Ruanda’da Yeni Bir Soykırımın Ayak Sesleri

Hasan ÖZTÜRK
06 Temmuz 2009
A- A A+

Geçtiğimiz yüzyılın en trajik olaylarından birisi de hiç şüphesiz bir milyona yakın kişinin hayatını kaybettiği ve iki milyon civarında insanın yerlerinden olduğu Ruanda’da yaşanan soykırımdır. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen bu trajik olayların üzerinden on beş sene geçmiş olsa da ülkede işlerin çok da iyi gittiği söylenemez. Her ne kadar uluslararası kuruluşlar ve batılı makamlarca Ruanda’nın son on yılda sağladığı kalkınma takdir toplasa da soykırımı ortaya çıkaran sebeplerin ortadan kalktığını söylemek için henüz çok erken. On beş sene geçmiş olmasına rağmen yeni bir iç savaş veya büyük çapta üzücü olayların yaşanması çok da uzak ihtimal değil.  Bu yazıda Ruanda’nın soykırım sonrası iç barışı sağlama çabalarını ele alacak ve yakın gelecekte büyük ölçekte yeni bir olay yaşanma ihtimalini değerlendireceğiz.

 


Tarihi Arka Plan

Günümüzde yaşananlara geçmeden önce ülkeyi ve yaşananları hatırlatmak birçok kimse için aşağıdaki değerlendirmelerden daha fazla istifade etme adına faydalı olacaktır. Özellikle etnik ayrışmanın köklerini anlamak birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi Ruanda’da da bize yardımcı olacaktır. Afrika’nın doğusunda Kenya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda arasında kara ile çevrili olan Ruanda 1880’li yılların ortalarında doğu Afrika’da etkinliğini artıran Almanlar tarafından sömürge yapıldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti kararı gereğince Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Burundi manda statüsünde Belçika yönetimine bırakıldı.

 

Belçika sömürge yönetimi 1933 yılında Etnik Kimlik Kart uygulamasını başlatarak Ruanda’da yaşayanları etnik gruplarına göre sınıflandırmayı amaçladı. O zamana kadar Hutu ve Tutsi olarak adlandırılan iki grubun ülkenin çoğunluğunu oluşturduğu inancı kabul görmekteydi. Hutu ve Tutsileri ayırt etmek fiziksel görünüm itibari ile oldukça zor idi. Her ne kadar Tutsilerin daha varlıklı olduğu öne sürülse de eldeki kaynaklara göre birçok varlıklı Hutu’nun yaşadığı bilinmektedir ve bu da bize maddi gücün etnik bir ayrışma göstergesi olmadığını göstermektedir. Roman Katolik kilisesi ve Belçika sömürge yönetimi dış görünüş ve göç güzergâhlarını göz önüne alarak Hutu ve Tutsileri farklı etnik grup olarak kabul etti. Bazı Hutular (dış görünüş olarak olmasa da) mal varlıkları ile Tutsiler ile benzerlik gösterdikleri için başka bir sınıflandırma yöntemi kabul edildi. Bu yönteme göre şayet bir kişi on ya da daha fazla büyük baş hayvana sahip ise o kişi aristokrat bir Tutsi olarak kabul edilecekti. Bu şekilde etnik sınıflandırma devam ederken 1935 yılında sömürge yönetimi Etnik Kimlik Kart’larında Hutu, Tutsi ve Twa olmak üzere üç etnik grubun var olmasına karar verdi. Artık kimin hangi etnik gruptan olduğu belli olduğu için aradaki farklılıklar daha fazla vurgulandı ve sömürge yönetimi Tutsiler için daha fazla yatırım yaptılar. Örneğin Tutsiler için ayrı okullar ve eğitim sistemi oluşturuldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkedeki eğitimli insanların çoğunluğu Tutsi idi. Ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1962 yılına kadar etnik farklılıklar ve ayrımcılık sömürgeci yönetim tarafından sürekli beslendi. Özellikle vergi toplanmasında Tutsileri kullanan sömürge idarecileri Hutulara karşı şiddet kullanımına göz yumdular. Bu süre zarfında Tutsiler tüm ülkede ayrıcalıklı bir grup olarak ön planda daha fazla görünmeye başladılar.

