Darfur veya Bir Krizi İsimlendirme Sorunu

Hasan ÖZTÜRK
29 Temmuz 2008
A- A A+
Sudan’ın Darfur bölgesinde 2003 yılı başlarından beri yaşanan olaylar uzun süre göz ardı edildi. Özellikle batı medyasında yer alan haberler ile konu uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye başlamıştı. Son olarak Sudan devlet başkanı Ömer El-Beşir’e karşı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde soykırım suçlamasıyla dava açılmasıyla birlikte yeniden gündeme geldi.


Savcının iddiası ile Darfur’da yaşananların ne olduğu yeniden tartışılmaya başlandı. Uluslararası toplum bir iç savaş, etnik temizlik veya gerçekten de batılı kaynakların bahsettikleri gibi bir “soykırım” ile mi karşı karşıya? Sudan’da yaşanan kriz bizleri bu defa bir sorunu isimlendirme krizi ile karşılaştırdı.


Bu makalede yukarıda soruya bir cevap aranacaktır. Öncelikle Darfur’da yaşananları kısaca hatırlatarak yaşananlar hakkında bir fikir sahibi olunması amaçlanacaktır. Ardından uluslar arası toplumun Darfur krizine yaklaşımı ele alınacak ve farklı bakış açıları sunularak soykırım tartışması ele alınacaktır. Sudan’da yaşananların bir soykırım olup olmadığı hakkında bir yargıya varmak bu makalenin amacı değildir.


Darfur: Yıllarca Bastırılan Duyguların İnfilakı

Öncelikle Darfur’da yaşanan şiddetin son zamanlarda yaşanan bir anlaşmazlık yahut geçimsizlikten kaynaklanmadığını belirtmek gerekir. Aksine, bugün yaşananlar yüzyılı aşkın bir süredir yaşananların ve bu sürede ortaya çıkan faktörlerin bir sonucudur. Günümüzde Darfur’da yaşanan şiddettin patlak vermesinde, bölgenin problemlerinin ve kalkınmasının merkez hükümet tarafından ihmal edilmesi, bölgenin stratejik önemi ve bu coğrafyada yaşayan etnik ve dini gruplar arasındaki ilişkiler gibi birden fazla faktör rol oynamıştır. Dolayısıyla, sorunun kökleri on dokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar götürülebilir (Collins 2006). Diğer bir ifadeyle Darfur sorununu uzun süredir tıklayan bir saatli bombanın patlaması şeklinde yorumlayabiliriz.


Darfur, sözlük anlamı olarak Fur halkının yaşadığı yer anlamına gelmektedir. Bölge on dördüncü yüzyıldan 1917’ye kadar bağımsız bir sultanlık idi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya İmparatorluğu’na dâhil edildi. Sömürgecilik döneminde, Afrika’nın birçok yerinde olduğu gibi, bölgenin kalkınmasına önem verilmedi. Yalnızca 1940’ların sonlarında sömürge valisi Darfur’un kalkınması için birkaç proje tasarladı. Daha öncesinde bu topraklara büyükbaş hayvan ve zamk ihracatını destekleyecek yatırımlar dışında hiçbir şey yapılmadı. Örneğin, 1940’lara kadar Darfur’da gebelik kliniği yoktu ve 1956’da Sudan bağımsızlığına kavuştuğunda Darfur, bin kişiye düşen hastane yatağı bakımından 0.57 yatak ile ülkedeki en düşük orana sahip bölge idi (Flint ve De Waal 2005:13).


