Doğu Avrupa Ülkelerinin Euro Bölgesine Geçişinde Yunanistan Krizi Engeli

Aslıhan P. TURAN
22 Şubat 2010
A- A A+

Günümüzde AB üyelerinden ancak 16’sı Euro bölgesine dahil olmuş durumdadır. Ortak para birimini, İngiltere gibi kendi hür iradesiyle kabul etmeyen ülkeler olduğu gibi, ekonomik performansları dolayısıyla Euro bölgesine alınmayan üyeler de olmuştur. Bunların en belirgin örnekleri de orta ve doğu Avrupalı üyelerdir. Uluslar arası ekonomik kriz dolayısıyla, özellikle Polonya, Romanya ve Çek Cumhuriyeti Euro bölgesine geçerek kendilerini güvence altına almak isterlerken, diğer üyeler, Yunanistan’da yaşanan yoğun kriz sebebiyle, bu geçişin gecikmesi yönünde tavır almışlardır. Pek çok politikada olduğu gibi para politikasında da, üyeler arasında tam bir eşgüdüm sağlanmamış bulunmaktadır. Gelişmişlik düzeyleri birbirinden farklı 27 üyesi olan AB, krizi en az zararla atlatmak için çabalamaktadır. Farklı ekonomik ihtiyaçların olduğu bir bölgede ortak para birimi uygulanmaya çalışılması ve bir zamanlar Sovyet Bloğunun bir parçası olan ülkelerde ciddi ekonomik sıkıntılar yaşanması ortak para ve ekonomi politikaları oluşturulmasında önemli sorunlar yaratmaktadır. Bu sebeple de eski üyelerle liberal ekonomiye hızlı bir şekilde geçmiş olan yeni üyeler arasında çatlak hızla büyümektedir. İlk aşamada AB’nin tek para politikası kabul etmesinin sebeplerini ve gelişmeleri ele alarak, ikinci ve üçüncü aşamalarda ve Yunanistan’daki krizin gelişmelerini ve Doğu Avrupalı üyelerin durumlarını inceleyeceğiz.


AB’nin Ortak Ekonomi ve Para Politikası


Ortak bir para birimi belirlenmesi, AB üyeleri arasında milli paralar arasındaki kur farklılıklarının yaratacağı sıkıntıların üstesinden gelinmesini ve ortak pazarın daha etkin işlemesini sağlama amacını gütmüştür. İlk denemesi 1970’lerin başında yapılan ekonomik ve parasal birlik, ortak pazarın henüz tamamlanmamış olmasından dolayı başarısız olmuştur. Bretton Woods sisteminin çökmesiyle, üye devletler, parasal işlerini düzenleme gereksinimi duymuşlardı, fakat başarılı olamamaları, 1979’da Avrupa Para Sistemi araçlarını geliştirmeleri ve parasal birliğin kurulması için önemli bir tecrübe kazandırmıştır.


1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması ile tek ve bağımsız bir merkez bankası tarafından yönetilen tek para politikası öngörülmüştü. Amaç, fiyat istikrarını sürdürmek, Topluluk’ta genel ekonomik politikaları serbest rekabetle açık bir piyasa ekonomisi ilkesine uygun desteklemekti. Bu hedef için üç aşamalı bir geçiş planlanmıştı: ilk aşamada sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştirilmesi söz konusuydu. İkinci aşamada üye devletlerin aşırı kamu açıklarından kaçınmaları ve merkez bankalarının mümkün olduğunda bağımsızlaşması üzerineydi. Üçüncü aşamada, Maastricht kriterleri olarak da adlandırılan, dört ölçüt belirlenmekteydi:


- Fiyat istikrarı bakımından en iyi performansı gösteren üç üye devletin enflasyon oranına yakın bir enflasyon oranına sahip olmak,
- Üye ülkenin bütçe açığının milli gelirin %3’ünü geçmemesi,
- Devlet borçlarının mili gelirin %60’ından fazla olmaması,
- En az iki yıl süreyle, Avrupa Para Sistemi’nin Döviz Kuru Mekanizması’nın öngördüğü normal dalgalanma marjlarına uyması, gerekmektedir.


1 Mayıs 1998’de, Komisyon önerisi üzerine Konsey, 11 AB üyesinin (Belçika, Almanya, İspanya, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz, Finlandiya) bu kriterleri yerine getirdiğine ve Euro bölgesini oluşturabileceklerine karar vermiştir. Böylece kabul edilen ortak para birimi Euro’nun yönetimi Avrupa Birliği Merkez Bankası’na bırakılmış ve mali politikaların belirlenmesinde tek yetkili kurum olarak kabul edilmiştir.


