İnsan Haklarının Evrenselliği ya da Afrika'nın Makus Talihi

Hasan ÖZTÜRK
10 Kasım 2008
A- A A+

Türkiye dâhil birçok ülke ve kuruluş, 10 Aralık günü İnsan Hakları Evrensel  Beyannamesi'nin (İHEB) kabul edilişinin altmışıncı yıldönümünü kutlayacaklar. Büyük ihtimalle gelişmiş ülkelerin liderleri insan haklarının önemine ve gereğine vurgu yaparak diğer ülkelerdeki insan hakları ihlallerini eleştirecekler. İnsan hakları savunucuları ise bildirgenin maddelerini belki de “hastaya, rızası olmasa da uygulanması gereken bir antibiyotik” olarak tanımlayacaklar. Dünyanın diğer kısımlarında ise bu masumane kavramın emperyal hedeflere sahip ülke liderleri tarafından çıkarları için kullanılan bir maske olduğu anlatılacak.



Her ne kadar 60 yıl önce kabul edilen belgenin başlığında “evrensel” ibaresi yer alsa da, yarım yüzyılı aşkın süre içinde insan hakları eskisinden daha fazla karmaşık bir hal almıştır. Yaşanan bu tartışmaların gölgesinde ise insan haklarını savunmak ve güçlendirmek için Afrika’ya giden onlarca uluslararası sivil toplum kuruluşunun gözleri önünde Afrikalıların “insan hakları” hiçe sayılmaktadır.


İnsan hakları genel bir kavram olarak son yıllarda sıkça duyduğumuz kavramların belki de en başta gelenidir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından başlayan süreçte bu kavram daha gözle görülür halde uluslararası siyaset çevrelerinde daha fazla konuşulur olmuştur. İkinci dünya savaşının ardından geride bırakılan birkaç yıl içinde yaşanan acıların önüne geçmek amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri kurum bünyesinde İnsan Hakları Birimi kurulması talimatını verir ve bu birimin başına Kanadalı John Peters Humprey getirilir. İlk olarak taslağı hazırlayan Humprey sonrasında başında Amerika Birleşik Devletleri eski devlet başkanı Franklin Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt’in bulunduğu komisyona sunar. Humprey tarafından hazırlanan taslak metnin başlığı “Uluslararası İnsan Hakları Belgesi” iken komisyondaki tartışmalar sonunda “uluslararası” ibaresi “evrensel” olarak değiştirilir. 10 Aralık 1948 günü BM Genel Kurulu’nda oylanan belge kabul edilir.  İHEB insan haklarının anayasası olarak kabul edilmektedir çünkü Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (1966) ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1966) İHEB esas alınarak hazırlanmış, diğer bir ifadeyle ondan türetilmiştir.



Bildirgeye hiçbir devlet karşı oy kullanmaz. Bildirgeye 48 lehte oy kullanılırken 8 ülke çekimser oy kullanır. Çekimser oy kullanan ülkeler Suudi Arabistan, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Sovyet Bloğu ülkeleridir. Bu ülkelerin çekimser oy kullanma gerekçeleri aşağıda açıklanacaktır. Oylamada oybirliğinin aranmamış olmasının yanı sıra birçok neden dolayı İHEB’nin “evrenselliği” tartışılmaktadır.


İnsan Haklarının Evrenselliği


Günümüzde İHEB tüm devletlerin üzerinde anlaştıkları, insanların doğuştan itibaren sadece ve sadece insan oldukları için sahip olmaları gerektiği öne sürülen hakların bir listesi olarak algılanmaktadır. Ancak, tarihi sürece, belgenin içeriğine ve felsefesine ve uygulamalara bakıldığında bu belgenin evrensel değil tam aksine belirli bir coğrafyanın önceliklerini ve düşüncelerini yansıttığı görülmektedir. İHEB hazırlanırken gerçekten de tüm devletlerin, farklı inanç ve kültürden insanların önerileri alınmış mıdır? Belge samimi niyetle geçmişte yaşanan acıların önüne geçmeyi mi amaçlamaktadır?


Taslak hazırlanırken ve komisyonda tartışılırken Afrikalı ülkeler (Sahra altı Afrika ülkeleri) temsil edilmemiştir. Bununla birlikte Güney Amerika’nın temsil edildiği ve kıta temsilcilerinin belgenin oluşumuna olumlu katkıda bulundukları öner sürülmektedir. Hâlbuki o komisyonda bulunan ve Güney Amerika kıtasını temsil eden delegasyon içinde ne kıtanın “yerli” halklarından kimseler vardı ne de Avrupa kökenli ve dünya görüşü olmayan bir diplomat. Taslak metin hazırlanırken ve bu metin üzerinde tartışmalar yaşanırken Afrika’nın temsil edilmeyiş sebebi ise sanırım herkesin bildiği üzere o zamanlar kıtanın sömürgeci güçlerin yönetimi altında olmalarıdır.


