AB’yi Yeniden Düşünmek: Ankara İlerleme Raporu

Orhan DEDE
16 Ocak 2013
A- A A+

013 ile birlikte AB-Türkiye ilişkileri 54. yılına girdi. Ancak her iki taraf da hayli uzun süren bu ilişkiyi hangi yönde geliştireceklerine dair kesin karar vermiş gibi görünmüyor. Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinde 2010 yılı Haziran ayında İspanya dönem başkanlığı sırasında açılan bir fasıldan bu yana herhangi bir fasıl açılıp kapanmadı.

Yeni fasıl açılıp kapanmadığı ve müzakerelerde olumlu yönde kayda değer hiçbir gelişme yaşanmadığı halde AB yaklaşık üç ay önce, 10 Ekim 2012’de 15. Türkiye İlerleme Raporunu açıkladı. Bu sayıyla birlikte Türkiye, AB’nin hakkında en çok ilerleme raporu kaleme aldığı ülke oldu. Diğer taraftan Türkiye aynı zamanda 2012’nin sonunda açıkladığı Ankara ilerleme raporu ile de AB üyeliği sürecinde kendi ilerleme raporunu hazırlayan ilk ülke oldu.

Ekonomik İlişkiler Türkiye’nin AB Üyeliğini Gerekli Kılmaktadır


Çuvaldızı kendimize iğneyi başkasına batıralım. Ekonomik başarılarına atfen son yıllarda Türkiye’nin Avrupa’nın tek sağlam adamı olduğu ile ilgili yorumlara sıkça rastlamak mümkün. Yeni oluşan yönetici elitin bu yorumlara kendisini fazlaca kaptırıp Türkiye’nin yoluna AB’siz de devam edebileceğini, hatta ekonomik performansları gerçekten kötü durumda olan AB ülkelerinin tekrar düzlüğe çıkabilmeleri için Türkiye’nin yardımına muhtaç kalacaklarını zaman zaman yakışıksız sayılabilecek bir üslupla dile getirmeleri hem doğru değil, hem de şık değil. Zira tüm dünya ekonomilerinde hissedilen krize rağmen Türk ekonomisini dimdik ayakta tutan dış yatırımların neredeyse yüzde doksanı hala AB ülkelerinden gelmektedir. Bu durum Türkiye için en az iki farklı açıdan çok önemlidir. İlk olarak, doğrudan dış yatırımlar Türk ekonomisinde yüksek düzeyde seyreden cari açığı finanse eden en önemli unsurdur. Bu yatırımlar durduğunda Türkiye cari açığını finanse edebilecek kabiliyetini yitirmekte, dolayısıyla ekonomik büyüme aniden yavaşlamakta veya durmaktadır. Türkiye geçmişte dış yatırımların durmasından kaynaklanan ekonomik krizler yaşamıştır. Ekonomi politik açıdan değerlendirildiğinde bu krizler Türkiye’yi sadece ekonomik olarak değil politik olarak da derinden etkilemekte ve özellikle dış politika üretiminde hareket alanını sınırlandırmaktadır.

İkinci olarak AB ülkelerinden gelen yatırımlar genellikle Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu ileri teknoloji alanında olmaktadır. Türkiye’de her yıl artan ihracat oranlarında ileri teknoloji ürünlerinin payı sadece yüzde 0,2-0,5 gibi düşük bir rakamdır. Bölgesel ve hatta küresel bir güç olma arzusu gösteren Türkiye’nin hem güç kapasitesini artırmak, hem de ekonomisini özellikle cari açık kaynaklı krizlere karşı sağlamlaştırmak için ileri düzey teknolojik üretime ne kadar ihtiyaç duyduğu herkesin malumudur. Türkiye terörle mücadeleden bölgesel bir takım sorunların çözümüne kadar bir dizi alanda başarılı olmak istiyorsa hem ekonomik hem de askeri anlamda caydırıcı bir güç kapasitesine ulaşmalıdır. Günümüz dünyasında bu kapasiteye ulaşabilmenin yegâne yolu ileri teknolojiye sahip olmaktan geçmektedir. Hem gerçekleşen oran, hem de sözünü ettiğimiz bu teknolojik boyut göz ününde bulundurulduğunda son yıllarda Avrupa’dan gelen doğrudan yatırımlara bir alternatifmiş gibi gösterilen Körfez sermayesinin Türkiye için çok büyük bir anlam ifade etmediği ortaya çıkacaktır. Hal böyle iken bazı yetkililerin feveran ederek, ölçüsüz bir şekilde AB’ye tepki göstermelerini kavramak mümkün değildir.(1)