AB üyesi de olup da kendi ulusal paralarını korumuş olan ülkelerin, gerekli düzenlemeleri yaparak Euro bölgesine geçişleri öngörülmekteydi, ancak Yunanistan’daki krizin tüm Euro bölgesine olumsuz etkilemiş olması, ekonomisi gelişmemiş bu ülkelerin bir süre daha Euro bölgesine geçmeleri konusunda endişe yaratmıştır. Yunanistan’ın borç ve bütçe durumunu görüşmek için Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği Ekonomi ve Maliye Bakanları Konseyi, Euro bölgesine geçmesi muhtemel üyelere yeni kriterler getirmeyi planlamaktadır. Düşünceler arasında, bu ülkelerin kendi milli paralarını korumaları ancak Euro ile yeni bir kur ilişkisi içine sokulması yer almaktadır.


Yunanistan’da Borç Sarmalı


Yunanistan, bütçe açığıyla ve 300 milyar Euro’luk borçla yeni düzenlemelerle baş etmeye çalışmaktadır ancak ekonomisinin iflasın eşiğine geldiğini söylemek mümkündür. Tüm çağrılarına rağmen, AB, Yunanistan’ı bu borç batağından kurtarmak için acil bir yardım paketi öngörmemektedir. Yunanistan’ın bütçe açığını, 2012 yılına kadar, %13’ten %3’e indirmeyi hedefleyen planı AB nezdinde kabul görmüş olsa da, üyeler bu planın arkasında somut politikalara, daha önceki vergi hilelerini göz önünde bulundurarak şüpheyle bakmaktalar. Maliye Bakanları Konseyi, 15 Mart’a kadar Yunanistan’ın, mali istikrar programına ek olarak, bütçe açığını azaltmaya yönelik acil ek önlemler alması gerektiği, mevcut düzenlemelerin yeterli olmadığını açıklamıştır. Ayrıca, Yunanistan’ın maaş, emeklilik, sağlık sistemi reformu, kamu yönetimi ve istihdamda büyüme konularını içeren, kapsamlı bir yapısal reform paketi hazırlamaya başlaması gerektiğine değinilmiştir. 15 Mart’ta sunulan program ışığında da 15 Mayıs’a kadar Yunanistan AB gözetiminde kalacak. Başbakan Papandreu ise, mart ve nisan aylarında 300 milyar Euro’luk borcu çevirmek için yardım beklediklerini, tek başlarına bu krizden çıkamayacaklarını üzülerek belirtmiş ve “Yunanistan’ın kaybı tüm Euro bölgesinin kaybıdır” diyerek tepki göstermiştir.


Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun Rusya’dan gelen Dünya Bankası’ndan ve IMF’den borç alma teklifine ise AB tarafından çok sıcak bakılmamaktadır. Bunun sebeplerinin başında, IMF müdahalesinin Euro’nun güvenilirliğine gölge düşüreceği gerçeği yatmaktadır. AB adayları IMF’ye de aday oldukları halde, AB adayların ekonomik problemleri kendi yöntemleriyle çözmeyi tercih etmektedir. İlk amaç Yunanistan hükümetini hazırladıkları reform paketinin gereklerini yerine getirmesi için baskı yaparak, krizden çıkmasını sağlamaktır. IMF’ye başvurulmamasının bir diğer sebebi de, IMF’nin en güçlü müdahale aracı olan kur politikalarını ve devalüasyona kadar varabilecek para ve bütçe politikalarını uygulamasına Yunanistan’da önemli bir engel olması: Avrupa Birliği Merkez Bankası yönetimindeki para ve faiz politikaları.


AB’nin Yunanistan’a karşı son derece sert önlemler almasında, üyelerin krizin kendilerini de etkileyeceği gerçeğinin yanı sıra, ülkenin borçlarını AB’den gizlemek için Amerikalı Goldman Sachs adlı bir finans kuruluşundan yardım aldığı iddiaları da yatmaktadır. Üyeler tarafından sert tepkiyle karşılanan bu durum, Yunanistan’ın bir toplantı için oy hakkının elinden alınmasına sebep olmuştur ki şimdiye kadar üyelerin karşılaştığı en ağır yaptırım olduğu söylenebilir. Bunun yanında Alman yetkililer oy kullanma hakkının, gerekli düzenlemeler ve gelişmeler kaydedilinceye kadar, tüm konularda askıya alınması gerektiğini açıklamıştır. Hukuki olarak da Maliye Bakanları Konseyi’nin kemer sıkma politikalarını yerine getirmezse, Lizbon Anlaşması’nın 129. maddesinin 9. paragrafına göre vergi sistemi ve harcama politikası üzerindeki egemenliğini de kaybedecektir. Avrupa Merkez Bankası eski Başekonomisti Issing de Yunanistan’ın kuralları ihlal ettiğini ve kurtarıldığı takdirde, Euro’nun kredibilitesinin darbe yiyeceğini açıklamıştır.


