Kıbrıs Sorununun Türkiye-AB İlişkilerine Etkisi

Aslıhan P. TURAN
21 Ocak 2010
A- A A+

Türkiye, Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik müzakerelerini sürdürmektedir. Tam üye olduğu takdirde, birliğe sağlayacağı pek çok yarar vardır: geniş bir Pazar imkânı sağlaması; genç nüfusu sayesinde aktif bir iş gücü potansiyelinin mevcut olması; Müslüman bir ülkeyi kendi bünyesine dâhil ederek, diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerini ılımlılaştırma imkânı bulması; balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya bölgeleri arasında yer alması sebebiyle jeopolitik konumunun son derece önemli olması ve son özelliğinden dolayı, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına olumlu katkılar yapabilecek olması, ilk etapta sayılabilir. (1)


 


Ancak, Türkiye ve AB ilişkilerini çok önemli derecede etkileyen bir sorun vardır: Kıbrıs. Sorunun temelinde, taraflardan Yunanistan’ın, AB-Türkiye ilişkilerinin ilerlemesinde Kıbrıs’la ilgili politikalarını koz olarak kullanmaktan çekinmemesi ve konuyu AB gündemine yerleştirmesi yatmaktadır. Son olarak GKRY’nin de AB’ye tam üye olarak kabul edilmesinin ardından, Kıbrıs sorunu, taraflarından ikisi AB üyesi, biri aday ülke, diğeri ise tanınmayan bir devletin hesaplaşmasına dönüşmüştür. AB’nin Türkiye ile müzakerelerinde, Kıbrıs sorunu bu sebeple kilit konu haline dönüşmüş ve tam üyelik için ön şart olarak kabul edilmiştir.


 


Kıbrıs’ın AB ve Türkiye ilişkilerini neden ve nasıl etkilediğini incelemeden önce, kısaca tarihi gelişmeleri ele almamızda fayda var. 1571 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçen ada, 1. Dünya Savaşı’nda İngilizler tarafından ilhak edilmiş ve Lozan Barışı ile de ada İngiliz denetimine terk edilmiştir. Yunanistan tarafından “enosis” emellerinin her zaman başköşesinde duran Kıbrıs, zaman zaman Birleşmiş Milletler bünyesinde, kimi zaman da AB bünyesinde tartışma konusu olmaktadır. Uzun yıllar boyunca BM konuyu gündemine almayı ya da gündeme aldıktan sonra, Yunanistan’ın self-determinasyon hakkının tanınması tezlerini reddetmişse de, Kıbrıs, özellikle 1950’lerden bu yana uluslararası arenada güncelliğini koruyan bir konudur.


 



Türk ve Rum halkının yıllarca beraber yaşadıkları adada, Rum terör örgütü EOKA 1955 yılında adadaki Türk halkına karşı silahlı eylemlere başlamıştır. Türkiye’nin girişimleri sonucunda görüşmelere başlanmasına karar verilmiş ve 1959 yılında imzalanan Londra ve Zürih Anlaşmalarıyla Kıbrıs bağımsız bir Cumhuriyet olarak ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı seçilen Makarios, Türklere karşı yürütülen asimilasyon politikalarının başını çekmiş ve 1963 yılında Türk toplumunu yok etme amacını taşıyan Akritas planı resmen yürürlüğe sokulmuştur. Türkiye her ne kadar müdahale hakkını kullanmak ve ihtar uçuşlarıyla adadaki çatışmalara son vermek istemişse de, 1964’te uyarı nitelikli Johnson mektubuyla geri adım atılmak durumunda kalınmıştır. 1967 yılında, Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın yönetime gelmesi ve 1973 yılında Makarios’a karşı adada bir darbe yapılmasıyla, adanın Yunanistan’a bağlanması ciddi bir tehlike arz etmesiyle, 1974 yılında Türkiye ardı ardına iki kez düzenlenen barış harekâtıyla, adada düzeni sağlamıştır. 1975’te ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alacaktır.


 


Birleşmiş Milletler nezdinde gerek dolaylı gerek doğrudan yürütülen KKTC ve Rum yönetimi arasındaki görüşmeler günümüze kadar bir sonuç doğurmaktan uzak kalmıştır. Ancak bu sonuçsuzluğun nedeni, Rum tarafının uzlaşmaz bir tavır sergilenmesinden kaynaklanmaktadır. Çözüm yönünde atılan en önemli adım 2004 yılında referandumla her iki tarafın onayına sunulan Annan Planı’dır. Plan, Türk tarafınca kabul edilmesine karşılık, Rumlar tarafından reddedilmiştir. Plana karşı alınan tavırlara göre farklı yaklaşımlar beklenirken, GKRY 1 Mayıs 2004’te 10 üye ile birlikte “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla AB’ye tam üye olurken, 2010’a geldiğimizde hem KKTC üzerindeki ekonomik ve toplumsal baskılar devam etmekte, hem de Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri sırasında mücadele etmesi gereken yeni bir aktörün varlığına sebep olmuştur.


