Türkiye–Afrika İşbirliği Zirvesi’nin Ardından

Hasan ÖZTÜRK
22 Ağustos 2008
A- A A+

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayesinde düzenlenen 1. Türkiye – Afrika İşbirliği Zirvesi 18-21 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirildi. Altısı devlet başkanı düzeyinde olmak üzere elli Afrika ülkesinin ve on bir uluslararası kuruluşun toplam dokuz yüz delege tarafından temsil edildiği bu kadar kapsamlı bir zirveye Türkiye ilk kez ev sahipliği yaptı. Son gün açıklanan bildiri ve basına yansıdığı kadarıyla zirvenin başarılı geçtiğini ve isteneni verdiği söylenebilir.


Bu zirve sonrasında Afrikalılar delegeler kendi değerlendirmelerini yapacaklardır. Ancak Türkiye’nin siyasi ve ekonomik alanda ve daha da önemlisi medya ve iletişim alanında bu zirveden çıkarması gereken önemli dersler bulunmaktadır. Siyasi işbirliği ve stratejik ortaklığın teyit edilip güçlendirilmesi, atılan önemli ekonomik adımlar ve sosyo-kültürel bağlara yapılan vurgular zirvenin önemli kazanımları arasında sayılabilir. Ancak, Türkiye’nin halkla ilişkiler bazında meseleyi istediği anlamda kamuoyuna duyuramaması günümüzde sorun oluşturmasa bile uzun vadeli düşünüldüğünde dikkat edilmesi gereken bir husustur.


Özelde bu zirve genelde ise Afrika açılımı genel olarak düşünüldüğünde öncelikle bu zirveden elde edilen siyasi ve ekonomik faydalara bakılmalı ve daha sonrasında ise kıtaya dönük açılım politikamızın ne tür temeller üzerine kurulduğu veya kurulması gerektiği tartışılmalıdır. Bu zirvenin ardından ne tür siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel faydalar sağlandığını, tartışılan Sudan devlet başkanının zirveye katılması ve tarafların birbirlerini nasıl algıladıkları bu yazıda kısaca ele alınacaktır.


Siyasi, Ekonomik ve Sosyo-Kültürel Boyut


Türkiye’nin 2005 yılını “Afrika Yılı” ilan etmesiyle büyük ivme kazanan Afrika açılımı son yıllardaki gelişmeyle meyvelerini vermeye başlamıştır. Önümüzdeki yıllarda kıtada on yedi yeni büyükelçilik açılarak büyükelçiliklerimizin sayısının yirmi dokuza çıkarılması planlanmaktadır. 2004 yılından beri Afrika Birliği’nde gözlemci statüsüne sahip olan Türkiye bu sene başında Afrika ülkeleri tarafından stratejik ortak olarak kabul edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nde üyelik ve küresel siyasette daha aktif rol oynama hedefine sahip Türkiye, Afrikalı ülkelerin siyasi desteğine ihtiyaç duyacaktır. Dolayısıyla, zirve sonrasında bu siyasi bağların TİKA veya Kızılay gibi devlet kurumlarının kıtada yeni ofisler açacağını ve bir takım projeler gerçekleştireceğini duyurması bu açılımın siyasi yönünü destekleyecektir. Anılan devlet kurumları tarafından icra edilen projelerin uzun vadede getireceği faydalara aşağıda farklı bir açıdan yaklaşılacaktır. Üç gün süren görüşmeler sonrasında Afrikalı liderler BM Güvenlik Konseyi adaylığımız için destek sözü vermişlerdir. İlişkiler gelecekte de sürdürülür ve akıllı politikalar takip edilirse BM Genel Kurulu’nda yüzde otuz oy hakkına sahip bir kıta olan Afrika, ülkemizin dünyanın en büyük uluslararası örgütünde çıkarlarımızı savunmamızı kolaylaştıracaktır. Afrika ile ilişkilerimiz yeni yeni gelişirken akılda tutulması gereken önemli bir husus da bu tip zirvelerin hemen ardından somut kazanımların beklenmemesi ve asıl kazanımların uzun vadede elde edileceğinin bilinmesidir.