 

İlk Kıvılcımlar ve Soykırım

Ruanda’da yaşanan soykırıma gelmeden önce şunu belirtmeliyiz ki, yaşanan trajedi bir anda patlak vermiş şiddet dalgası olmayıp, uzun süredir devam eden sınıfsal mücadelenin silahlı düzeye taşınmasının kontrolden çıkmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sıralarında tüm Afrika’da hızla yayılan Pan-Afrikan hareketlerin etkisi Ruanda’ya da sıçradı. Pan-Afrikan düşüncenin en önemli isimlerinden ikisi (Kongolu Patrice Lipumba ve Tanzanyalı Julius Nyerere) Ruanda’nın komşu ülkelerinde yaşamakta ve emperyalizm karşıtı düşüncelerini ve Afrikalıların özgür ve eşit insanlar olarak kabul edilmesi fikirlerini tüm kıtaya yaymaktaydı. Var olan Pan-Afrikan hareketin oluşturduğu dalgayı da arkasına alan Hutular organize olmaya ve silahlanmaya başladılar. Buna karşılık olarak Tutsiler ise Ruanda’nın ve çoğunlukta oldukları Burundi’nin bağımsızlığı ve sömürgeci yönetimin kendilerine sunduğu ve sürdürdükleri monarşik düzenin devamı için çalışma başlattılar.

 

İki grup arasında artan gerilim 1950’lerin sonlarında ufak çapta şiddet olaylarının yaşanmasına sebep oldu. Belçika’nın Ruanda-Urundi sömürgesinde demokratik seçim yapma kararı alması neticesinde çoğunluğu oluşturan Hutular yönetimde daha etkili konuma yükseldiler. Avantajlı konumlarını ve monarşik gücünü kaybedeceğini gören Tutsiler ile Hutular arasında ortak bir hükümet kurma çabaları sonuçsuz kalınca, Belçika, Birleşmiş Milletlerin de tavsiyesi ile Ruanda ve Burundi’yi (o zamanki adıyla Urundi) iki ayrı ülke şeklinde ayırmaya ve bağımsızlıklarını verme kararı aldı. Ruanda cumhuriyet olmayı seçerken Burundi anayasal monarşi ile devam etmeyi seçti.



Belçika’nın her iki ülkeye bağımsızlıklarını verdiği 1962 yılına kadar ufak çaplı şiddet olayları yaşandı. Bağımsızlıktan sonra çevre ülkelerde yaşayan Tutsi ve Hutular arasında çatışamalar yaşanırken, Burundi’de çoğunluk olan Tutsiler Ruanda’daki Hutulara yönelik saldırılarda bulundular. Artan gerilim sonucu 1972’de Burundi’de yaşayan Tutsiler 200,000 Hutu’yu öldürdü. Bu olay Hutu soykırımı olarak tarihe geçerken ilerleyen yıllarda yaşanacak şiddet olaylarının da tohumlarını ekmişti. Özellikle kuzey Burundi’de yaşanan gerilimler sonucu Tutsiler 1988’de yaklaşık 20,000 Hutu daha katletti ve binlerce Hutu komşu ülkelere mülteci olarak göçtü.

 

Ugannda’da hazırlık yapan Tutsi güçleri (RPF) 1990 yılında Uganda’dan Ruanda’yı işgal etti. Karşılık veren Ruanda hükümet güçleri ile RPF arasındaki çatışmalar 3 sene devam etti ve bu süre zarfında birçok defa barış doğurmayan ateşkes imzalandı. Ağustos 1993’te taraflar arasında imzalanan Arusha anlaşması sonucu kurulması öngören güç paylaşımı ve koalisyon hükümeti tabandan fazla destek bulamadı. Aynı yılın Nisan ayında Burundi’nin seçilen ikinci devlet başkanı (etnik olarak Hutu idi) ve Ruanda devlet başkanı (Hutu) aynı uçakta seyahet ederken füze ile düşürülen uçakta hayatlarını kaybettiler. Özellikle radikal Hutu grupları bu olaydan Tutsileri sorumlu tuttular. Geçmişte Tutsilerin gerçekleştirdiği katliamlara, yarım asırdır süren eşitsizlik ve ayrımcılığa devlet başkanının suikastı da eklenince radikal Hutular tarafından dile getirilen Tutsilerin ortadan kaldırılması planları hayata geçirildi. İki ay gibi bir sürede çoğunluğu Hutu olmak üzere bir milyona yakın insan hayatını kaybetti. İki milyona yakın kişi ise yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı.



