ve hatalı bilgi üretme ihtimali yükselir. Bunun başlıca sebebi güvenlik kavramının coğrafi olarak da genişlemesidir. Güvenliğin küresel, bölgesel, ülkesel, toplumsal ve bireysel olmak üzere birbirleriyle bağlantısı olan farklı uzantıları bulunmaktadır. Dolayısıyla sadece ülkesel güvenlik kavramını ele alarak politika önerileri sunup değerlendirme yapılırsa, diğer güvenlik kavramlarıyla olan etkileşim dikkate alınmamış olur. Akabinde de eksik bilgilerle eksik değerlendirme yapılır. Bu sebeplerden dolayıdır ki Kürt sorunu, günümüzde terör sorunu haline dönüşmüş ve çözüm süreci gündeme gelmiştir. PKK/KCK terör örgütü de dâhil olmak üzere dünya sistemindeki tüm sorunların çözümü için küresel değerlendirmeler doğru okunmalıdır. Bölgesel, ülkesel, toplumsal ve bireysel değerlendirmeler yapılarak sorun güvenlik açısından bütün boyutlarıyla değerlendirilmelidir.


Türkiye hakkında çıkarımlarda bulunurken her zaman dış güçlerin etkisinden bahsedilmektedir. Fakat ülkemiz içerisindeki farklı etnik ve dini kimliklerin kendi güvenliklerini, özgürlüklerini, kültürel yapılarını geliştirme istek ve arzusunda olacakları, bunlar engellendiği zaman da potansiyel bir birikimden dolayı dış güçlerin bu unsurları kullanabileceği dikkate alınmamaktadır. Dolayısıyla dış güçlerden her bahsedildiğinde hatırlanması gereken konu, içerideki siyasi, ekonomik ve sosyokültürel zafiyetlerin buna elverişli ortam oluşturmasıdır.


Soğuk Savaş’tan sonra sosyalist sistemin değerleri yenilgiye uğrayınca Orta Avrupa’da, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Kafkaslar ve Orta Doğu’da yönetim ve güvenlik boşlukları oluşmuştur. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adıyla yazdığı tez ile birlikte Batılı değerlerin artık galip geldiği ve bu değerlerin dünyanın her coğrafyasında kabullenildiği belirtilmiştir. Bu kapsamda ABD’nin başını çektiği tek kutuplu dünya sistemi konuşulur olmuştur. Bugün ise tüm bu tartışmaların etkisini görmekteyiz. Mesela küreselleşmenin dinamikleri derken özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi aklımıza gelmektedir. Bu değerlerin farklı şekillerde tüm dünyaya yayıldığı açıktır.


2000’li yılların başında ABD’nin güvenlik stratejisinde Batılı değerlerin tüm dünyaya yayılmasının öneminden bahsedilmiştir. Güvenlik stratejisindeki en önemli kavramlar ise otoriter rejimlerin değiştirilmesi; demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarının yaygınlaştırılması olmuştur. Müteakiben dünyanın çeşitli bölgelerinde “kadife devrimler” gerçekleşmiştir. Farklı coğrafyalarda devrimler gerçekleşirken Orta Doğu bölgesinde boşluk oluşmuştur. Bu bölgenin hakları da özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinin ülkeye yerleşmesi talebiyle otoriter rejimlere karşı direnmeye ve devrimler gerçekleştirmeye başlamıştır.


Küresel aktörlerden bahsederken 11 Eylül saldırısının getirdiği etkileri göz ardı edemeyiz. Soğuk Savaş döneminde terörizm uluslararası siyaseti yönlendirmek için kullanılan önemli bir yöntemdi. Soğuk Savaş sonrasında terörizmin artık büyük güçleri tehdit eden bir unsur haline dönüşmesiyle beraber, uluslararası siyaseti yönlendiren büyük güçler uluslararası terörizmi sistemin dışına itmiştir. Artık terörizm desteğini yitirmiştir ve terörizmi destekleyen ülkelere de uluslararası sistemde baskılar uygulanmıştır. Günümüz dünya sisteminde terörizm “out” olmuş ve terörizmin yerini desteklenmesi meşru olan “halk ayaklanmaları” almıştır. Halk ayaklanmaları toplumları yönlendirmenin bir aracı olarak kullanılır olmuştur.