Öte yandan Türkiye son yıllardaki istikrarın bir neticesi olarak birçok alanda olduğu gibi turizm alanında da ciddi bir ivme yakalamış ve sektörden elde ettiği geliri katlayarak artırmıştır. Ancak bu alanda da Rusya ile birlikte AB ülkeleri Almanya ve İngiltere ipi göğüslemişlerdir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre 2012 yılının Ocak-Kasım döneminde ülkemizi ziyaret eden yabancıların milliyetlere göre dağılımında Almanya yüzde 16 ile başı çekmekte, Almanya’yı yüzde 11,64 ile Rusya ve yüzde 7,93 ile İngiltere takip etmektedir. Üstelik Bakanlığın verilerinde Türkiye’yi ziyaret eden yabancıların milletlere göre dağılımını oluşturan tablonun ilk onunda 6 AB üyesi ülke yer almaktadır. Tabloya göre 2012’nin ilk on ayında Almanya, İngiltere, Hollanda, İtalya, Fransa ve Bulgaristan’dan yaklaşık 11 milyon kişi Türkiye’yi ziyaret etmiştir.(2) Bu rakama AB üyesi diğer 21 ülke dâhil değildir. Geri kalan AB ülkeleri de eklenince sayının çok daha yüksek bir rakama ulaşacağı açıktır. Bu veriler AB-Türkiye ilişkileri açısından birkaç açıdan önemlidir. Birincisi, tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye turizm gelirlerinin büyük bir kısmını hala AB ülkelerinden sağlamaktadır. İkincisi, AB ve Türkiye arasındaki ilişkiler siyasi anlamda fiilen durmuş olma noktasına gelse bile ekonomik anlamda karşılıklı entegrasyon süreci devam etmektedir. Üçüncüsü ise bu kadar yoğun bir hareketliliğin yaşandığı ortamda krizleri çözmek ve yönetmek nispeten kolaydır.

Oyun Kurucu Bir Ülke Olmak İsteyen Türkiye İçin AB’nin Küresel Deneyimi Önemlidir


Almanya, bugün Türkiye’nin 2023 için hedef olarak belirlediği ihracat oranın üç katını tek başına yapmaktadır. Kredi derecelendirme kuruluşlarının Fransa’nın notunu AAA’dan AA’ya düşürme ihtimali bile dünya ekonomik dengelerini sarsmaya yetebilmektedir. Kişi başına ortalama 25.000 Avroluk geliri, yaklaşık 500 milyonluk nüfusu ve 13 trilyon Avroya ulaşan gayri safi milli hâsılası ile AB dünyanın en büyük ekonomisidir. 11 trilyon Avroyu biraz aşan ekonomisiyle ABD, AB'nin en yakın rakibi olarak öne çıkarken, gelişen bir dev olarak gösterilen Çin 5.5 trilyon ve Japonya 2.7 trilyon Avroluk ekonomileriyle Birliğin çok gerisindedir. Fortune dergisinin dünyanın en büyük 500 şirketi sıralamasında 135 şirketle AB ilk sıradadır. Forbes dergisinin dünyanın ilk 100 şirketi sıralamasında 28 AB merkezli şirket yer almaktadır ki bu dörtte birden fazla eder. Aynı şekilde dünya genelindeki Ar-Ge harcamalarının dörtte birinden fazlası AB ülkeleri tarafından yapılmaktadır. Bu nedenledir ki INSEAD/WIPO Küresel Yenilikçilik Endeksinde yer alan ilk on ülkenin altısı AB üyesidir. (3)