Darfur’un, özellikle sömürge döneminde, kasıtlı olarak ihmal edilmesi bölge halkının Hartum hükümetlerine karşı sahip oldukları hoşnutsuzluğunun ana kaynağı olduğu iddia edilmektedir (Collins 2006; Prunier 2007). Diğer bir ifadeyle, kenarda kalmaya mahkûm bırakılan Darfur’un merkeze doğru hareket etmesi ve Sudan’ın diğer bölgeleri ile entegre olması imkânsız kılınmıştı. Bugünkü sorununun arkasındaki bir diğer sebep de Darfur’un günümüz Sudan’ından dağlarla ayrılmış olmasıdır ki burası bazı insanlar tarafından Çad’a ait topraklar sanılmaktadır. Komşu krallık ve ülkeler son üç yüzyıldır bölgeyi hâkimiyetleri altına almak için kıyasıya mücadele vermişlerdir (Collins 2006). İlerleyen sayfalarda konunun bu boyutu daha detaylı ele alınacağı için şimdilik bu kadar yüzeysel bilgi ile iktifa edelim.


Sömürgecilik öncesi dönemde Darfur bölgesi bugünkü durumunun aksine oldukça gelişmiş ve müreffeh idi. Bunun başlıca sebepleri arasında bölgenin serin iklimi ve coğrafi konumu idi. Darfur çöl ve dağlar arasında bulunduğundan tacirler için önemli bir güzergâh üzerinde idi. Bölgenin Britanya imparatorluğu altında Sudan’a katılmasından önce de sıkı ticari ilişkileri vardı. Bu ticari bağlar Darfur için önemliydi çünkü o zamanın önemli ürünleri (köle, fil dişi, devekuşu tüyü vd.) bu bölgeden getirilmekteydi. Fakat günümüz ekonomisinde bu ürünler önemini yitirmesi Darfur ekonomisini olumsuz yönde etkilemiş ve bölgenin ekonomik canlılığını giderek yitirmesine sebep olmuştur. Sömürgeciliğin gelmesiyle birlikte Darfur önemini yitirdi ve merkez hükümetlerin ilgisini kaybetmeye başladı. Darfurluların merkez hükümetlere olan güvenlerini yitirmelerinin arkasındaki nedenlerden birisi de işte geçmişte yaşanan bu ilgisizliktir.


Darfur homojen bir etnik yapıya sahip değildir. Bizim medyamız da dâhil olmak üzere yazılı ve görsel medyada “Darfurlular” kelimesinin kullanılması, insanlarda bu coğrafyada yaşayan insanların tek bir etnik kimliği paylaştıkları fikrinin oluşmasına sebep olmaktadır ki bu son derece yanlıştır. Darfur’un nüfusunu çoğunlukla doğudan ve batıdan gelen göçmen gruplar oluşturmaktadır çünkü bölgenin coğrafi yapısı ve şartları insanların dolaşımına gayet uygundur (Hasan 1967; Prunier 2007). Her ne kadar Darfur’da birçok etnik grubun yaşadığı öne sürülse de, bölgede başlıca dört etnik grup hakimdir: Zagva, Fur, Tunjur ve Kaitinga. Bununla birlikte, bölgede etnik kimlikler ve bölünmeler oldukça esnek idi ve etnik gruplar arası evlilikler yaygındı ve bölge insanının etnik kimliğini bir bakışta tespit etmek kolay değildi (Flint ve De Waal 2005:5). İnsanlar etnik kimliklerini faydacı şekilde kullanmaktaydılar. İnsanlar siyaset alanında bir araya gelip ittifaklar kurarlarken iş dünyasında dil kartını ön plana çıkarmaktaydılar çünkü bir kişinin fazla ve farklı dil bilmesi ona daha fazla ve farklı iş kapıları açmakta idi. Bu makalenin konusu itibariyle bilmemiz gerekir ki bölgedeki etnik gruplar arasında gerilimler her zaman yaşanmıştır ve yerleşik halk ile göçmen gruplar arasında bir yüzyılı aşkın süredir düşmanlık bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle, etnik gruplar arası ve yerleşik ve göçmen gruplar arası gerilim yeni bir olgu değildir.