Küresel boyuttan bölgesel boyuta indiğimizde Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle beraber bölgesel güçlerin öneminin arttığını görmekteyiz. Soğuk Savaş döneminde bölgesel güçler, büyük güçlerin o bölgedeki bir oyuncusu durumundaydı. Soğuk Savaş sonrasında ise, bölgesel güçler etkinliklerini artırarak büyük güçlerin bölge hakkında danışacakları aktörler haline gelmiştir. İşte tüm bu gelişmeler sorunlu coğrafyanın ortasında bulunan Türkiye’nin cazibe merkezi haline gelmesine neden olmuştur. Türkiye, 2000’li yılların başında başlayan demokratikleşme hamleleri ile beraber gelinen süreçte bir cazibe merkezi haline dönüşmüş ve Orta Doğu bölgesinde örnek bir ülke seviyesini yakalamaya başlamıştır. AKP’nin bu konuda önemli bir rolü olmuştur. AKP döneminde eski Fransız dikte edici laiklik anlayışı değişmiş, yerini dini özgürce yaşama imkânı sağlayan laiklik anlayışı almıştır. Bu sayede sosyokültürel yapılardaki yakınlığın etkisiyle Türkiye Orta Doğu’da tesis edilecek yeni sistem için örnek devlet haline gelmiştir.


Ortadoğu’da son zamanlarda önemli değişimler yaşanmaktadır. Tunus, Mısır, Libya ve son olarak Suriye’de halk ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Rejimlerin meşruiyeti kalmamış ve iktidarlar değişime uğramıştır. Bunun dışında küresel sistemde de önemli bir değişim yaşanmıştır. Çin düşünülenden daha hızlı bir şekilde gelişerek Doğu Asya’da, Asya Pasifik Bölgesi’nde son derece etkin bir konuma gelmiştir. Bu gelişme ABD’nin Orta Doğu’daki angajmanlarını azaltıp kuvvetlerini ve ilgisini Pasifik’e kaydırmasına yol açmıştır.


ABD’nin odağını Pasifik’e kaydırmasıyla beraber Türkiye cazibe merkezi durumundan çıkıp, bölgesel bir oyuncu olarak küresel güçlerle ortak çıkarlar doğrultusunda bölgede düzen kurucu bir ülke konumuna doğru evrilmiştir. Nitekim Başbakan Erdoğan da bununla ilgili söylemlerini süreç içinde dile getirmiştir. Türkiye Orta Doğu bölgesinde bir İslam ülkesi olarak değişimlere katkı sağlayabilecek en önemli güç statüsündedir. Bu açıdan bakıldığında bölgesel bir güç olacak Türkiye’nin prangalarından kurtulması önem kazanmıştır. Bu prangaların en önemlilerinden bir tanesi de PKK/KCK terör örgütü sorunudur ve çözüm süreci ile bu sorunun giderilmesi hedeflenmektedir.


Orta Doğu’da halk ayaklanmaları gerçekleşirken, PKK/KCK terör örgütü bölgedeki gelişmeleri menfaatleri doğrultusunda okuyup, belli alanlarda kurtarılmış bölge oluşturarak bunu kitlesel ve bölgesel bir halk ayaklanmasına dönüştürme girişimini başlatmıştır. Şemdinli’deki girişim bunun bir örneğidir fakat terör örgütü burada büyük bir darbe yemiştir. Bu bölgede yaşanan mücadelede terör örgütünün yaklaşık 1500 militanı etkisiz hale getirilmiştir. Sonuçta büyük bir darbe yiyen PKK/KCK terör örgütü, artık sadece kırsal alanda yapacağı eylemlerle sonuca gidemeyeceğini anlamıştır. Kırsaldaki silahlı gücüne dayanarak geniş halk kitlelerinin kullanıldığı şehir savaşıyla sonuca gidebileceğini değerlendirip “kıra dayalı şehir savaşı stratejisi”ni geliştirmiştir. Bu konuda hem kırsalda hem de şehirdeki KCK yapılanmasında gerekli teşkilat değişikliklerine gidilmiş ve eğitimlere başlanmıştır.