2009 yılı gibi ekonomik krizin en yoğun yaşandığı bir yılda bile AB dünyadaki toplam bilimsel yayınların yüzde 29'unu üretebilmiştir. Mesela bu oran ABD'de yüzde 22, kısa vadede ABD'nin yerini alması beklenen Çin'de yüzde 17'dir. Dünya Ekonomik Formu Küresel Rekabet Gücü endeksinde ilk onda yer alan ülkelerin beşi AB üyesidir. (4) Küresel çapta faaliyet göstermek isteyen şirketlerin en fazla önemsediği unsurlardan biri olan temel altyapı ve ulaşım hizmetleri (AB'de bugün 30'dan fazla havalimanı yılda 10 milyondan fazla yolcu taşımaktadır. Hızlı trenin ilk kullanıldığı yer AB'dir ve bugün AB 6200 km'yi aşan hızlı tren yolu ağı ve dünyadaki 1737 yüksek hızlı trenden 1050'sine sahip olmakla bu alanda da bir numaradır.) de dikkate alındığında AB hiç bir şekilde yadsınamayacak bir güçtür. Şirketleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla, silahlı kuvvetleriyle, ekonomisiyle, politikalarıyla küresel bir güç olma arzusu serdeden Türkiye'nin böyle bir yapıya sırtını dönmesi sağlıklı bir tutum olarak değerlendirilmemelidir.

Diğer yandan küresel boyutta varlık göstermek isteyen Türkiye’nin bizzat küreselleşmenin doğurduğu birbirine geçmiş, girift ve sınır aşan sorunlarla tek başına mücadele edebilmesi mümkün değildir. 50 yıl önce Avrupa’nın tahıl ambarı olarak adlandırılan Türkiye, bugün Rusya’dan yılda ortalama 3 milyon ton buğday almaktadır. Kapısına gelip dayanan çölleşme sorunu ile Türkiye herhalde sadece Rusya’dan daha fazla buğday satın alarak mücadele edemeyecektir. Yine bunun gibi sayısı her yıl biraz daha artan doğal afetlerin nedeni olarak gösterilen küresel ısınma problemi ile de Türkiye’nin tek başına mücadele etmesi söz konusu değildir. Türk dış politikasının Orta Doğu’da sorunların anası olarak görülen Filistin meselesinde İsrail’i çözüme zorlayacak bir politika geliştirip tek başına uygulamaya koyması da henüz olası bir ihtimal olarak gözükmemektedir.

Enerji kaynakları konusunda ciddi sıkıntıları olan ve enerji tüketimi her geçen gün artan bir ülke olarak Türkiye’nin enerji sorununu tek başına aşması mümkün değildir. Dünyanın farklı noktalarında aynı anda operasyon yapabilme kabiliyetine sahip bir askeri güç olarak ABD’nin bile üstesinden gelemediği terör sorununu Türkiye’nin tek başına halledemeyeceği de aşikârdır. Bu liste uzatılabilir, fakat sonuç değişmeyecektir. Globalleşip küçülen dünyada hiçbir ülke insanlığın karşısına dikilen sarp sorunların üstesinden tek başına gelemeyecektir. Bu nedenle 2012 yılına kadar yayımlanan 14 ilerleme raporunu Türkiye’nin ilerlemesinin ve demokratikleşmesinin takdir nişanları olarak alkışlarken 15.’sini dikkate almamak pek akıllıca bir davranış olmasa gerektir.