 


AB’nin Annan planının reddi sonrası GKRY’yi tam üye olarak kabul etmesinin, adada bölünmüşlüğün sürmesine ve KKTC halkının adil ve insancıl bir çözüme kavuşması yolundaki engellerin artmasına sebep olduğu söylenebilir. GKRY üye olunca hem Türkiye’nin üyeliği üzerinde hem de KKTC halkının geleceği üzerinde, kazandığı veto yetkisi sayesinde, önemli bir pazarlık gücüne erişmiştir.


 


Türkiye’nin Helsinki Zirvesi’ne üyeliğe aday olduğu kabul edilirken, Kıbrıs ön şart olarak ileri sürülmemiştir. Yunanistan’ın veto yetkisini kullanmamış olması kimi çevrelerce yoğun eleştiriye maruz bırakılmışsa da, bu şekilde Türkiye’nin adaylık sürecini yönlendirmek suretiyle pazarlık/caydırma stratejisi güderek Türkiye’yi sürekli bir baskıya tabi tutma amacı olduğunu savunan bir görüş mevcuttur.(2)


 


GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla üye olmuştur ve tüm adayı temsil ettiği iddia edilmektedir, ancak KKTC, AB tarafından sağlanan haklardan yararlanamamaktadır. Serbest dolaşım, ekonomik yardım ve daha pek çok olanaklardan faydalanmasının engellenmesi, bir kavram karmaşası yaşanmasına sebep olmaktadır. Türkiye açısından müzakerelerin 8 başlığının dondurulması gibi oldukça sıkıntılı bir sürece sebep olurken, KKTC de kendini belirsiz bir durum içinde bulmuştur.  Eğer ki adanın tamamımın GKRY’e ait olduğu kabul ediliyorsa, aynı hakların KKTC halkına da tanınması gerekirdi. Eğer KKTC devleti tanınmamakla birlikte adada varlığı bilinen bir devletse ve GKRY’den farklı bir devlet olduğu kabul ediliyorsa, GKRY sadece kendi topraklarını temsilen tam üye olmalıydı.


 


Annan Planı referandumu sonrasında, AB, BM gibi uluslar arası örgütler, ABD, İngiltere gibi ülkeler, planının reddinin hayal kırıklığı yarattığını belirtmişlerdir. 26 Nisan 2004’te AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, Komisyon’u, KKTC’ye uygulanan ekonomik ambargoların ve izolasyonun kalkması için gerekli tedbirleri almaya davet etmiş ve 259 milyon Euro’luk bir yardım yapılmasını öngörmüştür. Mali tüzük kabul edilmiş olsa da, GKRY’nin itirazı sonucunda yürürlüğe girememiştir. Bu şekilde KKTC ekonomik baskı altında bırakılarak taviz vermeye zorlanmaktadır.


 


28 Mayıs 2004’te BM Genel Sekreteri Annan, İyi Niyet Misyonuna ilişkin raporunda, KKTC’ye karşı baskı uygulamak veya dünyadan tecrit etmek için geçerli bir sebepleri olmadığını açıklamış ve uluslar arası camiaya ve Güvenlik Konseyi’ne KKTC’nin kalkınmasını önleyen uygulamalara son verilmesi gerektiği hususunda çağrıda bulunmuştur. Ayrıca Kıbrıs’taki çözümün siyasal eşitlik ve ortaklığa dayalı olması gerektiği ve planın başarısızlığının Rum tarafının sorumluluğu olduğunu eklemiştir. Fakat bu açıklamaların Türklere uygulanan politikalarda herhangi bir değişikliğe sebep olduğu söylenemez.


 


Türkiye ile AB arasında, 90’lı yılların sonlarından siyasi bir sorun haline gelen Kıbrıs, Rum yönetiminin tam üye olması sonrasında, Türkiye’nin üyeliği için bir ön koşul niteliğine bürünmüştür. 16-17 Aralık 2004 AB Zirvesi’nde, Türkiye’nin yeni üyelerle Gümrük Birliği Uyum Protokolü’nü imzalayacağını, ancak bunun GKRY’nin tanınması anlamına gelmeyeceğini açıklaması üzerine AB karşı bildiri yayınlamış ve Türk limanlarının GKRY gemilerine açılmadıkça müzakerelerin ilerlemeyeceğini açıklayarak baskı yapmaya başlamıştır. Bu konuda Türkiye Dışişleri Bakanlığı oldukça kararlı davranarak, Türklere yönelik baskılar kalkmadıkça ve çözüme ulaşılmadıkça limanların açılmayacağı ve GKRY’nin tanınmayacağını dile getirmektedir.