Türk medyası Darfur’daki gelişmeleri genellikle batılı haber ajanslarından alarak halka sunmaktadır ve asıl haber kaynakları da yaşananları “Arap” Sudanlıların “Afrikalı” Darfurluları katlettikleri şeklinde yansıtmaktadırlar. Maalesef, Darfur’un etnik yapısından bu şekilde bahsetmek yanlıştır ve yanıltıcıdır. Arap/Afrikalı kimlikleri bölge insanının biyolojik özelliklerinden dolayı değil, yukarıda belirtildiği gibi göçmen ve yerleşik gruplar arasındaki ayrım ve rekabetten dolayı verilmiştir. Örneğin, Dinka halkı ne Arap kültürünü benimsemişlerdir ne de Müslüman olmuşlardır ama bazen “Arap” olarak anılırlar. Prunier’in de belirttiği üzere: “… mevcut sorun tamamen yeniden düzenlenmiş bir algılamalar sistemi içerisinde yaşanmaktadır. … ‘Arap’ ve onlara karşı ‘Afrikalı’ ayrımı bugünkü anlamını ideolojik anlam verme sonucunda çok daha sonraları, yirminci yüzyılın ortalarında almıştır” (2007:5). Dolayısıyla, Darfur sorunu iki farklı etnik grup arasında yaşanıyor şeklinde değil yerleşik – göçmen halklar arasında yaşanmaktadır. Bu noktaya ilerleyen bölümlerde soykırım tartışmasında tekrar değinilecektir.


Hatırlanacağı üzere, Darfur sorununun ortaya çıkmasında yüzyıl öncesinde atılan adımların önemli olduğunu belirtmiştik. Bu bakıştan farklı olarak Collins (2006:27) şuan ki sorunun ihmal, kötü yönetim ve ırkçılık neticesinde aniden kendi kendine patlak veren olaylar şeklinde yorumlamanın doğru olmayacağını vurgulayarak asıl önemli olan faktörün Darfur’un da parçası olduğu Çad havzasının kontrolü için 40 yıldır sürdürülen mücadelenin olduğunu öne sürmektedir. Nispeten yakın zamanlarda yaşanan üç önemli olay bölgedeki rahatsızlığın şiddet halini almasına sebep olmuştur: kuraklık, ülkenin güneyindeki ayrılıkçı mücadele ve bölge üzerinde komşu ülkelerin verdiği güç mücadelesi.


Merkez hükümetlerin bölgenin kalkınmasını ihmal etmeleri batı Sudan halkını incitmiştir. 1983-84 yıllarında yaşanan kuraklık ve bu afetin Hartum hükümeti tarafından kötü yönetilmesi bölge halkının hoşnutsuzluğunu artırdı. Kuzey Darfur’daki ölçümlere göre yağış 1983 yılında 83 mm’ye düşmüştü. 1941 – 1980 arası ortalama yıllık yağış miktarının 380 mm olduğu düşünülürse kuraklığın boyutu daha iyi anlaşılabilir (Burr ve Collins 1995:20). Bölgesel ve uluslararası organların Numeyri hükümetini eğer gıda yardımı ayarlanmaz ve gerekli tedbirler alınmazsa bir afetin kaçınılmaz olduğu konusunda uyarmalarına rağmen Numeyri hükümeti kuraklığın insanlar üzerindeki etkisini iyi hesaplayamadı ve yaklaşan afeti küçümsedi. Uluslar arası toplumun sağladığı karşılıksız gıda yardımı ise yetersiz kaldı. O dönemde zor şartlar altında hayatta kalma mücadelesi veren Darfurlular arasında ufak çaplı çatışmalar yaşanmıştır. Bunlar aynı zamanda aralarında tarihsel anlaşmazlık bulunan Bakara ve Dinka grupları arasındaki gerilimi artırdı (Burr ve Collins 1995:200).