Savaş Sonrası Barışı Aramak ve Suçluları Yargılamak


İç savaş sonrası barış çabaları şiddet ortamını doğuran sebepleri ortadan kaldırmayı amaçlamalıdır. Diğer bir ifadeyle, savaş sonrası barış girişimleri taraflar arasındaki ilişkileri şiddet düzeyinden normal düzeye indirgeyebilmelidir. İç savaşlar genellikle elitlerin kendi çıkarları doğrultusunda halk arasındaki ayrılıkları kullanmalarından doğmaktadır. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, iç savaşlarda suç işleyenlerin yargılanması o ülkede yeni bir iç savaş yaşanmasını önleyemediği gibi aynı çatışmanın başka ülkelere yayılmasını engelleyememektedir. Dolayısıyla, savaş sona erdiğinde öncelikli amaç halk arasındaki ayrışmaları ortadan kaldırmak veya minimize etmek olmalıdır. Bu bilgiler ışığında şimdi Ruanda’da savaş sonrası toplumsal adaletin tesisini ele alabiliriz.



Ruanda’daki soykırımda suçlular uluslararası kuruluşlarca işledikleri suçlara göre dört kategoriye ayrıldı. İnsanlık suçu kapsamında değerlendirilen suçların emirlerini veren komutanlar Tanzanya’nın Arusha şehrinde kurulan uluslararası mahkemede 1995’ten beri yargılanmaktadır. Mahkeme ilk sekiz sene içinde sadece 10 kişiyi mahkûm ederken 56 üst rütbeli askere hapis cezası verdi. Mahkeme uluslararası toplumda ve Ruanda’da tam bir hayal kırıklığına sebep olmuştur. Milyonlarca dolarlık bütçesine rağmen verimsiz çalışmalara, ağar işleyen bürokratik yapısı ve yolsuzluk söylentileri yüzünden mahkemenin itibari bir hayli zarar görmüştür. Kaldı ki, sömürgecilik geçmişine sahip bir ülkenin suçlularının yine Avrupalılar tarafından yargılanması Ruandalılar tarafından kolay kolay kabul görmeyecektir ve mahkemenin tarafsızlığını kabul ettirmesi zor olacaktır. Örneğin, Nisan 2002’de Sırbistan’da yapılan bir araştırmaya göre Sırpların sadece %20’si uluslararası mahkeme ile işbirliğini “ahlaken doğru” olduğunu düşünürken sadece %10’luk bir kesim uluslararası mahkemenin adaleti tesis edebileceğine inanmaktadır.



Soykırım suçlarını yargılamak için kurulan uluslararası mahkemelerin yanı sıra Ruanda devlet mahkemelerinde de yargılamalar oldukça sorunlu geçmektedir. Soykırım sırasında yaşanan şiddetten hukuk insanları da çok zarar görmüştür. Olaylar sona erdiğinde tüm ülkede sadece on (10) avukat ve birkaç hâkim bulunmaktaydı. Az sayıda yetişmiş elemanın bulunması dış aktörleri yoğunlaştırılmış programlar ile avukat ve hâkim yetiştirmeye zorladı. Bunun doğal sonucu olarak da yetişen hâkimler, avukatlar ve savcılar, yeterli eğitime sahip olmadan tüm halkı derinden yaralayan ciddi bir konuda hüküm vermek gibi ağır bir sorumluluğu üstlenmek durumunda kalmaktadır. İşte bu yüzden de devlet mahkemelerinin aldığı kararlar kamu vicdanını tatmin etmekten uzaktır.



Soykırım suçlarının yargılanması uluslararası ve devlet mahkemelerinden başka Gacaca (okunuşu: Gaçaça) adı verilen yerel mahkemelerde de sürmektedir. Ruanda tarihinde geleneksel bir yöntem olan Gacaca mahkemeleri toplumun ileri gelenleri tarafından halkın katılımıyla suçluları teşhir ederek cezalandıran ve toplumsal adaleti tesis eden bir uygulamadır. Ancak Gacaca mahkemeleri de halk nezdinde güven tazeleyememektedir çünkü bu mahkemelerde sadece Hutular yargılanmakta ve onların işledikleri suçlar cezalandırılmaktadır. Hâlbuki 1994'te Tutsiler de birçok yeri talan ettiler, çok can aldılar ve insanları köylerini terk etmeye zorladılar ve küçük çocukları istekleri dışında askerliğe zorladılar. Bunlar da savaş suçu sayılmasına rağmen Gacaca mahkemelerinde Tutsilerin işledikleri bu suçlar ele alınmamaktadır. Uluslararası ve devlet mahkemelerine olan güvenini yitiren yerel halk (özellikle Hutular)Gacaca mahkemelerinde de adaletsizliği görünce varolan düzenin "muzafferlerin adaleti" olduğu kanısına vardılar. Bu tür bir anlayış, aynı coğrafyada yaşamak zorunda kalan iki topluluk arasında barışı tesis edemeyeceği gibi uzun vadede yeni düşmanlıkların tohumlarını ekecek ve yeni sorunların patlak vermesine sebep olacaktır.



