Soğuk Savaştan Günümüze Almanya’nın Çin Politikası

Fatma VARLI
19 Aralık 2011
A- A A+

Avrupa’nın en güçlü ekonomi devi Almanya’yı 2007’de dünya sıralamasındaki üçüncülüğünden itip yerine geçen Çin, sürekli gelişen ekonomisiyle, bir atom gücü ve Birleşmiş Milletler’in daimi üyesi olarak, aynı zamanda dış politik atılımlarıyla dünyadaki güç dengelerinin değişmesine sebep olmuştur. Almanya Çin’e karşı Soğuk Savaş sonrası nasıl bir dış politika izlemiştir ve Almanya’nın bugüne kadar izlediği Çin politikasında süreklilik mi yoksa dönüşüm mü gözlenmektedir? Analizde bu sorulara yanıt aranacaktır.


Soğuk Savaşa Kadar Almanya-Çin İlişkileri

İkinci dünya savaşını takip eden yıllarda her iki ülke de ikiye bölünmüştür: Almanya, Federal Almanya Cumhuriyeti (Bundesrepublik Deutschland) ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik) olarak; Çin ise Çin Halk Cumhuriyeti ve Çin Cumhuriyeti (Taiwan) olarak. İkiye bölünen bu ülkeler doğu-batı kutuplaşmasında iki ayrı kutupta yer almıştır. Böylelikle 1970’lerde başlayan ABD ve Çin yakınlaşmasına kadar Almanya ve Çin arasında kayda değer siyasi ilişki yaşanmamıştır.


Çin 1950’li yıllarda ABD’nin Taiwan yakınlarındaki varlığıyla toprak bütünlüğünden dolayı son derece tedirgin olmuş ve Sovyetler Birliği’nden ABD’ye karşı yardım talebinde bulunmuştur. Bu yardım talebinin cevapsız kalması, Batılı ülkelerle de ilişkisini kesmiş olan Çin’in uluslararası sistemde son derece yalnız hissetmesine sebebiyet vermiştir. Stalin’in ölümünün ardından iyice tırmanan ideolojik uyuşmazlıklar Almanya ekonomisinin beklediği fırsatları yaratmıştır. Batı bloğunda olan Almanya 1957’de Çin ile “yarı-resmi” bir ticaret anlaşması imzalamıştır.(1) 1964’te Bonn Hükümeti ile Pekin arasında görüşmeler yapılmış; fakat bu görüşmelerden istenilen sonuç alınamamıştır. Buradaki en önemli sebep, Almanya diplomatik ilişkilerin ön şartı olarak mal anlaşmaları yapmak taraftarı iken, Çin her iki tarafa da yarar sağlayacak karşılıklı “ticaret anlaşmaları“ yapmak taraftarı olmuştur.


İkinci bir sebep, Almanya’nın bu dönemler uyguladığı “Hallstein-Doktrini”dir. 1955 ve 1969 yılları arasında uygulanan bu doktrine göre, Federal Almanya cumhuriyeti kendini bütün Almanya’nın tek sözcüsü olarak ilan etmiştir. Hallstein-Doktrin’ine göre, Demokratik Almanya Cumhuriyeti tamamen dışlanacak, yok sayılacak ve Demokratik Almanya ile ilişki kuran diğer ülkeler de bu yaptırımlara tabi olacaktı. Yani Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni ne kendisi tanımaktadır ne de diğer ülkelerin tanımasına müsaade edecektir. Bu doktrinde 2. Dünya Savaşı’nın galiplerinden biri olan Sovyetler Birliği istisna tutulmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti, Demokratik Almanya Cumhuriyeti ile aynı cephede olduğundan, Federal Almanya Cumhuriyeti siyasi veya ticari anlamda Çin’den uzak durmuştur. Almanya başbakanı Willy Brandt tarafından 1969 sonunda Hallstein-Doktrini uygulamadan kaldırılmıştır. Fakat bu da Çin ile istenilen diplomatik ve ticari gelişmelerin başlamasına yardımcı olamamıştır. Almanya’nın geri durmasındaki en önemli sebep, ABD’ye ve başta Sovyetler Birliği olmak üzere diğer Doğu Bloku ülkelerine ters düşmemek olmuştur. Almanya, 1972’de Moskova, Varşova ve Doğu Berlin ile imzalanan “Doğu Anlaşmaları” ile Çin ile diplomatik ilişkiler kurmaya başlamıştır. Elbette bu yakınlaşmada ABD ile Çin’in kısmi yakınlaşmasının ve Çin’in 1970’lerden başlayarak takip ettiği Mao Zedong tarafından oluşturulmuş “Üç-Dünya-Teorisi”nin uygulanmasının payı yadsınamaz. (2)