Özerklik talebi ve diğer bir takım siyasi konulardaki anlaşmazlıklar yüzünden Sudan merkez hükümeti ve güneydeki ayrılıkçı grup arasında yaşanan gerilim tüm ülkeyi bağımsızlığından buyana az gelişmişliğe mahkum etti. Ülkenin güneyinde Sudan Halkı Özgürlük Ordusu’nun (SPLA) merkez hükümete karşı verdiği mücadele yirmi seneyi aşkın süredir devam etmektedir. Güneydeki çatışmalar yoğunlaşınca merkez hükümet tüm enerjisini bu soruna yoğunlaştırdığı için ülkenin diğer bölgelerinde sorunlarla ilgilenilmesi mümkün olmadı. 1990’lı yılların sonlarına doğru güneydeki bazı ayrılıkçı gruplara Sudan’ın batısına doğru hareket ettiler ve Darfur bölgesini bir üs olarak kullanmak için mücadelelerini farklı bölgelere kaydırma kararı aldılar. Güneyli ayrılıkçı grupların Darfur’da yaşayanlarla yakınlaşması sonucu bazı Darfurluların zihinlerinde sorunlarına çözüm bulmanın yolunun silahlı mücadeleden geçtiği fikri oluşmaya başladı.


Batı Sudan’ın güvenliği Hartum hükümeti için hep önemli bir endişe kaynağı olmuştur. Bazı kaynaklarda Darfur’un Çad gölü havzasının doğu bölgesi olduğu ve Nil vadisi havzasında yer almadığı öne sürülmektedir. Buna göre coğrafi olarak Darfur Çad’a aittir ve geçmişte buranın sakinleri batıdaki akrabalarına doğudaki Araplardan daha yakın hissetmektedirler (Collins 2006). Bu noktadan bakıldığında, Sudan hükümetleri Darfur bölgesini ayrılıkçı hareketlerin doğma potansiyeline sahip ve komşu ülkelerin etkisine açık bir bölge olarak görmektedir. Darfur yüzünden geçmişte Sudan hükümeti ile Çad arasında gerilim hayli yüksek idi. Hartum, Libya ile Çad arasındaki gerilimden faydalanma ümidiyle Libya ile yakınlık kurarak bu sorunu aşma yoluna gitti. Bu bağlamda Sudan’ın yöneticileri Libya’nın silahlı kuvvetlerinin Darfur bölgesini Çad’a karşı verdikleri mücadelede bir üs olarak kullanmalarına göz yumdu. Bu dönemde Çad’a karşı savaşanlar Libyalı güçler idi ve Darfurlular bu savaşın bir parçası olmadılar. Ancak, bölgeye getirilen yüklü miktardaki silah ve askeri mühimmat sonucunda bölgedeki suç oranı ve küçük çaplı şiddet olaylarında bir artış görülmüştür. Tüm bunlar sonucunda Darfurlu insanlar bir kez daha ilgisizlik ve kullanılma sonucunda mağdur durumda kaldılar.


Şimdiye kadar ortaya konan noktalara dikkat edildiğinde görülecektir ki Darfur’daki sorun bir gecede oluşan bir olgu değil, aksine bölge içinde ve çevresinde yüzyıla yakın bir süredir devam eden ve biriken sorunların patlak vermesidir. Ülkenin batısında mutsuzluk ve düşmanlık uzun yıllar hakim olsa da 2000’li yılların başlarına kadar büyük çaplı şiddet olaylarına rastlanmamış idi. Bardağı taşıran damla ise 26 Şubat 2002 günü 300 kişinin Golu kasabasındaki askeri garnizona saldırması ve 200 askeri kaçmaya zorlaması oldu. Aslında Sudan’ın batısında şiddet bir noktaya kadar günlük yaşamın bir parçası idi ve rutin bir hal almıştı. Fakat hükümet 300 kişilik bir grubun yaptığı ve garnizonun terk edilmesine yol açan saldırının adi suç olmadığını fark etti. Ülkenin batısında bazı insanlar silahlanıp hükümete karşı örgütlenmeye başlamışlardı. O günden itibaren şiddet, ölümler ve sefalet Darfur’da giderek arttı. Hartum hükümeti durumun ciddiyetini kavradığında sorunu güç kullanarak çözmeyi tercih etti. Peki, bölgede yaşananlara ve artan şiddete yönelik uluslararası toplumdan gelen tepkiler hangi yönde idi? Şimdi de uluslararası toplumun Darfur sorunu karşısında aldığı tavra bakalım.