Uluslararası toplum Gacaca fikrine oldukça sıcak yaklaştılar çünkü yerel halkın kendi vereceği kararın halk nezdinde daha muteber olacağını düşündüler. Ancak bu mahkemelerin Tutsileri dışlayıcı yapısı ve dış aktörlerin desteği sonucu özellikle Hutular Gacaca mahkemelerinin tarafsızlığını yitirdiğini düşünmektedirler.  African Studies Review dergisinin Aralık 2008 sayısında yayınlanan bir çalışmada yazara konuşan bir kişinin sözleri aslında ülkenin durumunu gözler önüne sürmektedir: "barış ve güvenlik farklı şeylerdir. Bugün ülkemizde var olan şey güvenliktir, barış değil. İnsanlar şiddete başvurmuyorlar çünkü yetkililerden korkuyorlar". Bu ve benzeri yorumlar göstermektedir ki devletin yetkisini kullanmaktaki yetersizliğini ortaya çıkarmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, Ruanda'da soykırıma yol açan ana sebep olan etnik gruplar arası adaletsizlik ve gerilim hala devam etmektedir. Uluslararası toplumun da destek verdiği adaleti tesis etme çabaları istenenin aksine gruplar arasındaki boşluğu daha derinleştirmektedir ve maalesef yakın gelecekte ülkede üzücü olayların yaşanması ise olasıdır. Yazara konuşan bir başka kişinin cümleleri, bu düşünceleri destekler niteliktedir: "Ruanda çok yakında Irak gibi olacak. Etnik gruplar arası nefret yeni bir boyut kazanıyor ve Gacaca mahkemeleri aileler arası gerilime sebep oluyor. Anne-babası hapishanede yatan çocuklar ailelerin nerede olduklarını soracaklar ve onları kendilerinden ayıranlara karşı intikam düşünceleri ile büyüyecekler".



Mark Drumble da bu görüşleri paylaşmaktadır. Kendisi 1998'te yaptığı çalışmasıyla o günlerde bile soykırım sonrası oluşturulan adalet sisteminin çarpıklığına dikkat çekmektedir. Drumble, Gacaca mahkemelerinin adaleti tesis etmekten çok uzak olduğunu belirtirken oldukça makul bir sebep öne sürmektedir. Ona göre kurulan düzen "muzafferlerin adaleti"dir, çünkü soykırım suçlularının yargılanmasını (Gacaca ya da devlet mahkemelerinde) en çok isteyen ve bu konuda ısrarcı olanlar genellikle RPF Tutsiler, yani Uganda'dan gelip Hutu hükümetini yıkan Tutsilerdir. Diğer bir ifadeyle, soykırımı bizzat yaşayan Tutsiler, Uganda'dan gelenler kadar ısrarcı değiller. Bu yüzden olsa gerek ki, ceza evlerinde tutulan Hutular yanlış bir şey yaptıklarına inanmamaktadırlar. Neden orada oldukları sorulduğunda ise verdikleri cevap oldukça manidardır: Biz içerideyiz çünkü yeni gelen Tutsi yönetimi bizden intikam alıyor.

 


Sonuç

Bu yazıda soykırım sonrası Ruanda'da adalet sistemine dikkat çekmeye çalıştım. Ülkede yaşanan birçok olumlu gelişmeye rağmen adalet sisteminde yanlışlıklara vurgu yaparak geçmişte yaşanan acıların tekrar edilme ihtimali üzerinde durmaktı amacım. Uluslararası, devlet veya yerel mahkemeler hakkında verilen örnekler okuyuculara azçok fikir vermiştir. İsteyenler yapacakları araştırmalarda Ruanda'da soykırım sonrası yargılamalar ile ilgili çok daha çarpıcı gerçeklerle karşılaşabilirler. Burada verilen örnekler göstermektedir ki, Ruanda'da barışı sağlamak adına başlanan soykırım suçlularını yargılama sürecei varolan düşmanlıkları pekiştirmekten ve yeni düşmanlık tohumları ekmekten başka bir işe yaramamaktadır. Üzülerek söyleyebiliriz ki, yakın gelecekte Ruanda'da yeniden istenmeyen üzücü olayların yaşanma ihtimali çok da az değildir. Uluslararası toplum, iç savaş sonrası ülkelerde adalet sisteminin kurulmasında çok daha hassas davranmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti ise yakın gelecekte yaşanabilecek olası bir trajedi durumunda nasıl bir tavır takınacağı, ne tür hamleler ile doğu Afrika bölgesinde etkinliğini artıracağına dair planlalar yapmalıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top