AB Sorunlarının Üstesinden Gelebilmek İçin Misyonunu Yeniden Tanımlamalıdır

AB-Türkiye ilişkilerinde elbette AB'nin de hataları ve tamamlaması gereken ödevleri vardır. Hatta bir yönüyle iki taraf arasındaki ilişkilerin gelişmesi için AB'nin daha cesur adımlar atması gerekmektedir. Ancak bundan önce Birliğin bizzat kendi varoluşu ile ilgili aşması gereken sorunlar mevcuttur. 2008 Eylül ayından bu yana devam eden ekonomik krizin üstesinden bir türlü gelemeyen AB, nihayet temellerini sarsacak çapta ağır sorunlar yaşamaya başlamış ve bu haliyle cazibesini büyük ölçüde yitirmiştir. BİLGESAM’dan Bilge Adamlar Kurulu üyesi emekli büyükelçi Özdem Sanberk’in tespitiyle AB 27 üyeli bir birlik olarak yeryüzünde ne gibi bir misyona sahip olduğunu bilmemektedir. Bu bilinçsizlik ise dünyanın en büyük ekonomisini derin bir hareketsizliğe mahkûm etmektedir.(5) Katılım için müzakere süreci başlamış olan Türkiye gibi üyelik perspektifi verilen Batı Balkan ülkeleri de Birliğin geleceğini sorgulamaya başlamıştır. Dahası AB'yi oluşturan en önemli ülkelerden biri olan İngiltere 2013'e başladığımız şu günlerde Birlikten ayrılmayı tartışmaktadır. Başta Yunanistan olmak üzere İspanya, Portekiz ve İtalya gibi Birliğin Akdeniz ülkeleri ekonomik performans açısından hala olumlu sinyaller vermemektedir. AB üyesi hemen her ülkede aşırı sağ, milliyetçi ve faşist sayılabilecek görüşleri savunan partiler yükseliştedir. Bunda ekonomik bunalımın mutsuz ettiği kitleleri maniple eden odakların olduğu kadar AB'yi daha çok bir Hıristiyan kulübü olarak algılayan ve Merkel/Sarkozy ikilisinin öncülüğünü yürüttüğü "kültür" eksenli politikalar da etkili olmuştur/olmaktadır.

AB kendi coğrafyasında bu tür sorunlarla uğraşmak zorunda kaldıkça küresel ölçekteki problemlere karşı alternatif politikalar üretme kabiliyetini yitirmektedir. Bunun en bariz örneğini 2010 yılından beri devam eden ve bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasını dönüştürüp yeniden inşa etme eğilimi gösteren "Arap Baharı" sürecinde görmek mümkündür. AB Kuzey Afrika gibi kendi sınırlarına nispeten yakın bir bölgede başlayan bu süreçte yukarıda sözünü ettiğimiz hareketsizliğe mahkûm olmuş ve gelişen olaylara karşı herhangi bir tepki göstermekte aciz kalmıştır. Bu durumun oluşmasında AB'nin karar alma süreçlerindeki yapısal bir takım sorunlar da rol oynamaktadır.  Ancak asıl sorun üye devletlerin bir birlik bilinci içinde hareket etmeyip kendi politikalarını öncelemeleri gibi görünmektedir. Buna bir de Kıbrıs’ın üyeliğe kabulü gibi AB’nin kendi normlarını hiçe sayarak yapmış olduğu hatalar eklenince durum daha da vahim bir hal almaktadır.

Nitekim bu hal son dönem AB-Türkiye ilişkilerinde açıkça hissedilmektedir. AB açıkladığı stratejik belgelerde Türkiye’nin bölgesinde oynadığı müspet rolü takdir etmekte ve Türkiye’yi kendi güvenliği ve refahı için anahtar ülke olarak nitelendirmektedir. Arap Baharı sürecine neredeyse hiç nüfuz edemeyen ve bu konuda sorun yaşadığı her halinden belli olan AB Türkiye’nin dinamik ekonomisi, genç nüfusu ve stratejik konumuyla Birliğin dış politika ve enerji güvenliği gibi temel bir takım sorunlarına sağlayacağı katkının farkındadır. Ancak Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı lideri Hannes Swoboda’nın da itiraf etmek zorunda kaldığı gibi AB başta Kıbrıs konusu olmak üzere yaptığı yanlışlarla şu anda Türkiye’nin Birliğe sağlayabileceği katkılardan mahrum kalmaktadır.(6)