Darfur Sorunu Uluslararası Arenada

Başlangıçta Darfur’da yaşananlar uluslararası toplum tarafından pek fazla dikkate alınmadı, hatta göz ardı edildi. Sudan medyası güneydeki soruna yoğunlaştığından ülkenin batısında yaşananlar ülke medyasında yer bulamadı. Darfur’da yaşananların uluslararası arenaya taşınması daha çok 1990’lı yılların sonlarından itibaren Africa Confidential ve Indian Ocean Newsletter gibi özel yayınlar vasıtasıyla gerçekleşti. Belki de uluslararası toplum yaşananları Afrika kıtasında yaşanan ve eşine sıklıkla rastlanabilen etnik çatışmalardan birisi olarak algıladı. Sorunun uluslararası toplumda duyarlılık uyandırmasının ve sivil toplum örgütlerinin dikkatini bu bölgeye çekmesinin ardındaki en önemli faktörlerden birisi de ABD ve Kanada’da öğrenim gören Sudanlı öğrencilerdir. Kişisel bağlantıları sayesinde bölgedeki gelişmeleri ve yaşananları yakından takip ederek internet aracılığıyla birçok sivil toplum örgütünü ve dini ve insan hakları örgütleri harekete geçirdiler. Bu bağlamda yurt dışında yaşayan Sudanlı öğrenciler ve sivil kuruluşlar seslerini duyurmak için web siteleri kurdular (örneğin savedarfur.org) ve yürüyüşler tertip ettiler.


Birleşmiş Milletler’in Sudan için tayin ettiği İnsan Hakları Koordinatörü Mueksh Kapila’nın yine BM’ye ait IRIN ajansına verdiği bir röportajda yaktığı bir kıvılcım batıda medyanın konuyla ilgilenmeye başlamasına ve uluslararası toplumun dikkatini bu bölgeye yönlendirmesine yol açtı. Röportajda Kapila Darfur sorununu “dünyanın en büyük insanlık sorunu” olarak tanımladı ve “Ruanda ve Darfur arasındaki tek fark ölen insan sayısıdır” diyerek 1994 Ruanda soykırımı ile Darfur arasında benzerlik olduğunu vurguladı. Benzer bir yorum da BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından 7 Nisan 2004’te Cenevre’de Ruanda soykırımını anma törenlerinde yapıldı. Annan Darfur’da yaşananları “etnik temizlik” olarak tanımladı ve “böylesi geniş çaplı insan hakları ihlallerinin karşısında uluslar arası toplumun sessiz kalamayacağını” ifade etti (Slim 2004:811). Annan ve ardından dönemin ABD dışişleri bakanı Colin Powell tarafından bölgeye yapılan ziyaretler de uluslararası medyanın dikkatini bölgedeki yaşananlara çekti. Uluslararası medya kuruluşları Çad’daki mülteci kamplarında çekilmiş resimleri yayınladı ve bölgeye muhabirlerini gönderdiler. Artık dünyanın ilgilenmesi gereken bir sorunu daha vardı.