Açıklanan gelişmeler yaşanırken küresel ve bölgesel değişimleri iyi değerlendiren Türkiye Abdullah Öcalan’ı aktör olarak kullanmak suretiyle çözüm sürecini başlatmıştır. Böylece sadece PKK/KCK terör örgütü sorununun çözümü gündeme gelmemiş, aynı zamanda İsrail özür dilemiş ve Maliki yönetimi Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmek istediğini açıklamıştır. Türkiye de sorunlarından kurtulup, ABD ile ortak çıkarlar doğrultusunda bölgeyi şekillendirecek bir güç haline gelmek adına çözüm sürecini başlatmıştır. Ayrıca açılım sürecinde güvenliğin diğer boyutları olan siyasi, ekonomik ve sosyokültürel alanlarda yapılan reformlar, PKK/KCK terör örgütünün istismar ettiği alanları devre dışı bırakarak çözüm sürecinin başlatılması için uygun koşulları oluşturmuştur.


Çözüm süreci başladığında BİLGESAM, iyimser havayı ve çelişkileri birlikte değerlendirip süreçle ilgili terör örgütünün hareket tarzına ilişkin üç farklı senaryo geliştirmiştir. İlk senaryo diğerlerine nazaran iyimser tablo çizmektedir. Buna göre Kandil’deki kadro Öcalan’ın liderliğini benimser ve Öcalan’ın çekilme talimatlarını yerine getirir. Bu durumda PKK/KCK terör örgütü çekilme takvimine riayet edip silah bırakabilir.


İkinci senaryoya göre Kandil, Öcalan’ın Nevruz günü okunan mektubundaki ifadeleri ve hükümetle vardığı mutabakatı, iktidar baskısıyla ve zorla kabul ettirilmiş talimatlar olarak değerlendirir. Bunun sonucunda da Öcalan’ın liderliğini kabul etse de talimatlarına uyamayacağını belirterek şehirde ve kırsalda terörizmle sonuç alma planına devam eder.


Üçüncü senaryoya göre ise Kandil, Öcalan’la karşı karşıya gelmemek ve toplumun barış ve istikrar özlemlerinin karşısına geçip toplumsal desteği kaybetmemek için sürece karşı çıkmaz. Öcalan’ın liderliğini teyit ederek talimatlarına uyacaklarını belirtir. Fakat barış sürecinin her safhasında belirli şartlar, koşullar ve beklentiler ortaya atmak suretiyle süreci sekteye uğratabilir, geciktirebilir veya hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışabilir.


Bu senaryodan hangisinin uygulandığını görmek için mevcut gelişmeleri ve Kandil’in söylemlerini dikkate aldığımızda üçüncü hareket tarzının diğerlerine nazaran daha ağır bastığını fark etmekteyiz. Nevruz açıklaması Türkiye toplumunun büyük oranda kabul edebileceği bir açıklama olmuştur. Ancak Öcalan’ın, BDP ile yapmış olduğu görüşmelere ve BDP tarafından sızdırılan belgelere bakıldığında, Nevruz açıklamalarıyla çelişen çok farklı bilgilere rastlanmaktadır. Çelişen bilgilerde üçüncü hareket tarzını doğrulayan pek çok emare bulunmaktadır.