Zedong ülkeleri bu teorisinde üçe ayırmıştır: Birinci dünyayı Sovyetler Birliği ve ABD oluştururken; ikinci dünyayı diğer gelişmiş ülkeler, üçüncü dünyayı ise gelişmekte olan ülkeler oluşturmaktadır. Çin’in dış politikasındaki öncelik olarak Batı Avrupa vardır; çünkü Çin iki hegemon güç ABD ve Sovyetler Birliği’ne karşı bir güç oluşturmak politikası taraftarıdır. 1978 yılında Çin ve Almanya arasında bilimsel-teknolojik çalışmalarla ilgili anlaşmalardan, öğrenci değişimi, ticaret anlaşmalarına kadar birçok alanda anlaşma imzalanmıştır. Almanya Çin ilişkilerini özellikle 1980’lerde Çin’in alışılmadık bir hızla ticari büyümesi ile ticaret faktörü belirlemiştir.

 

Helmut Kohl Dönemi (1982-1998)

Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki buzlar devlet ve parti başkanı Leonid I. Brejnev’in 1982 yılında ölümünden sonra erimeye başladı. Gene bu yılda Almanya’daki hükümet değişikliği CDU/CSU (Almanya Hristiyan Demokratlar Birligi/Bayern Hristiyan Soysal Birligi) hükümetinin başa geçmesiyle Çin, Almanya için gelişmekte olan yeni büyük pazar olarak sınıflandırıldı.(3)  Helmut Kohl döneminde Alman-Çin ilişkileri ekonomik temelli güçlenerek artmıştır. Politik ilişkiler ise bu dönemde hep ekonomik ilişkilerin gölgesinde kalmıştır. Kohl bir Başbakan’dan ziyade adeta Alman ekonomisinin şefi gibi hareket etmiş, ilk etapta Alman ekonomisinin çıkarlarını düşünmüştür. Çin, Almanya politikasında bölünmüş ülkeleri tek ülke olarak varsayarak, Almanya’nın istediği şekilde politika yürütmüştür. Nitekim Almanya da Çin’in “tek ülke“ politikasını kabul etmiş ve desteklemiştir. Birleşmiş milletlerin daimi üyesi Çin’in bu tutumu Almanya tarafından oldukça memnuniyetle karşılanmış ve Çin ile ilişkilerini geliştirmede hep yeni adımlar atma yolunda olmuştur. Bu anlamda Çin’de birçok yatırım yapılmıştır. Airbus’ın, 1983’te 50 Milyon Alman Markı tutarında kredi açması, Volkswagen’in Şangay’da kurduğu işletme bunlara örnekti..