 


Bu süreçte, Kıbrıs konusu, her ne kadar BM bünyesinde ve arabuluculuğunda tartışılmakta ise de, tartışmanın AB zeminine taşınmış olduğuna tanık olmaktayız. Bu geçiş, elbette ki Türkiye’nin tezlerini kabul ettirmesi açısından olumsuz bir döneme girilmesine sebep olmuştur, çünkü AB-Yunanistan- GKRY karşısında tek başına kalmıştır. Son yıllarda, GKRY uluslararası ilişkilerini geliştirerek de etkinliğini arttırmaya çabalamaktadır. 2008’de İngiltere’yle imzalanan Ortak Mutabakat Muhtırası ve Rusya ile imzalanan Ortak Bildiri, başarılı olduğunun da göstergeleridir. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ve petrol/doğalgaz arama ruhsatları verilmesine ilişkin antlaşmalar imzalaması, doğu Akdeniz’de egemenlik alanını genişletmektir. Mısır ve Lübnan ile Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Antlaşması imzalayarak Türkiye’nin egemenlik alanını sınırlandırmaktadır. (3)


 


Bunun yanında KKTC 1974’ten beri ekonomik ambargolar ve izolasyon sonucunda ekonomik anlamda kalkınamamış ve tecrit edilmiştir. 3 Eylül 2008’de KKTC Cumhurbaşkanı Talat ve GKRY Cumhurbaşkanı Hristofyas arasında başlayan kapsamlı müzakere sürecinin şimdiye kadarki ilerleyişi göz önüne alındığında, KKTC açısından çok da başarılı geçmediği görülebilmektedir. Türk tarafının önerileri, iki bölgeli, iki kesimli, BM Güvenlik Konseyi kararlarında tarif edildiği şekliyle siyasi eşitliğe sahip, tek egemenliği, tek uluslararası temsiliyeti ve tek vatandaşlığı olan federasyon temelinde bir çözümdür. Ancak Rum yönetimi bu önerileri kabul etmemektedir. Yoğunlaştırılmış müzakereler kapsamında, KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Nisan’daki genel seçimler öncesinde, çözüme dönük yol alarak, tekrar seçilmek için şansını denemek istemektedir.


 


Kapsamlı müzakereler konuları arasındaki bir diğer sorun da mülkiyet rejimidir. Loizidu ve takip eden davalarda, AİHM tarafından Türkiye yüklü tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. Son dönem gelişmelerinde ise, AB, GKRY mahkemelerine çok geniş yetkiler tanımış bulunmaktadır. 28 Nisan 2009 tarihinde Avrupa Toplulukları Adalet Divanı, Orams davası için görüş bildirmiş ve GKRY mahkemelerinin kararlarının tüm üye devletlerde geçerli olduğunu kabul etmiştir. Rum mahkemelerinin, KKTC’de Rum malı edinmiş ya da ticaret yapmakta olan yabancılar hakkında vereceği kararlar, tüm AB ülkelerinde uygulanabilecek; bu kişilerin mallarına el konulabilecek, hatta tutuklanmaları bile söz konusu olabilecektir. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, vatandaşlarını herhangi bir sorunla karşılaşmamaları için KKTC’de yatırım yapmamaları konusunda uyarmıştır. Yabancıların yatırım yapmaktan kaçınmaları, zaten ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmekte pek çok sorunla uğraşan KKTC için ciddi bir problemdir.(4)


 


İzlenmesi gereken yol, GKRY’e sağlanacak açılımların, KKTC’nin izolasyonunun kaldırılmasıyla eşzamanlı hale getirilmesidir. Kıbrıs meselesinin AB bünyesinde bu derecede tartışılıyor olması, Türkleri oldukça rahatsız etmektedir. Dışişleri Bakanı Özgürgün, çözüm yollarının BM nezdinde aranmasını istediklerini çünkü AB’ye güvenmediklerini söylemektedir. Güvensizliğinin en temel nedeni olarak daha önce de bahsi geçmiş olan, Annan Planı’nı reddeden tarafın ödüllendirilmiş olması ve KKTC’nin baskı altında tutulmaya devam ediliyor olmasını göstermektedir. Adada, iki kesimin de kendi yönetimlerinin olmasını, uluslararası alanda gerekli konularda tek temsiliyetin sağlanabileceğini ama bu amaca ulaşılmazsa da dünyanın sonu olmadığını vurgulamaktadır. 2010 yılı içinde bir çözüme kavuşulması için yoğun çalışma yürüten KKTC, AB’nin kendilerine de tüm ada içinde üye muamelesi yapmayı kabul etmesi halinde, bunun Türkiye açısından olumlu sonuçlar doğuracağını açıklamaktadır.