Dünyanın en büyük uluslararası örgütünün tavrı nasıldı? Maalesef oldukça sınırlı. BM Güvenlik Konseyi Darfur ile ilgili ilk görüşmeyi Colin Powell ve Kofi Annan’ın ziyaretlerinin hemen ardından 7 Temmuz 2004 günü gerçekleştirdi. BM’nin Darfur’da yaşanan şiddet olaylarından habersiz olması düşünülemez çünkü kendi haber ajansı sürekli bölgede yaşanan gelişmeleri haberleştirmekteydi. Ne yapılması konusunda tartışmalar yapıldıktan sonra BM bölgeye bir araştırma komisyonu gönderdi. Ocak 2005’te komisyon raporunu kamuoyu ile paylaştı ve Darfur’da 1.65 milyon insanın yerlerinden edildiğini ve iki yüz binden fazla kişinin Çad’da mülteci olarak bulunduğunu açıkladı. Komisyon sivillere yönelik şiddeti doğruladı ve Sudan hükümetini ve Cancavidleri sorumlu tuttu. Rapora göre Sudan hükümeti herhangi bir soykırım politikası takip etmiyordu ama Darfur’da yaşananlar “savaş suçu” olarak tanımlandı. Bununla birlikte komisyona göre köylere düzenlenen saldırıları planlayanlar isyanı bastırma adına bölge halkını evlerinden uzaklaştırmayı amaçlamışlardı.


Peki BM neden harekete geçmedi? Aslında, BM ilgili organlarını bölgeye yardım etmeleri için koordine etti. Her ne kadar BM siyasi veya askeri bir adım atamasa da insani yardım düzeyinde Darfur’daki mali yükün %60’ını üstlendi. Bununla birlikte, siyasi veya askeri bir adım atmak için gereken Güvenlik Konseyi kararı ABD, Çin veya Rusya tarafından veto edilebilirdi.


İlginç olan bir nokta da ABD’nin Darfur konusunda en hassas ülke olarak dikkat çekmesidir. Temmuz 2004’te ABD Kongresi Darfur’da yaşananları “soykırım” olarak niteleyen bir karar aldı. Ayrıca Colin Powell da aynı konuda aynı nitelemeyi kullanmakta tereddüt etmedi. Kimileri ABD’nin Darfur konusunda gösterdiği hassasiyeti, bilgi sağlamasını ve BM’yi göreve çağırmasını samimi bulmamaktadırlar. Prunier’e göre BM, Irak konusunda askeri müdahaleye onay vermemesi ve bu örgütün bypass edilmesinden dolayı ABD şimdi bu örgütten intikam almaktaydı. Yine aynı yazara göre ABD konuyu gündeme taşımasının ardında BM’yi köşeye sıkıştırma niyeti bulunmaktaydı çünkü ABD’li liderler soykırım kelimesini telaffuz ederek BM’yi harekete geçmeye zorlamak ve daha sonra ise gereken askeri, siyasi ve maddi desteği vermeyip bu örgütü yarı yolda bırakmak istemektedir. BM Güvenlik Konseyi’nin bir diğer daimi üyesi Çin, Sudan ile sıkı ekonomik ilişkilere sahip. 2006’da Çin devlet başkanı Sudanlı meslektaşı ile görüştü ve görüşmede meslektaşına Darfur’daki sorunu barışçıl yollarla çözmesini tavsiye ettiği söylenmektedir. Çin yine aynı görüşmede Sudan’ın 70 milyon dolar tutarında borcunu sildi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı sarayı inşa etmek için faizsiz 12 milyon dolar kredi verdi. Çin aynı zamanda Sudan’ın ticaret yaptığı ülkeler sıralamasında en üst sıradadır; Sudan petrol ihracatının %64’ü Çin’e gitmektedir ve Çinli firmalar Sudan’da petrol sektörüne milyar dolar tutarında yatırımda bulunmuşlardır (Keith 2007:158).