Kıbrıs Meselesi AB-Türkiye İlişkilerinde Temel Bir Sorundur

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yaklaşık 15 gün önce sona eren dönem başkanlığı süresince AB-Türkiye ilişkileri neredeyse durma noktasına gelmiştir. Beril Dedeoğlu’nun da tespit ettiği gibi Kıbrıs konusu sadece Rum yönetiminin dönem başkanlığını sürdürdüğü süreyle sınırlı bir mesele değildir. Kıbrıs sorunu AB-Türkiye ilişkilerinin tam merkezinde yer alan ve ikili arasında birçok soruna kaynaklık eden temel bir meseledir.(7) AB Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni ada üzerindeki sorunlar çözülmeden, kendi normlarını çiğneyerek Birliğe üye kabul etmekle maalesef buradaki sorunların tarafı haline gelmiştir. Birlik üyesi bir ülke olarak Güney Kıbrıs, AB-Türkiye müzakere sürecinde birçok başlığın açılmasını önlemekte ve Türkiye ile ilişkilerini AB vetosu tehdidi üzerinden yürütmektedir. Nitekim 2005 yılından bu yana 8 yıldır devam eden müzakere süreci boyunca 35 başlıktan sadece 13 tanesi müzakereye açılabilmiştir. Bu başlıklardan sadece birisi geçici olarak kapatılabilmiş ve beşinin kapanış kriterleri müzakere edilebilir duruma gelebilmiştir. Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Fransa tek taraflı olarak toplam 11 faslın açılmasını engellemeye devam etmektedir. AB Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmadığı gerekçesiyle 2006’dan bu yana 8 faslı dondurmuş durumdadır (bu da Kıbrıs sorunu ile bağlantılıdır.) Açılış kriterlerinin yerine getirilmesi durumunda kısa vadede müzakereye açılabilecek sadece üç başlık bulunmaktadır. AB üyesi bazı ülkelerin Türkiye’ye karşı takındığı bu olumsuz tutum AB yetkililerini de isyan ettirmiştir. Örneğin Avrupa Birliği Komisyonu üyesi Stefan Füle, Fransa ve Güney Kıbrıs’ın tutumlarını açıkça eleştirerek Türkiye ile müzakere sürecinin durma noktasına gelmesini “kendi ayağımıza sıkıyoruz” ifadeleriyle tanımlama gereğini hissetmiştir. (8)

1 Ocak 2013 tarihinde dönem başkanlığı görev süresi dolan Güney Kıbrıs Rum Kesimi görevi İrlanda’ya devretmiştir. Bu değişiklikle birlikte AB-Türkiye ilişkilerinde olumlu yönde bazı gelişmelerin yaşanması beklenmektedir. Ancak bu husus ile ilgili hatırda tutulması gereken bazı noktalar vardır. İlk olarak İrlanda, Türkiye’nin AB üyeliğinin ateşli bir savunucusu değildir. İrlanda Dışişleri Bakanı Bayan Licanda Creighton daha önce Türkiye’nin AB üyeliğine soğuk baktığını açıklayan bir isimdir. Ancak dönem başkanlığını üstlendikten sonra yaptığı açıklamalarda ülkesinin Türkiye ile müzakere sürecine ivme kazandırmak istediğini, kendisinin de bu yönde çaba sarf edeceğini açıklamıştır. Bu gelişme umut verici bir unsur olarak ihtiyatla karşılanmalıdır. Konu ile ilgili bir diğer önemli gelişme ise Fransa’nın doğrudan üyelik ile ilgili oldukları gerekçesiyle bloke ettiği 5 başlıktan en az ikisi üzerindeki engelleri kaldırabileceğine dair verdiği mesajlardır. İrlanda'nın dönem başkanlığı boyunca vize sorunu ile ilgili bazı olumlu gelişmelerin yaşanması da beklenmektedir ki bu konuda atılacak olumlu bir adım da AB-Türkiye ilişkilerine ivme kazandırabilir. Ayrıca eğer Paris’te öldürülen üç PKK terör örgütü mensubundan birisi ile düzenli olarak görüştüklerine dair açıklamalarından sonra oluşan tepkiler nedeniyle gelmekten vazgeçmediyse Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande önümüzdeki aylarda Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmayı planlamaktadır. Bu ziyaretin de Fransa-Türkiye arasındaki bazı anlaşmazlıkların aşılmasına olumlu bir katkı sağlaması beklenmektedir. 