Karayılan’ın ve Kandil’deki üst düzey yöneticilerin yapmış oldukları açıklamalarda dikkat edilmesi gereken konular bulunmaktadır. Bu açıklamalar terör örgütünün mevcut çözüm sürecini Abdullah Öcalan’ı Türkiye’deki bütün Kürtleri temsil eden bir lider konumuna getirmeye çalıştığını göstermektedir. Süreçte PKK/KCK terör örgütünün muhatap alınarak meşrulaşabileceği uygun ortamı elde etmeye çalıştığı gözlemlenmektedir. Ayrıca PKK/KCK terör örgütünün üst düzey yöneticileri, Öcalan’ın serbest bırakılması talebinde bulunmakta, yeni anayasa ve seçim kanununda düzenleme talep etmektedir. Tüm bunların dışında her ne kadar vazgeçtiklerini belirtseler de, özerklik ve halkların özgürlüğü gibi kavramlar, KCK hedeflerini yansıtan cinstendir.


Sonuç olarak olumlu ve olumsuz olmak üzere iki tür senaryodan bahsedilebilir. Olumlu senaryo sürecin ufak tefek aksaklıklara rağmen devam etmesi ve sonuca ulaşmasıdır. Fakat Türkiye güvenliğini elden bırakmamalıdır ve senaryolarını buna göre hazırlamalıdır. Güvenlikle ilgili bir değerlendirme yapılırken olumsuz senaryolar dikkate alınmalıdır. Çünkü ancak bu sayede olumsuz senaryonun gelişmesine karşı gerekli tedbirler alınabilir.


Bu açıdan baktığımızda olumsuz senaryo, örgütün yeni stratejiler belirlemesi ve teşkilatlanması olarak görülebilir. Yani PKK/KCK’nın Suriye ve İran’daki etkinliğini artırmasıyla beraber, Türkiye’de gelişen özgürlük ortamını ve serbest kalan KCK’lıları da kullanarak Kuzey Irak’taki silahlı güce dayalı şehir savaşına gitme ve halk ayaklanmasını teşvik etme şeklinde olumsuz bir senaryo çizilebilir. Bu doğrultuda PKK/KCK’nın yeni stratejisiyle beraber siyasi ve silahlı eğitimlerine devam etme ihtimali bulunmaktadır. Örgütün dağ kadrosu silahlarını bırakmadığı gibi Kuzey Irak’ta siyasi eğitimlerine devam edeceğini belirtmiştir. Kandil yöneticileri uluslararası ve bölgesel gelişmeleri gözlemleyerek uygun koşullar oluştuğunda kitlesel bir halk hareketiyle sonuca gitmeye çalışabilir.


Süreç bir barış sürecidir ve olabildiğince desteklenmelidir. Fakat sonuca sağlıklı bir şekilde ulaşmak için gerçekçi ve akılcı değerlendirilmeler yapılmalıdır. Umutlar, beklentiler ve barış istekleri gerçekçilik adı altında değerlendirilmeli ve ihtiyatlı hareket edilip gerekli tedbirler alınmalıdır. Süreç sonuçlanıncaya kadar istihbarat faaliyetleri devam ettirilmeli ve PKK/KCK terör örgütünün olası olumsuz girişimlerine karşı önlemler geliştirilmelidir. PKK/KCK silah bırakıncaya ve kendi yapısını lağvedinceye kadar bir terör örgütüdür ve bu sebepten dolayı da güvenlik tedbirlerinin devam ettirilmesi, olumsuz senaryolara karşı gerekli tedbirlerin alınması son derece önem arz etmektedir. Barış sürecinin sağlıklı gitmesi hepimizin en büyük umududur. Ancak PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması ve kendini lağvetmesi barış sürecinin olumlu sonuçlanması için öncelikli ihtiyaçtır.



*Bu metin BİLGESAM Başkanı Doç. Dr. Atilla SANDIKLI’nın Uluslararası Antalya Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği “Küresel ve Bölgesel Etkileşimde Çözüm Süreci” başlıklı konuşmadan derlenmiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top