Güney Afrika Cumhuriyeti ise o zamanlar hala devam eden ayrılıkçı rejimi (apartheid) savunma adına “bildirgenin ülkemizde yaşayan az gelişmiş halkların geleneksel yaşam tarzlarını kaybetmelerine sebep olabileceğini” öne sürerek çekimser oy kullanmışlardır. Suudi Arabistan ise evlilikte kadın-erkek eşitliği ve bireylerin din değiştirme özgürlükleri ile ilgili maddelere dayanarak çekimser oy kullanmıştır. SSCB ve Sovyet bloğu ülkeleri bildirgenin oylandığı oturumda çekimser oy kullanmışlar, “bireyin ve devletin çıkarları örtüşebilir” ve “sosyal ve ekonomik kalkınma siyasi haklardan daha önceliklidir” şeklinde gerekçelerini izah etmişlerdir. Sovyet bloğu ülkeleri çok partili liberal demokratik bir sistemi uygun görmedikleri için bildirgeye lehte oy kullanmamışlardır.


İsterseniz şimdi bildirgenin genel felsefesi üzerinde kısaca düşünelim. İHEB’yi hazırlayanlar bireylerin özgürce ticari faaliyette bulunma hakkına ve özel mülkiyet hakkına sahip olmalarını istiyorlardı. Bunu tersinden düşünürsek, bir birey kendisine tüm hizmetlerin devlet tarafından verilmesini isteme hakkına sahip midir? Devleti basit anlamda sosyal bir sözleşme olarak kabul edersek, bireyler kendi rızalarıyla haklarından vazgeçip bu hakları güçlerini anayasadan alan kurumlara transfer etme hakkına sahip midirler? Ya da hangi haklarını transfer edebilirler? Burada amacım bir siyasi sistemi diğeri ile karşılaştırmak değil, İHEB’nin kuruluş felsefesinin belirli bir dünya görüşünün “fazla” etkisinde kaldığını göstermektir. Sonuç bölümünde de değinileceği gibi İHEB’nin gözden geçirilmesi ve “evrensel” hale getirilmesi gerekmektedir.


İşte bahsettiğimiz İHEB’nin belirli bir dünya görüşünün etkisinde kalması bazı düşünürleri bu belgenin samimiyetini sorgular hale getirmiştir. Özellikle son yıllarda insan hakları kavramının kullanılarak diğer ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesi bu insani kavramı politize etmiştir. Bunun bir sonucu olarak da insan hakları batılı devletlerin bir projesi olarak görülmektedir. İnsan hakları yapısı, Makau Mutua’nın ifadesiyle “liberal demokrasi anlayışının ahlaki bir projesidir, çünkü insanların yaşadıkları günlük sorunlara ve sıradan siyasete hitap etmektedir”. İnsan hakları literatüründe geçen “iyi toplum” ibaresi başlı başına tüm iyi niyetlere rağmen yapılanlara karşı şüphe uyandırmaktadır. Hangi toplum “iyi” ve neden “iyi” kim karar verecek? Normal olarak bu ibare insan hakları adı altında yapılan çalışmalara kural koyucu, yapılandırıcı (normatif) bir anlam kazandırmaktadır.


Evrenselliğin Kapsamı: İnsan Hakları ve Afrika


Daha önce de belirttiğimiz gibi İHEB İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan acılardan ders alınarak başlatılan bir inisiyatiftir ve bu acıların tekrar yaşanmasını önleme amacıyla hazırlanmıştır. Fakat belgeyi hazırlayanlar o dönemlerde dünya nüfusunun önemli bir kısmında insan haklarının alenen ihlal edilmesine yol açan sömürgecilik, apartheid ve emperyalizm gibi kavramlardan bahsetmemektedirler. Taslak metni görüşen BM komisyonu Afrikalıların, vatandaş değil, henüz insan kabul edilmediği zihniyeti eleştirmemiştir.


Tanzanya bağımsızlığını kazandıktan sonra devlet başkanı Julius Nyerere “Afrika Sosyalizmi” adı altında ülkesinde siyasi bir sistem kurmuştur. Nyerere’ye göre Afrika sosyalizmi Marksizm’den ve diğer sosyalist ideolojilerden farklıdır. Çünkü geleneksel Afrika halklarında toplum birinci önceliğe sahiptir. Kişiler toplulukları içinde yaşayan evsiz insana ev yapmakla yükümlüdürler çünkü aksi halde ikinci bir eve sahip olmaları sosyal adaletsizlik doğuracaktır ve bu da kamu huzurunun bozulmasına yol açacaktır. Geleneksel Afrika toplumunda bir köylü herhangi bir sebepten ötürü ekini talan olursa diğer köylüler kendi hasatlarından o mağdur köylüye yardım ederler. Yardım etmek istemeyen bireye toplumun diğer fertleri baskı yapar. Görüldüğü gibi birçok doğu toplumunda olduğu gibi Afrika’da da bireyden daha çok toplum ön plandadır. Ancak bu bakış açısı İHEB’ye yansımamış, bu tür geleneğe sahip toplumların fikirleri alınmamıştır.