AB-Türkiye ilişkilerindeki bu olumlu gelişmelerin en önemlisi ise Ankara’nın 2012 yılı sonunda hazırlamış olduğu kendi ilerleme raporudur. Türkiye, zaman zaman Cumhurbaşkanı, Dışişleri ve AB Bakanları gibi yetkili ağızlardan AB’nin Ankara’nın dış politika öncelikleri arasında yer aldığını vurgulamıştır. Ancak Avrupa Birliği Bakanlığının hazırlamış olduğu rapor Türkiye’nin son yıllarda bu doğrultuda attığı en önemli adımlardan biridir. Nitekim AB Bakanı Egemen Bağış rapora yazdığı sunuş yazısında AB'ye katılım sürecini Cumhuriyetin ilanından sonra en önemli çağdaşlaşma projesi olarak gördüklerini dile getirmekte, reform sürecine kararlılıkla devam ettiklerini vurgulamakta ve aksini iddia edenlere söz konusu raporun en güzel bir cevap olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla Ankara'nın hazırlamış olduğu raporu sadece Ekim 2012'de açıklanan ve Türkiye'de hayal kırıklığına neden olan AB ilerleme raporuna bir tepki olarak okumamak gerekir. Bu rapor aynı zamanda Türkiye'nin AB'ye katılım niyet belgesi ve kararlılığı olarak da değerlendirilmelidir.

Sonuç

1 Ocak'ta AB dönem başkanlığını devralan İrlanda ile birlikte Türkiye-AB ilişkilerinde olumlu gelişmeler doğurabilecek bir süreç başlamış gibi görünmektedir. Kısa vadede bu süreçte bir faslın açılabileceği ve vize anlaşmasının imzalanabileceği öngörülebilir. Ancak Türkiye-AB ilişkilerinde belki fasılların açılıp kapanmasına bağlı ama bu fasıllardan çok daha önemli noktalar vardır. İlk olarak Türkiye demokratikleşme konusunda bütün çabalarına ve iddialı bütün söylemlerine rağmen henüz rüştünü ispat edememiştir. Demokratik kazanımların yaygınlaşıp yerleşiklik kazanabilmesi için ülkede AB normlarının uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bu normlar ülkede yurttaş/devlet ilişkilerinden bankacılığa; yerel yönetimlerden siyasi kültürün askeri düşünce sisteminden arındırılmasına, ihalelerdeki şeffaflıktan sivilleşmeye, bireysel hak ve özgürlüklerin kapsamının genişlemesinden katılımcılığın yükselmesine kadar bir dizi alanda etkili olmaya, Türkiye’nin ilerlemesine ve demokratikleşmesine katkıda bulunmaya devam etmektedir.

İkinci olarak, Ankara ilerleme raporunun giriş kısmında da belirtildiği gibi AB süreci Türkiye’de istikrarlı bir büyüme ortamının devamı açısından çok önemlidir. Beş yıldır devam eden ekonomik krize rağmen AB dünyanın en büyük ekonomisi, Türkiye’nin de en önemli ticaret ortağıdır. Küresel çapta bir oyuncu olmanın hayallerini kuran Türkiye böyle bir güce sırtını dönmemelidir. Bu konuda AB’nin aday ülkelere müktesebata uyum ve müktesebatın uygulanması için sağladığı yardımlar da Türkiye için ayrıca önemlidir.