Siyaset ve ekonomi birbirlerinin altını oyan değil aksine tamamlayıcı niteliktedir ve bir coğrafyaya karşı yürütülecek açılım politikasının olmazsa olmaz iki unsurudur. Bahsedilen siyasi açılımlar ve kurulan ilişkiler ekonomik alanda da adımlar atarak desteklenmeli ve pekiştirilmelidir. Bugün itibariyle sonuçlarına bakıldığında zirvenin verimli geçtiğini söylemek mümkündür. Daha önceki yıllarda çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından geliştirilen ekonomik ilişkiler bu zirvede siyasiler düzeyinde görüşülmüş, sorunlar masaya yatırılmış ve gereken adımların atılması yönünde fikir birliği oluşmuştur. Kuşkusuz ekonomik alanda zirvenin en önemli sonuçlarından birisi Türkiye ve Afrika arasında ticaret odasının kurulma anlaşmasının imzalanmasıdır. Her şeyden önce böyle bir kurumun oluşturulma ihtiyacının ortaya çıkması ülkemiz ile Afrika arasındaki ticari ilişkilerin ne düzeye geldiğinin bir göstergesidir ve ticaret hacmini otuz milyar dolar seviyesine çıkarma hedefi koyan Türk işadamlarının artık kıta ile olan ticari ilişkilerimizde sınıf atlama noktasına gelmiş bulunduğu anlamı taşımaktadır. Bu zirvede iki milyar dolar tutarında yeni ticari anlaşma imzalanarak 2003 yılında beş milyar dolar olan ticaret hacmimizi bu yıl sonunda on beş milyar dolara çıkarma hedefini tutturmaya biraz daha yaklaşılmıştır. Afrika’daki süpermarketlerin raflarında son yıllarda Türk ürünlerinin sayısı giderek artmaktadır. Bunun yanı sıra Türk müteahhitleri kıtadaki ihalelerde daha fazla boy göstermekte ve iş almakta ve farklı sektörlerde (tekstil, gıda, altın, mobilya vs.) faaliyet gösteren Türk firmaları kıtadaki yatırımlarını artırmaktadır.


Afrikalı delegelere zirvenin ardından bir günlük gezi düzenlenerek İstanbul’da boğaz turu düzenlenmiş, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Cami’sini gezmişlerdir. Türkiye, Afrika ve özellikle kıtanın kuzey yarısı ile geçmişte çok yakın ilişkiler içinde bulunmuştur. Bu zirvede düzenlenen gezi ile bu tarihi bağlara vurgu yapılması oldukça yerindedir. Son günkü geziyi organize edenler belki de ülkemizin ve İstanbul’un güzelliklerini yabancı devlet adamlarına göstermeyi amaçlamış olabilirler ama Topkapı sarayı ve Sultanahmet Cami’sinin özellikle Müslüman misafirler için ayrı bir önemi bulunduğu bilinmelidir. 17. ve 18. yüzyıllarda resmen Osmanlı imparatorluğu’nun bir parçası olmayan ancak tabiiyetini İstanbul’a bildiren krallıklar mevcuttur. Bu krallıklar geçmişte zora düştüklerinde veya yabancı kuvvetler tarafından işgal tehdidi ile karşılaştıklarında elçilerini yardım istemek için gönderdikleri yer İstanbul idi. Diğer bir ifadeyle, Türkiye, zirveye katılan devlet adamlarına “geçmişte biz sizleri koruduk ve şimdi de aynı göreve talibiz ve bunun için işbirliği yapmalıyız” mesajı vermiştir. Bu açıdan bakıldığında Topkapı sarayı bu devlet adamları için ayrı bir anlam taşımaktadır ve zirvenin son gününe böylesi bir gezi düşünülmesi ve Topkapı sarayının ziyaret edilmesi oldukça yerinde bir karardır.


El-Beşir Davet Edilmeli miydi?


Bu zirveyi Türk medyasında konuşulur hale getiren etkenlerden birisi de Sudan devlet başkanı Omer El-Beşir’in de davet edilmesi ve zirveye ülkesini temsilen bizzat kendisinin katılması ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile baş başa görüşme yapması olmuştur. Eleştirilerin büyük kısmı Sudan devlet başkanının soykırım ile suçlanırken Türkiye’nin bu kişiye kapılarını açması ve Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmesi üzerinedir. Darfur’da yaşananları daha önce yine bu sitede yayınlanan bir yazımızda bu olayı derinlemesine ele aldığımız için burada kısaca birkaç hususa dikkat çekeceğim. İlk olarak, Darfur’da yaşananlar yeterince net olarak henüz bilinmemektedir. Olay aşırı derecede siyasileştirildiği için verilen rakamların güvenilirliği oldukça tartışmalıdır. Bölgede yaşananların perde arkasını görmeden “soykırım” gibi ağır bir ifade kullanmak en azından şimdilik doğru değildir. El-Beşir, soykırım yaptığı için suçlu bulunmamıştır, sadece hakkında bir savcı tarafından mahkemeye soruşturma açılması için dilekçe verilmiştir. Dolayısıyla, Ömer El-Beşir, beğenelim veya beğenmeyelim, Sudan’ın devlet başkanıdır ve aralarında diplomatik ilişkiler bulunan iki ülkenin devlet başkanlarının buluşması normaldir.


İkinci olarak önemli olan bir nokta da şudur; Sudan’dan bahsederken Sahraaltı herhangi bir Afrika ülkesinden bahsediyor gibi bahsetmek mümkün değildir. Sudan, günümüzde Türkiye sempatisinin en yüksek olduğu ülkelerden birisidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası yani bizim bir vilayetimiz idi. Sudan tüm siyasi tartışmalar gözüyle ele alındığında görülecektir ki, bu ülke zengin yer altı kaynaklarına sahip, Türk işadamları için geniş bir pazar ve ülke ekonomimizin kalkınması için gerekli bir ortak olarak karşımızda durmaktadır. Kaldı ki, Türkiye Darfur’daki çatışmanın taraflarına silah yardımı yapmadığı gibi çatışmada tarafsız bir tutum izlemektedir. Bu iki noktayı dikkate alıp El-Beşir’in ülkemize gelmesi ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesi tartışmaya değer de olsa doğru bir karardır ve ülkemizin çıkarlarına adına yerinde bir adımdır.