Almanya, Soğuk Savaş boyunca soğuk savaşın iki lider ülkesine karşı “denge“ politikası izleme yoluna gitmiştir. 1986 yılına kadar Almanya’nın Çin’e ihracatı yükselme gösterirken, bu tarihten sonra gerilemeye başlamıştır. Bunun en önemli sebebi Çin’in izlediği “tasarruf” politikasıdır. Pekin’de meydana gelen, binlerce protestocu öğrencinin öldürüldüğü Tiananmen ayaklanmasından sonra (1989) Almanya-Çin ilişkileri ciddi anlamda darbe almıştır. Almanya bir süre Çin ile ticari ilişkileri durdurmuştur. Bu esnada Alman parlamentosunda (Bundestag) iki ayrı görüş çatışması yaşanmıştır: Bir tarafta Tibet ve Tiananmen olaylarında olduğu gibi Çin ile ilişkilerde insan ilişkileri ve değerlerin esas alınmasını vurgulayanlar; diğer tarafta ticari ilişkilerin politik olaylar sonucu gölgelenmemesi gerektiğini savunanlar.(4)  Bu çatışmalar Çin’le olan ilişkileri soğuk savaş sonrasına kadar durdurmuştur.


Soğuk Savaş sonrası Almanya-Çin ticari ilişkileri tekrardan canlanmaya başlamıştır. Tiananmen olaylarından sonra Çin ile ilişkiler askıya alınmış ve Çin’e ambargo uygulanmıştı. Alman Meclisi (Bundestag) 1992’nin Haziran ayında bütün ambargoları (AB Silah Ambargosu hariç) kaldırıp, tekrardan ekonomik ve siyasi ilişkileri devam ettirmiştir. Almanya’nın bu tutumundaki en büyük neden, yalnız kalma endişesiydi. Çünkü Çin’e karşı yaptırım uygulayan bütün devletler ve organizasyonlar, Dünya Bankası, Japonya ve İngiltere yaptırımları kaldırmış ve ticari ilişkilerine kaldığı yerinden devam etmişlerdir.


Çin, Almanya endüstrisine jest olarak 500 milyon dolarlık ihale vermiştir. Alman devleti her zaman Çin için “Tek Çin” politikasını sürdürmüştür ve Kohl döneminde “Stille Diplomatie“ (sessiz diplomasi) izlemiştir. Çin’in dönüşümünün politik ve ticari ilişkiler yoluyla otomatik gerçekleşeceğini savunmuştur.(5)  Bu sessiz diplomaside yaptırımlar yerini “ricalara“ bırakmıştır.(6)  1993 yılında Alman ihracatı 10 milyar dolar artarak %67 daha büyümüştür. Alman malları için Çin Japonya’dan sonra Asya’daki ikinci büyük ortağı olmuştur. Çin’den yapılan ithalat da bu dönemde %18 büyümüş ve böylelikle Almanya’nın Çin ile ticaret açığı daralmıştır. Almanya 1993’te Çin’in dünya çapında 5. ticaret ortağı olmuştur.(7) Alman hükümeti 1993’te “Asien-Konzept”i (Asya Konsepti) yayınlamıştır. Bu konsepte göre, Asya-pasifik bölgesine (özellikle Çin, Hindistan ve Japonya’ya) yoğunlaşılmalı ve bu bölge ile ticaret arttırılmalıydı. Bu konseptin yayınlanmasından kısa bir süre sonra Helmut Kohl 40 kişiden oluşan işverenler delegasyonuyla Çin’e gitmiştir. Bu gezi sonucunda, çoğu Almanya tarafından sübvansiyonlarla destekleniyor olsa da, 6,3 milyar alman markı tutarında anlaşmalar imzalanmıştır. (8)


Almanya-Çin ilişkileri Kohl döneminde ticari ilişkiler tarafından belirlenmiştir. İnsan hakları ile ilgili Almanya norm odaklı politikasını göz ardı ederek, yukarda belirtildiği gibi “sessiz diplomasi“ izlemiştir.