 


Sorunun çözümlenmesi için uluslararası destek var gibi görünse de, gerek garantör devletler, gerekse diğerleri kendi çıkarları doğrultusunda çözümler aramaktadırlar. Örneğin İngiltere, adadaki üslerinden bazılarının topraklarını bırakabileceğini açıklamış olsa da, üslerinden çıkmak istememektedir. Müzakereler sırasında, GKRY Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın ara talebinde bulunduktan sonra Yunanistan’a gitmesi, çözüm masasına, Yunan isteklerinin de geleceğinin göstergesidir. Türkiye ise her fırsatta tek taraflı taviz verilmeyeceğinin ve KKTC’deki izolasyonların kalkmadığı takdirde, Rum tarafına limanların açılmayacağının altını çizmektedir. Her ne kadar Rum tarafı da çözümsüzlüğün uluslar arası arenada kendileri içinde olumsuz etkileri olduğunu bilseler de, taviz vermeden olabildiğince fazla taleplerini kabul ettirmek suretiyle masadan kalkmak istemektedirler.


 


AB’nin üye olmak isteyen devletlere karşı kimi koşullar ileri sürmesi ve bu koşullandırmaların yerine getirilmesinden sonra üyeliğin gerçekleştiğini bilmekteyiz. Üyelik koşullarının Kopenhag kriterleriyle belirlenmesinin ardından, demokrasi, pazar ekonomisi ve idari kapasite alanlarında, AB normlarına uyumlu bir mevzuata sahip olması ve bunu uygulaması zorunluluğu vardır. 2003 yılında Solana “yapımıza dâhil olmak isteyen ülkelerden sadece kurallarımıza uymalarını ve değerlerimizi paylaşmalarını istiyoruz” demiştir. (5)


 


Bir yandan da AB’nin sorunun çözümüne bu derecede taraf olmasının dayanakları nedir tartışılmalıdır. Kıbrıs sorunun taraflarının ikisinin Birlik üyesi olması, devlet egemenliğine son derece önem veren AB’ye kendi üyesi olmayan bir devletin dış politik kararlarını etkileme yetkisini verir mi? Ancak, üye olmak isteyen bir ülkenin iç veya dış sorunlarını kendi iradesiyle çözme hakkını da saklı tutması gerektiği savunulmalıdır.


 


Türkiye-AB ilişkilerinde, konu Kıbrıs olduğu zaman, ibre hep Rum tarafını göstermiştir. Annan Planı’nın Türkler tarafından kabulünden sonra, adadaki Türk halkına yönelik kısıtlamaların kaldırılması ve dünyaya entegre olmaları için girişimlerde bulunulacağı sözü verilmiş ancak bugüne kadar herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. Tüm bu gelişmeler de Türkiye’nin, özellikle de kamuoyunun, AB’ye yönelik bakışında soğumaya ve uzaklaşmaya sebep olmaktadır. Kıbrıs’ın Türkiye’nin adaylığı için önkoşul haline getirilmesi ve konuya tek taraflı yaklaşılması ve aynı tarafın çıkarlarının ön planda tutulması, AB’nin ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmasına neden olmaktadır.


 


Dipnotlar:


1-Neil Nugent, “EU’S response to Turkish membership application”, European Integration Vol. 29, No. 4, 481–502, September 200,7 S 484-485


2-Fuat Aksu, Türkiye – Avrupa Birligi Tam Üyelik Müzakerelerinde Kıbrıs Ve Ege Uyusmazlıkları, Türkiye – AB _liskileri: Dıs Politika ve _ç Yapı Sorunsalları, Mehmet Seyfettin Erol ve Ertan Efegil (Der.), Ankara: Alp Yay.,2007, ss. 25-59, s 7


3-International Crisis Group Raporu, TEPAV


4-Nurgül Bostan, AVSAM


5-Viljar Veebel, “EUROPEAN UNION’S POSITIVE CONDITIONALITY MODEL IN PRE-ACCESSION PROCESS”, TRAMES, 2009, 13(63/58), 3, 207–23,1 S 208

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top