Türkiye “Yeni Sömürgeci” mi?


“Türkiye Afrika’nın paylaşılmasında Batı ve Çin’e mi katılıyor?” Bu soruyu Doğu Afrika’da yayınlanan bir gazetede Churchill Otieno adlı gazeteci soruyor. Şimdiye kadar kıta ile ilgilenen Avrupalı ülkeler, ABD ve Çin daha çok kıtanın zengin kaynaklarını ülkelerine çekerek Afrikalı ülkelere kalıcı anlamda bir şey bırakmamışlardır. Haliyle, kendileri ile yakın ilişki kurmak isteyen bir ülkeye bu tür bir şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Türkiye son yıllarda Afrika’ya olan ilgisini artırmaya başlayınca Afrikalılar da haklı olarak bu soruyu soruyorlar. Şimdiye kadar Türkiye kıtada izlediği doğru ve rasyonel politikalar sonunda Afrikalılar tarafından batılı ülkelerden ve Çin’den farklı algılanmaktadır. Türkiye’nin kıtadaki yeraltı zenginlikleriyle ilgilenmesinin yanı sıra ticarete de ağırlık vermesi oldukça olumlu karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarafından yaptırılan okullar, hastaneler ve diğer kalıcı ve ülke halkının doğrudan istifade edebileceği projeler kıtadaki olumlu Türkiye imajının ortaya çıkmasında son derece önemli faktörlerdir. Bunlardan başka, birçok Türk işadamı çeşitli Afrika ülkelerinde fabrikalar kurmuşlardır ve bulundukları ülkelerde istihdam oluşturup ülke ekonomisine katkıda bulunmaktadırlar. Şimdiye kadar ne Çin ne de diğer batılı ülkelerin pek takip etmediği bir rota takip ediyor Türkiye. Uzun vadede bu ülkelerin ülkemiz adına kazanılmaları ve Türk işadamlarının dünya ekonomisinde etkili olmaları adına izlenen bu rota yerindedir ve hassasiyetle devam ettirilmelidir. Yapılacak ufak hatalar Türkiye’nin kıtadaki imajını yerle bir etmesi ve kıta insanı tarafından diğer batılı ülkeler veya Çin ile aynı görülmesine sebep olacaktır.


Madalyonun öteki yüzüne yani bu zirvenin ve genel olarak Afrika’nın Türk medyasında ele alınışına bakıldığında ortaya çıkan resim pek iç açıcı değildir. Genel olarak Afrika’nın ülkemizde yazılı ve görsel basın tarafından ele alınışı başlı başına bir sorun olarak ortada durmaktadır. En büyük eksik gazete ve televizyonların Afrika muhabirleri olmadığı için muhabirlerin Afrika ile ilgili gelişmeleri batılı basından tercüme yaparak okuyucularına/izleyicilerine ulaştırmalarıdır. Afrikalılar ise bu durumdan son derece rahatsız olmaktadırlar. Afrikalıların da muhakkak bunda payı vardır ve ülkelerini Türkiye’de yeterince tanıtamamaktadırlar. Ancak, yukarıda belirttiğimiz olumlu imajımızı koruma adına ülkemizde Afrika ile ilgili çıkan haberlere dikkat edilmeli ve stratejik ortak olarak kabul ettiğimiz ülkeler hakkında yapılacak haberler iyice araştırılmalıdır. Gazetelerin genel yayın yönetmenleri, televizyon kanallarının yöneticileri ve haber ajanslarının yetkilileri bir araya getirilerek dışişleri bakanlığı veya cumhurbaşkanlığı yetkilileri tarafından bilgilendirilmelidirler.


Sonuç olarak, Türkiye’nin yeni başlattığı Afrika açılımı yavaş da olsa doğru yolda ilerlemektedir. İzlenen politikalar dikkatle belirlenmeli ve ülkemizi “yeni sömürgeci” konumuna düşürecek faaliyetlerden özenle kaçınılmalıdır. Siyasi ilişkileri geliştirmeye yönelik atılan adımlar ekonomik alanda daha çok karşılıklı ticarete ağırlık verilerek desteklenmelidir. Bu politikalar ise geçmişte Afrika ülkeleri ile sahip olduğumuz sıkı bağlara vurgu yapılarak ve kültürel ilişkileri güçlendirerek güçlendirilmelidir. Hepsinden önemlisi, bunların eş zamanlı olarak yürütülmesi gerekmektedir çünkü aksi halde birindeki aksama diğer alandaki amaçlarımızı etkileyebilir ve ülke olarak niyetimizin sorgulanmasına yok açabilir.


BİLGESAM Afrika Uzmanı

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top