 

Gerhard Schröder Dönemi (1998-2005)

Gerhard Schröder’in 1998’de başbakan olmasıyla, Kohl hükümetini eleştirenler yeni hükümetteki Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller Partisi’nden Kohl karşıtı bir Çin dış politikası bekliyorlardı. Kohl dış politikada, yukarda da açıklandığı gibi, her zaman ticari boyutu öne çıkarmış ve bu yönlü bir politika izlemiştir. Schröder’in 1999 NATO’nun Belgrad’daki Çin konsolosluğunun bombalamasından sonraki Çin ziyaretinde, Schröder NATO adına özür dilemiş ve böylelikle Almanya-Çin ilişkileri bazında yeni bir dönemin başladığının sinyallerini vermiştir. İkili ilişkilerde ticari ilişkiler ağırlığını korurken, Schröder Çin’de hukuk devletinin işleyebilmesinin, insan haklarının öneminin ve uygulanmasının gerekliliğini vurgulamıştır.(9) 2000 tarihinde Çin ile Almanya arasında bir hukuk anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre her sene bir ülkede olmak üzere, yüksek düzeyde katılımla hukuk sempozyumları düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Schröder’in hukuk sempozyumları bazı gruplar tarafından insan haklarının kapalı kapılar ardına sürülmesi olarak eleştirilmiştir. Gottwald ve Seemann’a göre,(10) Schröder’in hukukun yerleştirilmesindeki en temel hedefi “ticari anlaşmaları”nın korunmasını ve Çin ile işbirliği içinde olan Alman sanayisinin haklarını sağlamaktır. Gerçekten de bu “hukuk dialogları”nın içeriğine bakıldığında aslında ilk etapta ekonomiyle ilgili olmaları göze çarpar. İçeriğinde telif haklarının korunması, fikirlerin, taslakların ve patentlerin çalınmasına karşı mücadele, malların taklidinin yasaklanması gibi konular bulunmaktadır. Ayrıca, AB’nin Çin’e 1989’da koyduğu silah ambargosunun kaldırılmasının en hararetli savunucularından biri Schröder olmuştur


2002 yılında Schröder, Kohl’un Asya konseptini daha da açmış ve “Doğu Asya Konsepti” olarak genişletmiştir. Çin ile sadece ticari ilişkileri geliştirmek değil, güvenlik, insan hakları, kalkınma politikası,  hukuk gibi alanlarda da ortaklaşa çalışmak için hedef belirlenmiştir.(11) Schröder 7 yıllık başbakanlık döneminde 6 defa Çin’i ziyaret etmiştir. Schröder döneminde, 2002 yılında Çin Almanya’nın Asya’daki en büyük ticaret ortağı haline geldi ve Almanya bu tarihten itibaren ABD’den sonra Çin mallarının ikinci alıcısı oldu. Schröder de Kohl gibi ticari ilişkileri diğer bütün ilişkilerin üzerinde tutmuştur. İyi ticari anlaşmalar mevzu bahis olduğunda, Çin’e karşı olan silah ambargosu bile tabu olmaktan çıkmıştır.(12) Hacke’ye göre, Schröder hükümeti Çin gibi ülkelerdeki insan hakları ihlallerini koalisyon görüşmelerinde temel alırken, realite de ilk etapta ticari ilişkilerin geliştirilmesine ağırlık vermiştir.(13)  Bu ülkedeki insan hakları ihlalleri hiç bir zaman ticari ilişkilerin önünde bir engel teşkil etmemiştir.


Schröder dönemini kısaca özetlemek gerekirse, Schröder dönemi Kohl döneminde olduğu gibi Çin ilişkilerinde ilk etapta ticari çıkarlara yönelik bir dış politika izlemiştir. Bu anlamda Almanya’nın Çin dış politikasında bir devamlılıktan söz etmek yerindedir. Kohl’a kıyasla Schröder, Çin ile “ziyaret diplomasisi“ takip etmiş ve Çin ile görüşmelere yanında hep kalabalık bir işveren grubuyla gitmiştir. Ticari ilişkiler bu dönemde de diğer bütün ilişkilerin üzerinde tutulmuştur.