Doğu Avrupa Ülkelerinde Son Durum


Orta ve doğu Avrupa ülkeleri, SSCB’nin dağılmasına kadarki dönemde, planlı ekonomi uygulamalarıyla batı Avrupa’nın liberal ekonomisinden ayrılmıştı. 1989’dan başlayarak Topluluk, siyasal ve ekonomik reformlar yapmaya çalışan bu ülkelere yardım etmiştir. PHARE programı adı altında, önce Polonya ve Macaristan için öngörülen Ekonomik Yeniden Yapılanmaya Yardım, tüm orta ve doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde kademe kademe genişletilmiştir. Program sayesinde, bu ülkelerin Topluluk’a üye olmaları için gerekli düzenlemeleri yapabilmeleri amacıyla, Komisyon tarafından hazırlanan raporlar ve klavuzlarla yol gösterilmiştir. Komünizmin baskıcı rejiminden kurtulduktan sonra hızlı bir şekilde liberal ekonomiye geçen, katı politikalarla AB’ye entegrasyonlarını sağlayan bu ülkeler, şimdi de kapitalist rejimin baskısı altına girdiklerini hissetmektedirler.


Euro bölgesine geçiş şartları olarak kabul edilen Maastricht kriterlerini Baltık ülkelerinin yerine getirdiği ve 2011 yılında Estonya’nın Euro bölgesine geçmesi öngörülmektedir. Bu konuda son kararı Avrupa Komisyon’u verecektir. AB üyeleri tarafında Euro’ya geçişlerinin geciktirilmesi gerektiği inancı paylaşılırken, Polonya, Macaristan ve Romanya dışındaki ülkelerin vatandaşları, Euro’nun kendi para birimlerine oranla ne kadar güvenilir olduğu konusunda taşıdıkları endişeden dolayı, ortak paraya dahil olmak için çok da istekli değiller. Oysaki sayılan üç ülke, Euro bölgesine geçmiş olsalardı krizin etkilerini daha az hissedecekleri inancını taşımaktadırlar.


Macaristan Başbakanı, ekonomik kriz yüzünden işsizliğin çok arttığını ve doğu Avrupa’dan batı Avrupa’ya göç olmasının muhtemel olduğunu açıklarken, “yeni bir demir perdenin ortaya çıkıp Avrupa’yı bölmesine izin vermemeliyiz” uyarısında bulunmuştur. Polonya Başbakanı ise “hedefimiz, bencilce AB’den yardım almak değil, aksine krizle mücadele için geniş kapsamlı önlemler alarak, bu yardımın tüm birlik içinde etkili olmasını sağlamak” açıklamasını yapmıştır. Her iki ülke de AB yardımları olmadan krizi aşamayacaklarını dile getirmiş olsalar da, AB Komisyonu Başkanı Barroso, gerektiği zaman her ülkeye yardım edilebileceğini fakat şu an için doğu Avrupa ülkeleri için özel bir yardım paketi olmayacağını söylemiştir.


Yardımlara ve doğu Avrupalı üyelerin Euro bölgesine geçmesine en çok karşı çıkan üye olan Almanya’nın başbakanı Merkel ise, ekonomik krizden daha fazla etkilenmemek için Macaristan, Letonya ve Romanya’nın planlanandan daha erken Euro bölgesine geçmelerini kolaylaştırmak amacıyla kriterlerin yumuşatılmasına şiddetle karşı çıkarak “Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri içi imtiyaz sağlanamayacağını” ifade etmiştir.


AB ülkelerinin aksine Uluslar arası Para Fonu (IMF), Euro bölgesine dahil olmamış ülkelerin kendi paralarından vazgeçerek, borç yükünü hafifletmek ve ekonomik istikrara kavuşmak için, Euro bölgesine geçiş kriterlerinin yumuşatılmasını ve bu ülkelerin bölgeye alınmalarını tavsiye etmiştir. Euro bölgesinde bulunmayan AB üyeleri de, ekonomik krizin baş göstermesiyle ulusal para birimlerinin Euro karşısında değer kaybetmesine tanık olmaktalar. Bunun sonucunda da Avrupa bankalarından aldıkları kredileri ödemeleri zorlaşmakta, dolayısıyla da hem AB’den hem de IMF’den yardım talep etmekteler.


Bir yandan liberal ekonomilere entegre olmaya çalışan doğu Avrupa ülkeleri, diğer yandan kendilerini yeni kriz bölgelerinden korumak isteyen batı Avrupa ülkeleri, Euro bölgesinin genişlemesi konusunda tartışmalara sebep olmaktadır. Yunanistan’daki krizin aşılıp aşılamayacağı ve AB’nin yardım konusunda hangi yolu izleyeceği tam olarak bilenememektedir. Dolayısıyla da henüz Euro bölgesinde yer almayan AB üyeleri de ulusal para birimlerini kullanmaya devam edecek gibi gözüküyorlar.

 


Kaynaklar:


Pierre le Mire “Droit Européen”


Nicholas Moussis “Avrupa Birliği Politikalarına Giriş Rehberi”


www.lemonde.fr


www.ekopolitik.org


www.euractiv.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top