Birleşmiş Milletlerin sorunu çözme adına bir diğer alternatif olarak Afrika Birliği’ni (AfB) neden devreye sokmadığı merak edilebilir. AfB kendi Barış ve Güvenlik Konseyi’ni 2004 yılında kurdu ve kıta içindeki sorunları kıta dışı aktörlerin müdahalesi olmaksızın kendileri çözmek istediklerini belirttiler. AfB komisyonu başkanı Alpha Omar Konare bir araştırma komisyonu ile birlikte 2004 Haziran ayında Darfur’a gitti. Dönüşünde AfB’nin görüşünü şöyle açıkladı: yaşananlar soykırım veya etnik temizlik değildir ancak toplu ölümler gerçekleşmektedir. AfB Darfur’a 132 gözlemci ve 300 asker gönderdi. Askeri birliklerin görevi gözlemcileri korumakla sınırlı idi ve daha fazla korumaya ihtiyacı olan Darfurluları korumak görev tanımları arasında yoktu. Hepsinden öte, AfB bu sorunu durdurmaya yönelik bir görev üstlenecek maddi güce de sahip değildir ve örgüt barış ve güvenlik konularında daha çok BM kaynaklarına bağımlıdır.


Soykırım mı değil mi?

1948’te imzalanan Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Anlaşması ikinci maddesinde soykırımı “bütün olarak veya kısmen de olsa bir ulusu, etnik grubu, dini grubu veya ırkı ortadan kaldırma niyetiyle (a) grup üyelerini öldürmek, (b) grup üyelerine ciddi derecede maddi veya manevi zarar vermek, (c) grubun tamamının veya bir kısmının yok edilmesini amaçlayarak hayat şartlarını zora sokmak (d) grup içinde doğumları kontrol altına alacak önlemler almak (e) gruptaki çocukları zorla grup dışı ailelere vermek” olarak tanımlamıştır. Görüldüğü gibi soykırım tanımı oldukça muallâktır ve yaşanan bir olayı soykırım olarak nitelemek kolay değildir. Ancak bu şartlar ışığında Darfur sorununa bakıldığında karşımıza oldukça bulanık bir resim çıkmaktadır. Yaşananların soykırım olduğunu öne sürenler belirli bir etnik grubun ortadan kaldırılmasının amaçlandığına inanmaktadırlar. Diğer yanda ise yaşananların soykırım olmadığına inanlar ise kendi bakış açılarına göre etnik temizlik, toplu cinayet, savaş suçu ve toplu insan hakları ihlali gibi nitelemelerde bulunmaktadırlar.


Darfur sorunu için soykırım etiketini kullananlar ölümlerin yaygın, sistematik ve belirli bir etnik grubun hedef alındığı öne sürmektedirler. Yine aynı bakış açısına göre Sudan hükümeti özellikle Darfuluları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır, çünkü hükümetin mağdurlara gönderilen insani yardım çalışmalarını önlemeye çalıştığını dile getirmektedirler. Bir diğer iddiaya göre ise insani yardım için bölgede bulunan görevliler seyahat için hükümetin verdiği izin belgelerinin alınmasında zorluklar çıkarılmaktadır.


Diğer taraftan ise, Darfur için soykırım nitelemesini kullanmayanların önemli tezleri bulunmaktadır. Öncelikle Darfurlular belirli bir etnik ya da dini bir grup değildir. İnsanlar etnik veya dini kimliklerinden ötürü değil bulundukları bölgenin hükümete karşı tehdit oluşturan unsurlar tarafından kullanılmasından ötürü mağdur durumdadırlar. İkinci olarak, doğrudan ölümler şimdiye kadar gerçekleşen ölümlerin %35’ini oluşturmaktadır. Yerlerinden olan kişi sayısı doğrudan öldürülen insan sayısından on yedi kez daha fazladır (Straus 2006:43). Fakat, daha önce de savunulduğu gibi hükümetin kısıtlamalar yüzünden dolaylı ölümlerden de sorumlu tutulması gerektiğini savunanlar da bulunmaktadır.