Yine Tanzanya’dan örnek vermek gerekirse, Nyerere 1965 yılında tek parti sistemine geçti ve TANU dışında parti kurulmasını yasakladı. Gerekçesi ise sizlere çok tanıdık gelecektir çünkü bağımsızlığını kazanan birçok devlet aynı sebepten ötürü tek partili sistemi devam ettirmiştir. Nyerere’ye göre bağımsızlığını yeni kazanan ülkenin birliğe ihtiyacı vardı ve siyasi partiler ülkeyi kamplara bölebilirdi. Ancak Nyerere (belki ondan daha çok arkadaşları) var olacak tek parti içinde işleyen bir demokrasi öngörmekteydiler. Bir tek parti olacak ve partinin üst pozisyonları için parti delegeleri seçim yapacak ve vatandaşa iki isim götürülecekti. Aslında bir takım farklılıkları göz ardı edersek bugün ABD’de uygulanan seçim sistemi ile Tanzanya’nın kurucularının tasarladıkları sistem arasında birçok benzerlik vardır. Ancak gelin görün ki Tanzanya’daki sistem insan haklarına aykırıdır çünkü birden fazla parti yoktur.


Genel kanı olarak insan haklarının amacı elinde aşırı güç bulunan devlete karşı savunmasız olanı, yani bireyi devletin keyfi ve haksız uygulamalarından korumaktır. Günümüz insan hakları rejiminin en temel zayıf noktalarından birisi de üzerine kurulmuş olduğu ilkelerin eksikliği ve yetersizliğidir. Günümüzde medeni ve siyasi haklara öncelik verilirken ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ikinci plana itilmektedir. Kapitalizm ve serbest piyasa “iyi” olarak tanımlanmaktadır ve tüm dünyaya tavsiye edilmektedir. Bu bakış açısı haliyle işveren-işçi-sermaye ilişkilerini normal karşılamaktadır çünkü piyasanın normalliği kabul edilmektedir. Sorun ise tam bu noktada başlamaktadır. Günümüz insan hakları rejimi bireye insanlık onurunu vererek ve devleti kontrol altında tutarak onu devletin “siyasi” zulmünden korumaktadır. Peki, o zaman bireyi ekonomik zulümden kim ya da hangi rejim koruyacak? Burada amacım kapitalizm eleştirisine girmek değil. Ama Afrika hakkında ya da bu kıtanın insanları için bir şeyler yapılacak ise insanlık onurunu sadece siyasi alana kısıtlamak yanlış olacaktır. Siyasi özgürlükler elbette önemlidir ve gereklidir. Ancak günümüz Afrika şartlarında bireylerin ekonomik yetersizliği onların insanlık onuruna siyasi haklarından mahrum olmalarından çok daha fazla zarar vermektedir.


Afrika’nın zengin yeraltı kaynakları çoğunlukla yabancı firmalar tarafından işletilmektedir. Özellikle kırsal ve dağlık alanlarda (altın, elmas vb) maden ocaklarında çalışan işçilerin durumu içler acısıdır. Çağdaş bir maden işletmesinin maden ocaklarında çalışan işçisine sunduğu imkânların onda biri Afrika’daki maden işçilerine sunulmamaktadır. Ve çoğu Afrika ülkesi BM’nin Uluslararası Çalışma Örgüt’üne (ILO) üyedir. Gariptir ki ILO da genellikle yürüttüğü projeler ile tarım sektöründe çalışan okul yaşındaki çocukların eğitimden mahrum kalmalarına odaklanmıştır.