 

Angela Merkel Dönemi (2005 – …)

Merkel başbakanlığının ilk yılında Çin ile ilgili dış politikada bir girişimde bulunmaktan ve açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Çin ile ilişkileri ilk sene dönemin dışişleri bakanı Franz Müntefering (SPD) üstlenmiştir. Merkel 2006 yılında Çin’i ziyaret etmiş ve Alman-Çin ticari ilişkilerinin yanı sıra Almanya’nın insan haklarının gelişimine katkı vereceğinin garantisini vermiştir. Üzerinde durulan konular Schröder dönemindekine benzer fikir hırsızlığı, mal taklidi, telif hakları gibi önemle vurgulanan alanlardır. Merkel Çin’in din özgürlüğü konusunda da hassasiyetini vurgulamıştır.(14) Merkel’in ziyaretinin en önemli farkı, belirli organizasyonların sözcüleri ve Şanghay’daki Hıristiyan din adamlarıyla görüşmesi olmuştur. Din özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü Merkel’in bu ziyaretinde sıkça vurgulanmıştır.  Ancak, 2007 yılında Merkel’in Tibet’in ve Budistlerin ruhani lideri Dalai Lama’yı başbakanlıkta kabulüyle Çin-Alman ilişkileri son derece sancılı bir sürece girmiştir. Çin, Merkel’in bu tavrını, kendi iç işlerine karışma olarak değerlendirmiştir. Merkel ise aslında bu tutumuyla kendinden önceki başbakanlara kıyasla daha açık bir şekilde Çin’de ki insan hakları ihlallerini kınadığı göstermiştir.


2007 tarihinde CDU/CSU yönetimi altında yeni bir “Asya Stratejisi“ oluşturulmuştur. Bu stratejiye göre diğer dönemlerde olduğu gibi ticari ilişkilerin geliştirilmesiyle ilgili maddenin yanında, insan haklarının geliştirilmesi, barışın sağlanması, kitle imha silahlarının yayılmasının engellenmesi gibi jeostratejik öncelikler; kaynak korunması ve çevre koruması gibi küresel öncelikler sıralanmıştır. 2008 Ekim ayındaki Merkel’in üç günlük Çin ziyaretinin içeriğini ilk etapta ekonomik kriz belirlemiştir. Merkel bu ziyarette Başbakan Wen Jiabao ve cumhurbaşkanı Hu Jintao ile görüşmüştür.(15)  Bu görüşmeleri 2009’da Wen Jiabao’nun Avrupa ziyareti izlemiş ve Merkel bu ziyaretten ikili ticari anlaşmalar için gerekli şartların sağlanması yolunda fikirlerini dile getirmiştir. İkili ilişkiler 2011 yılında iki ülkenin Berlin’de imzaladığı 10,6 milyar avro tutarındaki anlaşmalarla iyice güçlendirilmiştir. Merkel’in konuşması esnasında Çin’deki insan hakları ile ilgili kısımlarda Çin Başbakanı Wen Jiabao genellikle konuşmayı bir şekilde bölmeyi başarmıştır. (16)

 

