Avrupa’da Göçmenler

Aslıhan P. TURAN
26 Şubat 2010
A- A A+

Avrupa Birliği üyeleri gelişmemiş ülkelerden en fazla göç olan ülkelerdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden yapılanma ve ekonomik büyümeyi sağlamak için dışarıdan işgücü sağlamış olan Avrupa, son yıllarda, legal yollardan gelen göçmenlerin entegrasyon sorunlarını çözmek ve özellikle kaçak göçmenlerle mücadele etmek için önlemler almaktadır. Ancak bu önlemler alınırken göçmenlerin insani haklarına ne kadar saygı gösterildiği tartışmaların odak noktasında bulunmaktadır. Avrupa’da özellikle son yıllarda artan aşırı sağcı söylemler, göçmenlerin topluma entegre olamamalarının sorumluluğunu yine göçmenlerde ararken, artan işsizliğin ve suç oranlarının da yine göçmenlerden kaynaklandığını savunmaktadır.


Göçmenler Avrupa nüfusu içinde “ötekileştirilme” problemiyle karşı karşıya kalmaktadır. Almanya ve Fransa örneklerinde, göçmenler, bazı teşviklerle kendi ülkelerine geri gönderilmeye çalışılmaktadır. Bunun yanında aile birleşmesi yoluyla da Almanya ve Fransa’da yerleşme hakkı kazanmak için de öngörülen prosedürler zorlaştırılmaktadır. AB üyeleri arasındaki serbest dolaşım hakkından yararlanamayan, seçimlere katılamayan, genellikle eğitimsiz oldukları için en ağır işlerde çalışan göçmenler, pek çok sosyal haktan da mahrum kalmaktadır. Bunların yanında, yerel halk tarafından da tepkiyle karşılanmaktadırlar ki, bunun en son örneğine İtalya’da geçen ay yaşanan olaylarda tanık olmaktayız. İtalya 20 yıl öncesine kadar, Kanada’ya göçmen gönderen bir ülke iken, artık göçmen çeken bir ülke konumuna gelmiştir. Günümüzde resmi verilere göre, İtalyan topraklarında 50000 göçmen yasal yollardan çalışmakta ve yaşamaktadır. Romanya’nın AB’ye üye olmasından sonra da Çingenelerin İtalya’ya göç etmeleri, hükümeti göçmenlerin istihdam ve yerleşim sorunlarını çözmede çok başarılı olamamıştır. Bu arada Avrupa’da artan milliyetçilik akımları da göçmenlerin yaşadıkları zorlukları arttıran bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Çingene göçmenler dışında, ülkenin güneyine her yıl narenciye toplamak üzere, 4000 Afrikalı göçmen gelmektedir.


Göçmenler ne yazık ki insani olmayan koşullarda, susuz kulübelerde yaşamakta ve İtalya’nın kuzeyinde aynı işi yapan işçilere nazaran oldukça düşük ücretle çalıştırılmaktadırlar. Buradaki en önemli problem aslında işçilerin yasal olarak ülke topraklarında bulunmaları ancak illegal şekilde çalıştırılmalarıdır. 2008 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Göç, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu, göçmenlere ilişkin yaptığı açıklamada, yasadışı göçmenlerin sayısının hızla arttığını ve bu kişilere karşı kurtarma faaliyetlerinde gerekli standartların uygulanmadığını, sağlık ve barınma konularında yetersiz kalındığının, altını çizmiştir. Göçmenlere uygulanan kötü yaşam koşulları, sınır dışı etme politikaları ve ırkçı tahrikler, hem AB hem de AGİT tarafından defalarca İtalya’nın uyarılmasına sebep olmuştur.