Bir diğer örnek ise Nijerya’dan. Ogadin bölgesi ülkenin güneyinde zengin petrol yataklarının bulunduğu bir bölgedir. Ogadin halkı kendi dili ve gelenekleri olan bir etnik gruptur ve ülkede daha etkin olan diğer etnik grupların etkisindeki devlet tarafından azınlık olarak kabul edilmektedirler. Bu bölgede yaklaşık yirmi yıl önce yabancı petrol firmalarının gelmesi ile her şey birden bire değişmiştir. Tarım ve balıkçılık ile geçinen Ogadin halkı kısa zaman sonra şikâyet etmeye başlamıştır, çünkü balık tuttukları nehirlere sızan petrol yüzünden balıklar ölmeye başlamış ve tarlaları çevredeki boş alanlara gömülen zehirli kimyasal maddeler yüzünden eskisi gibi bol ürün vermemektedir. Ogadin halkı bir araya gelerek petrol firmalarına tepkilerini gösterdiler ve lider pozisyonundaki Ogadin asıllı yazar Ken Saro-Wiwa’nın ifadesiyle “çevre insanın ilk hakkıdır” dediler. Ogadin halkı defalarca bölgedeki Shell ve Chevron firmalarına ait tesislerde gösteri yaptılar. 1994 yılında yine Ogadin halkının Shell tesisleri yakınında gerçekleştirdiği bir protesto eylemine Nijerya güvenlik güçlerinin ateş açması üzerine 84 kişi hayatını kaybetti. Olaylar 1995 yılında Saro-Wiwa’nın bir yıl önceki bir gösteride hayatını kaybeden üç kişinin ölümünden sorumlu tutularak idam edilmesiyle farklı bir boyut kazandı. Sonraki yıllarda dava sürecinde tanıklık eden birkaç kişi Shell’den Saro-Wiwa aleyhinde konuşmak için rüşvet aldıklarını itiraf ettiler. Saro-Wiwa’nın kardeşi idam sonrasında verdiği bir röportajda Shell’in kendisi aracılığı ile kardeşine sundukları bir teklifi açıkladı. Shell eğer Saro-Wiwa “bölgede çevre tahribatı yapılmadığı ve Shell’in bir sorumluluğu bulunmadığına” dair bir basın açıklaması yayınlarsa davayı geri çekecekler ve idam süreci duracak ve derhal tahliye süreci başlayacaktı. Ancak Saro-Wiwa Shell’e verdiği yanıt, Shell’in kendine çeki düzen vererek Ogadin bölgesine ve halkına zarar veren faaliyetlerini durduğu zaman gösterilerin de duracağı şeklinde oldu. Shell tutum değişikliğine gitmedi, Saro-Wiwa idam edildi ve idamın ertesi günü Shell Nijerya hükümeti ile 2,5 milyar dolar tutarında yeni bir lisans anlaşması imzaladı.


Nijerya devleti yabancı petrol firmalarının tesislerini devletin güvenlik güçleri ile korumaktadır. Shell ve Chevron dâhil olmak üzere birçok yabancı petrol firmasının ülkeye silah ithal ederek Nijerya ordusunu ve tesisleri korumakla görevli birimleri güçlendirdiği geçtiğimiz yıllarda konu ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları tarafından açığa çıkarıldı. Bugün hala yabancı petrol firmaları Nijerya’da ticari faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ogadin halkı ise azınlık statüsünde varlıklarını ve kimliklerini korumaya ve asırlardır yaşadıkları toprakların yabancılar tarafından canlıların yaşamadığı ve bitkilerin yeşermediği bir yer olmasını önlemeye çalışmaktadırlar.


Sonuç: Daha Evrensel ve Daha İnsani Haklar


Günümüz itibariyle sömürgecilik ve apartheid sona erdi. Yarım asır önce hazırlanan insan hakları gibi manevi ve önemli değerleri içeren İHEB artık günümüz uluslararası ilişkilerine uymamaktadır. Dolayısıyla, daha fazla ülkenin, farklı inançların, farklı etnik grupların ve farklı yaşam tarzlarına sahip grupların katılımı sağlanarak BM’nin öncülüğünde başlatılabilecek yeni bir hareket ile İHEB yeniden yazılmalıdır. Yeni belge hazırlanırken yukarıda bahsedilen örnekler ve yer olmadığı için buraya aktaramadığımız farklı bakış açıları yeni belgeye yansıtılmalıdır. Yeni belgede özellikle “doğru ve iyi” olan batı ve kuzey “yanlış/hatalı/vahşi” olan doğu ve güneyi “medenileştirme” görevi üstlenmiştir izlenimi doğmamalı.


Afrika özelinde ise öncelik beşeri güvenliğe (human security) ve bununla ilgili özgürlüklere yer verilmelidir. Bu doğrultuda izlenecek strateji günümüzdeki insan hakları dernekleri gibi demokrasinin inşa edilmesi ve siyasi hakların güvence altına alınmasına öncelik vermek olmamalıdır. Bunlar elbette önemli ve mutlaka bu haklar da sağlanmalıdır ama Afrika’nın önceliği güvenliğin temin edilmesidir. Güvenlik temin edildikten sonra insanların en azından hayatlarını idame ettirecek kadar bir şeyler kazanması için çaba sarf edilmelidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top