Sonuç

Sonuç olarak hem Kohl hem Schröder hem de Merkel döneminde Almanya’nın Çin politikasını her zaman Almanya’nın “ticari çıkarları“ belirlemiştir. Merkel döneminde kısmi de olsa insan haklarının (din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, hukuk önünde eşitlik, siyasal katılım gibi) önemi vurgulanmakla beraber, her zaman bu sayılan faktörler ticari ilişkilerin alt sıralarında yerini almıştır. Heilmann’ın da belirttiği gibi (Heilmann 2007), Alman devlet üst düzey yetkililerine Çin ziyaretleri esnasında her zaman büyük bir işveren kitlesi tarafından eşlik edilmesi ve Çin görüşmelerinde her zaman Alman firmalarının, ekonomisinin taleplerine yer verilmesi, Almanya’nın zaten Çin dış politikasında her zaman ekonomik ilişkilerin politik ilişkilerden çok daha önemli olduğu ve ön sırada geldiğini göstermektedir. Sonuç itibariyle, Almanya’nın Çin dış politikasını ekonomik ilişkilerin belirlediğini söylenebilir. Soğuk savaş sonrası Almanya’nın şimdiye kadar olan Çin politikasına bakılırsa gelecekte de Almanya’nın şimdiye kadar izlediği “ekonomik” çıkarlarına dayalı Çin politikasını devam ettireceği barizdir. Haziran 2011’de imzalanan 10,6 milyar avroluk anlaşma da buna güzel bir örnektir. Almanya Çin’e yaptığı kalkınma yardımlarında bile, yardımlardan sonra alacağı ihaleleri hesaplamış ve ona göre yardımda bulunmuştur. Fakat bir şeyi unutmamak gerekir, Almanya genel anlamda ABD’den sonra ihtiyacı olan ülkelere en fazla “Kalkınma Yardımı” yapan ülkedir. Yukarıda Hacke’nin de belirttiği gibi bu durum bazı ülkeler için yoğunlukla “ticari“ amaçlıdır ve bu istisna Hacke’ye göre değişmeyecektir. Almanya Çin ve Rusya gibi ülkelerdeki insan hakları ve hukuk ihmallerine ciddi anlamda karışmayacaktır. Çünkü Hacke’ye göre Almanya için bu ülkeler, sadece “ticari anlamda“ önem sahibidir.

 

Dipnotlar:

(1) Leutner, Mechthild 1995: Bundesrepublik Deutschland und China 1949 bis 1995. Politik, Wirtschaft-Wissenschaft-Kultur. Berlin, p. 13.
(2) Ibid, p. 140.
(3) Ibid, p. 179.
(4) Neßhöver, Christoph 1999: Die Chinapolitik Deutschlands und Frankreichs zwischen Außenwirtschaftsförderung und Menschenrechtsorientierung (1989 bis 1997). Hamburg, p. 110.
(5)  Ibid, p. 121.
(6) Heilmann, Sebastian 2007: „Volksrepublik China“, in: Schmidt, Siegmar/Hellmann, Gunther/Wolf, Reinhard (Hrsg.): Handbuch zur deutschen Außenpolitik, Wiesbaden.
(7) Leutner, p. 213.
(8) Neßhöver, 130.
(9) Beziehungen zwischen der Volksrepublik China und Deutschland [Çin Halk Cumhuriyeti ve Almanya arasindaki iliskiler]: http://www.auswaertiges-amt.de/DE/Aussenpolitik/Laender/Laenderinfos/China/Bilateral_node.html, erisim: 05.11.2011.
(10) Gottwald, Jörn-Carsten/Seemann, Benedikt 2006: Deutschlands neue Chinapolitik. Kleine, feine Unterschiede, in: Vogel, Bernhard (Hrsg.): Die politische Meinung, Sankt Augustin., p. 59.
(11) Heilmann.
(12) Schröders China-Politik ist ein „Amoklauf“ [Schröder`in Çin politikasi bir Amok kosusudur]: http://www.sueddeutsche.de/politik/waffenembargo-schroeders-china-politik-ist-ein-amoklauf-1.300124, 01.04.2005.
(13) Hacke, Christian 2005: Die Außenpolitik der Regierung Schröder/Fischer. In: APuZ 32-33/2005, p. 14.
(14) (Gottwald/Seemann 2006)
(15) Angela Merkel in China: http://www.bpb.de/themen/K0AGEL,0,0,Angela_Merkel_in_china.html, 23.10.2008, erişim: 30.09.2011
(16) Handel mit China: Merkel und Wen bejubeln die Milliardenverträge: http://www.spiegel.de/politik/deutsҫhland/0,1518,771077,00.html, 28.06.2011, erisim: 25.10.2011

Back to Top