Ocak başında Rosarno bölgesinde yaşanan gerginlik ve şiddet olayları, bir AB üyesinde yaşananları, insan hakları açısından sorgulamamıza sebep olmuştur. İki Afrikalı göçmenin Rosarno halkı tarafından saldırıya uğramasının ardından, göçmenlerin maruz kaldıkları yaşam koşullarını ve şiddeti protesto etmek amacıyla toplanmaları sonucu başlayan olaylarda, 31 göçmen, 19 polis ve 17 İtalyan yaralanmıştır. Olaylar sonrasında İtalyan İçişleri Bakanlığı, tüm olayların kaçak göçmenliğin önüne geçilememesinden kaynaklandığını açıklamış olsa da, BM Mülteciler Yüksek Komiseri, göçmelerin yaşadıkları şartların kabul edilemez olduğunu söyleyerek İtalya’yı eleştirmiştir. Karışıklığın sona ermesinin ardından, göçmenlerin bir bölümü polis gözetiminde başka bir şehre transfer edilirken, bazıları da kendiliklerinden farklı şehirlere gitmişlerdir. 2009 yılında İtalya yasadışı göçle mücadele etmek için, yerel vatandaşların, kaçak göçmenleri ihbar etmesi gibi bir yol izlemişti.


Göçmenlik sorunu sadece İtalya’yı ilgilendiren bir sorun değil elbette. Bu sorun, tek tek tüm ülkeleri ilgilendirdiği gibi, AB, AGİT, OECD veya BM gibi örgütleri de bu konu üzerinde çalışmaya sevk etmiş durumda.  AB’nin tek pazar politikasının en önemli ayağını insanların-malların-sermayenin serbest dolaşımı oluşturmaktadır. AB üyeleri arasında iç sınırların kaldırılması AB’nin dış sınırlarında güvenliğin artırılması açısından işbirliğine ağırlık verilmesi ve dolayısıyla, iltica hakkı isteyenler ve göçmenlerle ilgili ortak politikalar belirlenmesi gerekmektedir. AB Komisyon 19 Temmuz 2006 tarihli COM(2006)402 bildirisinde, AB komşuluk politikası çerçevesinde, Afrika ve Akdeniz ülkeleri ile kaçak göçmenliğin önlenmesi için işbirliği yapmaktadır. İşbirliğinin temelinde, kaçak göçmenliği teşvik eden, fakirlikle, çatışmalarla ve yıkıcı çevresel faktörlerle mücadele etmek vardır.


Bir başka bildiride ise (COM(2004)412) Çalışma konusunda üçüncü ülkelerden göçmen kabul etme şartları her ülkenin ulusal mevzuatına bağlı. Tüm üyelerin göçmen çekme kapasitesi aynı olmadığı için ortak bir politika yok. Ancak ulusal normların iş piyasasının ihtiyaçlarını karşılaması ve ulusal el emeğinin korunmasını amaçlaması gerekiyor.


Mücadele yöntemleri olarak dört eleman belirlenmiştir:
Komisyon raporunda göçmenliğin AB’nin iş gücü açığına ve üçüncü ülkelerle, iş alanında ikili antlaşmalar imzalanması suretiyle,  kültürel ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine, göçmenlik politikalarının düzenlenmesine ve kaçak göçmenliğin önlenmesine olumlu katkıları olduğunu söylemiştir. Son yıllarda imzalanan antlaşmalar genellikle tarım, inşaat, turizm sektörlerinde mevsimlik işçi kabulüne ilişkindir. Örneğin İspanya, en çok kaçak göçmen gelen altı ülke ile;  Bulgaristan, Kolombiya, Ekvator, Fas, Dominik Cumhuriyeti ve Romanya; ikili antlaşmalar imzalayarak, kaçak göçmenlikle mücadelede işbirliği sağlamıştır.


Bir başka yöntem; hükümetlerin, iş çevrelerinin, sendikaların ve iş kurumlarının görüşlerini alarak,  yıllık kotalar belirlemesidir. Hükümetler, kotaları belirlerken, faaliyet gösterilecek sektöre, coğrafik bölgeye ve göçmen gelecek ülkeye göre farklı kotalar belirleyebilirler. Ancak, bu önlem bazı ülkelerle ilişkileri geliştirirken, bazılarıyla işbirliğine zarar verebilir; ayrımcı politikaların ortaya çıkmasına sebep olabilir.


90lı yıllardan beri kullanılan bir başka önlem, düzenleyici kuralların konulmasıdır. Bu kurallar ile hükümetler göçmenlere geçici veya kalıcı oturma izinleri ya da bir takım koruma yöntemleri sağlamaktadır. Bu şekilde hem kaçak göçmenliğin önüne geçmek, hem de yasal göçmenlerin yasal olmayan şekilde çalıştırılmalarını önlemek amaçlanmaktadır. Komisyon, bu önlemlerin her ne kadar gizli çalıştırmanın çözümüne yönelik olduğunu kabul etse de, kaçak göçmenliği teşvik edici bir yanı olduğunu da belirtmektedir.