Kanımızca Türkiye-AB ilişkilerindeki en önemli nokta Türkiye’nin AB üyeliğine sadece alacakları için değil, belki daha çok verebilecekleri için de talip olması gerektiğidir. Avrupa Birliği projesi Avrupa topraklarının tarih boyunca gördüğü en büyük barış projesidir. Beş yıldır devam eden ekonomik krizin tetiklediği nedenlerle bu barış projesinin çatısı uçma noktasına gelmiştir. AB’nin Orta Doğu politikası da, Kuzey Afrika politikası da vuzuha muhtaçtır. Ama vuzuha en ziyade ihtiyaç duyulan coğrafya Avrupa’dır. Zira bu coğrafyada gelir seviyesinde üç kuruşluk azalma oldu diye, 60 yıl önce yok oldu zannedilen faşizm ve radikalizm tekrar filizlenmeye başlamıştır. Ekonomik krizden dolayı yorgun düşen AB’nin bu dinamiklerle mücadele edebilecek enerjisi yok gibi görünmektedir. Farklı din ve kültürlerin bir çatışma değil, hoşgörü ve diyalog zemini oluşturabileceğini ispat edebilecek potansiyeliyle Türkiye, AB’nin bu hortlaklarla mücadelesine katkı sağlayabilecek yegâne ülkedir. Merkel/Sarkozy gibi çevrelerin ısrarla takip ettiği Türkiye’yi sınırda tutmayı hedefleyen kültürelci politikalara rağmen Türkiye AB’ye üye olmalıdır. Bu anlamda AB bir gün dönüşecekse eğer dönüşümüne rehberlik etmek, dağılacaksa eğer dağılmasını kemal-i metanetle temin etmek için Türkiye bu Birliğin içinde olmalıdır. Aksi takdirde olacaklara 20. yüzyılın ilk yarısı şahittir.

 




Dipnotlar:

(1) Ankara'nın hazırlamış olduğu AB raporunda Türkiye'ye giren doğrudan yabancı yatırımların yüzde 85'inin, teknolojik sermayenin ise yüzde 92'sinin AB kaynaklı olduğu belirtilmektedir. Daha geniş bilgi için bakınız: Avrupa Birliği Bakanlığı, Türkiye Tarafından Hazırlanan 2012 Yılı İlerleme Raporu: Yapılan Çalışmalar ve Kaydedilen İlerlemeler, Ankara, Ocak 2013, Bkz. http://www.ab.gov.tr/files/2012_ilerleme_raporu_02_01_13_fotomat_version.pdf

(2) Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sınır Giriş-Çıkış İstatistikleri, Sayı 11, Kasım 2012, Bkz. http://www.ktbyatirimisletmeler.gov.tr/TR,9854/sinir-giris-cikis-istatistikleri.html

(3) Global Innovation Index 2012: Stronger Innovation Linkages for Global Growth, France 2012. Bkz. http://www.globalinnovationindex.org/gii/GII%202012%20Report.pdf 

(4) World Economic Forum, The Global Competitiveness Report 2012-2013, Cenevre 2012, Bkz. http://www3.weforum.org/docs/WEF_GlobalCompetitivenessReport_2012-13.pdf

(5) Özdem Sanberk, “Türk Dış Politikasında Zorlu Bir Yıl: 2013 Öngörüleri”, Analist, Sayı 23, Ocak 2013.

(6) “Swoboda: Kıbrıs’ta hata yaptık”, Zaman Gazetesi, 16 Kasım 2012, Bkz. http://www.zaman.com.tr/dis-haberler/swoboda-kibrista-hata-yaptik/2016438.html

(7) Beril Dedeoğlu, “Kıbrıs’ın Dönem Başkanlığı Biterken”, 19 Aralık 2012, Bkz. http://haber.stargazete.com/yazar/kibrisin-donem-baskanligi-biterken/yazi-713120

(8) “AB Komisyonu üyesi Füle de isyan etti: Kendi ayağımıza sıkıyoruz”, Zaman Gazetesi, 10 Ekim 2012, Bkz. http://zaman.com.tr/dis-haberler/ab-komisyonu-uyesi-fule-de-isyan-etti-kendi-ayagimiza-sikiyoruz/2000786.html

Back to Top