İki husus vardır ki sorunu daha karışık hale getirmektedir. Birincisi niyettir. Örneğin, BM araştırma komisyonu Darfurluların ortadan kaldırılmasına yönelik bir niyet tespit etmemiş, aksine Sudan hükümeti tüm insan hakları ihlallerini iç karışıklığı bastırma adına yapmıştır. İkinci husus ise uluslar arası anlaşmadaki “kısmen” ibaresidir. Anlaşma net bir rakam belirtmediğinden soykırım olabilmesi için ölümlerin sayısının ne kadar olması gerektiği belli değildir. Bu aynı zamanda grup nüfusuna da bağlı olarak değişebilir. Örneğin on milyon nüfusa sahip bir grupta yüz bin kişi öldürüldüğünde toplam nüfusun yüzde biri ortadan kaldırılmış demektir. Ama grup nüfusu daha düşük ise aynı rakam nüfusun daha yüksek bir oranına karşılık gelecektir. Darfur olayında en yüksek rakamları alırsak, üç yüz bin olan toplam ölü sayısı altı milyon olan Darfur nüfusunun yüzde beşine tekabül etmektedir. Ancak Ruanda olayında ise en düşük tahminlere göre beş yüz bin Tutsi öldürülmüştü ve bu rakam Ruanda’daki tüm Tutsilerin yüzde yetmiş beşine tekabül etmektedir (Straus 2006:43). Dolayısıyla, eğer yaşanan şiddet olaylarını net bir biçimde tanımlamak istiyorsak soykırım anlaşması gözden geçirilebilir ve bir eşik belirlenebilir (Straus 2005).


Kısacası, Darfur sorunu için soykırım, etnik temizlik veya başka ağır bir nitelemede bulunmak kolay değildir. Soykırım etiketini kullananlar da kullanmayanlar da çeşitli sebeplere sahipler. Straus, Darfur’da yaşananları Ruanda soykırımı ile karşılaştırır ve “Darfur’daki şiddet açık bir şekilde belirli bir etnik grubun ortadan kaldırmak olarak nitelendirilemez” sonucuna varmaktadır (2006:51).


Sonuç olarak, yaşananlar için ister soykırım ister etnik temizlik istersek de savaş suçu diyelim. Kullanılan terimler, ağır veya hafif olsun, yaşanan acıları hafifletmeyecek, yitirilen canlar geri gelmeyecek ve en önemlisi şiddeti körükleyerek kişisel ve ulusal çıkar sağlamak isteyenleri engellemeyecektir.

Kaynakça

Burr, J. Milliard and Robert O. Collins (1995) Requiem for the Sudan: War, Drought, and Disaster Relief on the Nile, Westview Press Inc.

Collins, Robert O. (2006) The Disaster in Darfur in Historical Perspective, The Journal of Conflict Studies, Winter 2006, pp.25-43

Flint, Julie and Alex De Waal (2005) Darfur: A Short History of A Long War, Zed Books

Hasan, Yusuf Fadl (1967) The Arabs and The Sudan, Edinburgh University Press

International Crisis Group (2006) Getting the UN into Darfur, Policy Briefing, 12 October 2006

International Crisis Group (2007) Darfur’s New Security Reality, Africa Report No.134, 26 November 2007.

Keith, Adam (2007), African Union in Darfur: An African Solution, but Still A Global Problem, Journal of Public and International Affairs, Vol. 18, Spring 2007

O’Fahey, R. S (1980) State and Society in Darfur, St. Martin’s Press, New York.

Prunier, Gérard (2007) Darfur: The Ambiguous Genocide, Revised and Updated Edition, Cornell University Press.

Slim, Hugo (2004) Dithering over Darfur? A Preliminary review of the international response, International Affairs 80, 5, pp. 811-828

Straus, Scott (2005) Darfur and the Genocide Debate, Foreign Affairs, January/February 2005

Straus, Scott (2006) Rwanda and Darfur: A Comparative Analysis, Genocide Studies and Prevention, Vol.1 No.1, Page 41-56 July 2006

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top