Göçmenler ülkelere kara, deniz ve hava yoluyla gelmektedirler. Kimisi sahte belgelerle suç şebekelerinden destek alarak ülkelerde kalsalar da, kimisi de yasal yollardan izin alarak izinlerinin süresini uzatmaktadırlar. AB Komisyonu, COM(2002)703 nolu bildirisinde, göçmenlerin sadece bir problem olarak değil, aynı zamanda göçmenlerin gediği ülke ile göç edilen ülke açısından bir kalkınma aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini de açıklamıştır.


Fransa’daki göçmen haklarına baktığımızda, 1980’lerin başında, göçmenlerin topluma eklemlendirilmesini hedefleyen bir politika izlenmeye başlanmıştır. Bu doğrultuda hukuk, eğitim, iş, konut, sosyal ve kamusal hayata katılma konularında düzenlemeler yapılmıştır. Entegrasyon için dili en önemli etken olarak kabul eden Fransa, anadilde eğitim konusunda çekingen davranmaktadır. 2006 yılından itibaren kalifiye olmayan göçmenlerin gelişlerini kısıtlayıcı bir takım önlemler alındığını görmekteyiz. Bu tarz göçmenlerin Fransız ekonomisine yük olduğunu açıklayan Fransa Hükümeti, konsoloslukların vize verme veya reddetme yetkilerini de genişletti. Fransa’nın Göç ve Uyumdan sorumlu Bakanı Eric Besson, göçmenlere uygulamak istediği politikalar sebebiyle hem sağ hem de sol görüşten yoğun eleştiriler almaktadır. Besson ve Sarkozy, ulusal değerlerinin ön plana çıkarmalarının çok normal olduğunu savunuyor olsalar da, yapılan anketlere göre, azınlıkların ve göçmenlerin adeta “damgalanmaları”, Sarkozy için oy kayıplarına sebep olmaktadır.


İsveç’te göçmenlerin ve azınlıkların durumları 1975’te resmi şekilde açıklanmış ve 80’li yıllarda da onaylanmıştır. Göçmenlerin dilsel ve dinsel gelecekleri hakkındaki kararları kendilerinin verebilmeleri için seçimlere katılmaları sağlanmaktadır. Bir diğer hak da İsveçliler ile tamamen eşit şartlarda yaşamaları ve aynı haklardan faydalanmalarıdır. Azınlıklar ve İsveçliler arasında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği öngörülmüştür. İsveç’teki göçmenlerin kendi dillerinde eğitim hakları 1976’da Ev Dili Reformu kabul edildiğinden beri var. Bu hakkı tanıyan İsveç Hükümeti, göçmen çocuklarının, iki dilli ve iki kültürlü olarak yetiştirilmesini amaçlamıştır. Hollanda’ya baktığımızda ise yıllar içinde değişiklik gösteren politikaları olmuştur; son dönemdeki amacını ise var olan göçü sınırlamak ve azınlığı topluma entegre etmek teşkil etmektedir. Bunu da uyum kurslarına katılımı zorunlu hale getiren yasayla gerçekleştirmeyi planlamaktadır.


Göçmenleri ülkelerini terk etmeye zorlayan temel etken ekonomik küreselleşme ve ülkeler arasında ki uçuruma varan ekonomik dengesizliklerdir. Avrupa Konseyi, göçmenlere eğitim ve sağlık hizmetlerinin tam olarak verilmesi gerektiğini raporlarında belirtmektedir. Avrupa Birliği göçmenlere karşı ortak bir politika belirleyememektedir, bu yüzden de her üye devlet kendi koşullarına ve ulusal düşüncelerine göre yasalar kabul etmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, Avrupa’da, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, giderek artan yabancı düşmanlığı neticesinde hükümetler, ülkeye göç edilmesini engelleyici önlemler alınmaktadırlar. Bu da göçmenlerin toplumla bütünleşmesini engelleyici ve sonuç olarak da toplumun onları kabul etmemesine sebep olacak yasaların çıkarılması şeklinde kendini göstermektedir.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top